Arşiv
MEDYA
OLİGARŞİSİ
Türk Basınının Milli Mücadele yıllarından başlayarak,
günümüz Türkiye'sine uzanan tarihini ayrıntılı bir şekilde anlatan bir
araştırma veya inceleme yoktur. Türk Basını, nedense kendi geçmişini,
gelecek kuşaklara anlatan bu tür bir çalışmaya pek yanaşmamıştır. Bazı
akademisyenlerin, daha çok yüzeysel kalan araştırmaları ve yine bazı
eski gazetecilerin anı ve anekdotları ile birkaç otobiyografiyi içeren
çalışmalardan başka bir şey yoktur. Türk basını, şimdiye kadar "Kol
kırılır, yen içinde kalır." anlayışı ile kendi gerçeklerini kamuoyundan
ve kendi okurlarından sakladığı için, basının gerçek yüzü hiçbir zaman
bilinmedi.
Çok kısa bir özetle, basın tarihine baktığımızda, T.C.'nin
kuruluş yıllarında Milli Mücadele'ye destek veren yerel basının yanında,
İstanbul'da işgalci güçlerle işbirliği halindeki bir çok gazete ve dergiyi
de görebiliriz. Hatta öyle ki : İşgalci güçler için "Medeniyet
geliyor, biz topla tüfekle karşılıyoruz." diyenler bile oldu.
İkinci Dünya Savaşı süresinde ve sonrasında, Türk basını,
tek partili hükümetin güdümünde, her tür demokratik anlayışa kapalı
yıllarını yaşadı. 1950'li yıllarla birlikle, değişen dünyadan gelen
esintiler, Türk siyasi hayatındaki tek parti hegemonyasının son bulması
ile başlayan rahatlık, Türk Basını'na kısmen yansıyarak, 1960 ihtilaline
kadar sürdü.
ÖZAL DÖNEMİNDE BASINDAKİ DEĞİŞİMİN BOYUTLARI
1980 sonrasında ise basın sektöründe büyük bir değişim
yaşandı. Holdingleşen ve teknolojinin en son cihazları ile kendini donatan
basın, TV'ye de el attı.Özal'ın tanımlaması ile yeni "yükselen
değer" sadece "para"ydı artık. Serbest piyasa ve Liberalizm
adı altında, her şeyin mübah sayıldığı bir dönem başlamıştı. Bu anlayışa
göre, ulusal ve sosyal değerler demode ve çağdışı olarak niteleniyordu.
Arka arkaya bakkal gibi açılan bankalarda kredi ve teşvik
adı altında, kişiler ve firmalar zengin ediliyor, hayali ihracat ve
mafya yükselen değerlerin bayrağını dalgalandırıyordu. Basın ve TV yeni
adları ile "Medya" da bu yağmadan pay kapmanın peşindeydi.
İktidarlarla çıkar ilişkisine giren gazete patronları, iş takibi yapan
gazete yönetmenleri, politikacıların işbirlikçiliğini yapan gazete yönetmenleri,
ayrılıkçı ve karanlık güçlere hizmet eden gazeteciler, devletin kurumlarını
dolandıran, muhbirlik, MİT ajanlığı yapan gazeteciler bu dönemde ortaya
çıktı.
Geçmiş yıllarda bir çay bir simitle simgeleşen çilekeş
gazeteci tipleri, tarihe karışmıştı artık. Cağaloğlu boşalmış, bazı
gazeteciler için İkitelli'de "Medya Plaza"larda lüks ve ihtişam
içinde, halktan kopuk bir yaşam başlamıştı. Bir yanda, her biri büyük
bir servet sahibi olan, özel villa ve sitelerde oturan gazeteciler,
bir yanda da her türlü sendikal ve sosyal haklardan yoksun bırakılmış,
asgari ücretle çalıştırılan gazeteciler vardı. 1994'ün sonlarına gelindiğinde,
Özal'ın "Türkiye'ye 2,5 gazete yeter." kehaneti gerçekleşiyor;
Erol Simavi, Hürriyet'i, Milliyet'in sahibi Aydın Doğan'a satıyordu.
isimleri ayrı, sahipleri aynı olan iki gazete, artık özde ve sözde bütünleşerek
tek bir gazete haline gelirken, ikinci gazete de Sabah oluyordu. Bunların
dışında kalanların toplamı ise ikinin buçuğuydu artık.
Bilgisayarlar ve teknolojinin her türlü gelişmiş imkanları
ile donatılmış basın ve televizyonlar, yeni yükselen değerlere dört
elle sarılıp savunmaya başladı. Medya'nın yazarları ve yorumcuları Türkiye'nin
gündemini belirliyor, canının istediğini mahkeme edip yargılıyor ve
infazını yapıyordu. Medya patronları ve bazı köşe yazarları, yükselen
değerlerin nimetlerinden başka bir şey düşünmüyordu. Medya, Cağaloğlu'ndan
İkitelli'ye giderken, Türkiye Cumhuriyeti'ne olan bağlılığını, toplumun
sosyal ve ahlaki değerlerine karşı duyduğu saygı ve sorumluluğun büyük
bir kısmını köhne Bab-ı Ali'nin çilekeş yokuşunda bırakmıştı.
Gazetecilik mesleği, bazı gazeteciler tarafından iş takipçiliği
ve iş adamlığına dönüşmüş, çağ atlama adı atında, topluma ve ülkesine
karşı her türlü ihanet, para kazanmanın her şeyin üzerinde olarak görüldüğü
bir dönem başlamıştı. Bütün bunlar gerçekti, ama bir gerçek daha vardı:
Yeni yükselen değerlerle birlikte güçlenen Medya, onca lotarya ve promosyona
rağmen sürekli tiraj kaybediyor, toplum önünde saygı ve güvenini yitiriyordu.
Bugün herkes biliyor ki, kartelleşen Medya'nın büyük bir
bölümü toplumun değil, çıkar çevrelerinin hizmetindedir ve bu yüzden
güven ve saygısını yitirmiştir. Devleti soyan, yağmalayan siyasi güç
odakları, çıkar çevreleri ile bürokratların eylemleri bu gazeteciler
tarafından örtbas edildi. Bu gazeteciler, siyasi güçlerin ve iktidarın
yolsuzluklarını teşvik ve kredi uğruna görmezlikten geldi.
MEDYA VE TÜRKİYE CUMHURİYETİ'NE SALDIRILAR
Değişim ve yükselen değerler adı altında, Türkiye Cumhuriyeti'nin
kurucuları karalandı, Cumhuriyet'in kurumlarına her türlü saldırı için
bu gazeteciler birbirleri ile neredeyse yarış ettiler. Türkiye'nin ulusal
çıkarlarını ve demokratik gelişmesini engellemeyi marifet saydılar.
Toplumun sosyal ve ulusal değerlerine arsızca saldırıda bulundular.
Özal ve daha sonrada DYP-SHP koalisyonu ile devam eden
siyasi iktidarlar döneminde gizli kalmış bir yığın yolsuzluk ortaya
çıkarken, Türk Basını ve Medya'nın da bu bataklığın içinde olduğu görüldü.
Hiç yoktan servet sahibi olan ve karanlık ilişkilere aracılık eden gazeteciler,
kredi ve teşviklere göre iktidar partilerine yandaşlık eden gazete patronları
bu dönemde ortaya çıktı.
Yalan ve düzmece haberler, çıplak kadınlar, her türlü
kutsal değere saldıran köşe yazarları ve TV yorumcuları, şike ve düzmece
programlar, gazete yöneticilerinin şahsi çıkarları, siyasi ve ekonomik
çıkara dayalı manşetler artık olağan yayın politikası haline geldi.
Öyle ki, bu dönemde bazı gazeteciler T.C.'yi ve toplumun
sosyal değer ve inançlarını neredeyse düşman ilan ediyor, değişim adı
altında yapılan yağma ve talan ekonomisi göklere çıkarılıyor, yolsuzluk
ve ahlaksızlık TV programlarında savunuluyor, sözüm ona düzenlenen açık
oturumlarda Türkiye Cumhuriyeti'ne saldırılarda bulunuluyordu.
Medya artık liberal ekonomi adı altında her türlü yolsuzluğun
yapılmasını savunan Makyavelist bir görüşün bayrağı olmuştu. Siyaset
dünyasındaki erdemsizlik, ne acıdır ki, basın dünyasında da bazı gazeteciler
için bir ön isim haline gelmişti. Cahilliğin, yetersizliğin, seviyesizliğin,
sonradan görmenin kol gezdiği TV ekranları, çapsız ve yeteneksiz sunucu
ve artistlerin istilasına uğruyor ve inanılmaz gaflarla izleyicilerle
adeta dalga geçiliyordu.
GENÇ GAZETECİLERE ASGARİ ÜCRET DİĞERLERİNE ONBİNLERCE
DOLAR MAAŞ
İthal eşyalarla ve gelişmiş teknolojinin tüm nimetleri
ile donatılmış "Medya Plaza"lar Türk Basını'nın yeni simgesiydi.
Ancak bu değişim görüntüdeydi sadece. Büyük paralar harcayarak yapılan
promosyon ve teknolojik yeniliklere karşın, tirajlar yerinden kıpırdamıyordu
bile. Medya akılalmaz paralar harcadığı promosyonların yerine, biraz
olsun insana para harcamaya yanaşmıyordu. Genç gazeteciler kadrosuz,
sendikasız ve hiç bir iş güvenliği olmadan asgari ücretle çalıştırılırken,
bazı köşe yazarları ve gazeteciler binlerce dolar maaş alıyordu.
Bir kaç gün önce manşetlere çıkarıp övgüler yağdırdığını
bir kaç gün sonra yerden yere vuran, bir gün önce yazdığını inkar eden
köşe yazarları, vurgun ve talana alkış tutan, yorumcular köşebaşlarını
tutmuştu. Ekranlar seviyesiz ve ilkel programlar, patronların çıkar
kavgaları yüzünden birbirlerine karşı giriştikleri iftira ve yalan kampanyaları,
çarpık ve yalan haberler, Cumhuriyet düşmanlığı, toplumun tüm kutsal
ve sosyal değerlerine karşı yapılan saldırılarla dolu.
Bu aşamada toplumun çıkarlarına önem veren, dürüst, onurlu
ve namuslu gazeteciler birer ikişer basından uzaklaştırıldı yada ayrılmak
zorunda bırakıldı. Geride bir kaç istisna ismin dışında toplumun ve
ülkenin gerçeklerine arkasını dönmüş gazeteci tipleri kaldı. Kişisel
çıkarlarını ülkenin ve toplumun çıkarlarından üstün tutan bu yeni gazetecilik
türü, sistematik bir şekilde toplumun sosyal ve kültürel değerlerine
saldırılarda bulundu. Bunlar, Türkiye'nin gizli ve açık düşmanları tarafından
desteklendi ve kullanıldı.
Gazeteler gerçeklerin değil, kişisel ve politik çıkar
çevrelerinin sesi haline geldi. Kirlenmenin boyutları o denli bir hal
aldı ki, Türkiye Cumhuriyeti düşmanlığı ve gericilik bazı yazarlar için
vazgeçilmez malzeme haline geldi. Medya "yükselen değerler"
adı altında basitliğe, yeteneksizliğe, yolsuzluk ve yozlaşmaya alkış
tutup prim verdi. Dürüstlük, onur, erdem gibi kavramlar aşağılandı.
Toplumsal değerler modası geçmiş kurallar olarak nitelendi.
İşte bu yeni anlayışla Basın "Altı defa gittim, ama
yedi defa da geldim." diyen, Demirel basın tarafından demokrasi
havarisi gösteriliyor, köşe dönücülüğün bayrağını dalgalandıran Özal
kutsanıyor, toplumun yıllar süren didinmesi sonucu zorlukla elde ettiği
hakları bir çırpıda elinden alan Evren kurtarıcı olarak ilan ediliyordu.
Basın veya Medya uzun yıllar kendini toplumun üzerinde
gördü. Ve bu yüzden de hiç bir zaman kendine yönelik doğru dürüst bir
eleştiri getirmedi. Sistemin ufak parçalarındaki kusurları yansıtırken;
kendisini de, eleştirdiği bu sistemin bir parçası olduğu gerçeğini hep
gözden sakladı.
Yazarlar üç gün önce övdüğünü üç gün sonra karaladı. Bazı
gazete patronları, gazeteleri diğer ticari kuruluşların pazarlama şirketi
gibi çalıştırdı. Liberal ekonominin gereği olan serbest piyasayı savunurken,
insan hakları ihlallerini ve demokratik talepleri görmezden geldi. Lotarya,
piyango ve promosyona akıl almaz paralar harcanırken, gazete çalışanlarına
asgari ücret bile çok görüldü. Yan şirketler kurularak gazetenin bir
çok servisi "taşeronlara" devredilerek gazeteler sendikasızlaştırıldı.
Bir yandan tazminatları ve yasal hakları ödenmeyen yüzlerce gazeteci
kapı dışarı edilirken, bir yandan da gözalıcı plazalar inşa edilip çağdaş
teknolojinin en son imkanları ile iktidarlardan teşvik ve krediler alındı.
TÜRK MEDYA'SI KENDİ TOPLUMUNA KARŞI YABANCILAŞTI.
1995'in sonlarına doğru gazetelerin ve matbaacıların terk
ettiği Cağaloğlu yokuşunun yıllarca çilesini çekmiş, mürettiphanelerde
kurşun buharı solumuş, toplumsal ideallerle yetişmiş ve bizim kuşağa
öncülük etmiş gazeteciler ve Bab-ı Ali artık yok. Bab-ı Ali ile birlikte
dostluklar, arkadaşlıklar, idealler, topluma saygı ve dürüstlükte yok
oldu. Şimdilerde halı tüccarları ve turistik eşya satıcılarının doldurduğu
Cağaloğlu, geçmişine karşı hızla yabancılaşırken, Türk basını da kendi
toplumuna karşı yabancılaştı. Şimdi, son model bilgisayarlarla donatılan
ve hazırlanan gazetelere karşın, gazete çalışanları Medya plazalara
özel şifreli manyetik kartlarla girebiliyor.
Bunları dile getirmekteki amacım, geçmişe övgü yapmak
yada ağıt yakmak değil. Değişimin sadece teknoloji ve lüks yaşamda değil
sosyal ve ahlaki değerler üzerinde de olumlu gelişmeler göstermesi gerekliliğine
dikkat çekmek istedim.
Portrelerin kişiliğinde anlatılan olaylar gerçektir. Olayların
tanıkları ve belgeleri, olayın kendisi içinde yeralmaktadır. Diğerleri
ise bir gazeteci gözü ile izlediğim kişilerdir. Kişisel yorumlarımın
kaynağının bizzat kendi yaşadığım ve tanık olduğum olay ve izlenimlere
dayalı olmasına özen gösterdim. Yaşar Kemal'in tanımlaması ile "Basının
Türk Halkına karşı suçlu olduğuna inanıyorum." Amacım tehlikeli
bir coğrafyada bulunan Türkiye'nin geleceğini olumsuz yönde etkileyen
bu sektörün nasıl oligarşik bir güç haline dönüştüğünü anlatmaktır.
Mehmet KOMŞU
Arşiv
MEDYA'NIN
AB HAVARİLERİ
AB'nin 3 Ekim müzakere çerçeve belgesinin AKP tarafından
kabul edilmesini "AB'ye girdik" çığlıkları ile karşılayan
Medya, ortalığı birbirine kattı. Sevinç dalgası o denli büyüktü ki CHP'nin
ve bir kaç muhalif yazarın tepkisi Medya tarafından tepki yağmuru ile
karşılandı. Medya 3 Ekim müzakere belgesinin kabulünü Türkiye'nin 43
yıldır kapısında beklediği AB'ye girdiği şeklinde yansıttı. Yapılan
yayınlar ve iktidar sanki AB kapılarını Türkiye'ye ardına kadar açmış
gibi gösterdi. Oysa gerçekler başkaydı. 17 Aralık Kararları'nı da bayram
havasıyla karşılayan AKP 3 Ekim çerçeve müzakerelerinde AB'nin Türkiye'ye
karşı yeni kriterler getirmesini de kabul etti. AB müzakereler öncesi
diğer üye ülkeleri uygulamadığı bir "müzakere çerçeve kriterini"
Türkiye için uyguladı. Bu kriterlerin en önemli özelliği, Türkiye'nin
AB'ye girişini belirsiz bir zaman süreci içine ertelemesidir. Çerçeve
müzakerelerinin "ucu açık" olması müzakere sürecinin bir 43
yıl daha sürebileceği gibi sonu belirsiz bir zamanı Türkiye'nin kabul
etmesi anlamını taşımaktadır. Üstelik AB bu zamanı belirsiz sürecin
sonunda bile "Biz AB olarak henüz Türkiye'yi bünyemizde hazmedecek
durumda değiliz." diyerek o zamana kadar yapılmış bütün görüşme
ve anlaşmaları askıya alma yetkisine sahip bulunduğunu çerçeve belgesine
koydurmuştur.
Bütün bunların ne anlam taşıdığını Türkiye'nin çok iyi
değerlendirmesi gerekmektedir. Medya'daki Hadi Uluengin, Mehmet Ali
Birand, Zeynep Göğüş gibi AB havarilerinin yaptığı düğün bayram havası
için henüz çok erkendir. Medya'nın bu AB havarileri Avrupa'nın göbeğinde
Sırplar Bosna'da Müslüman katliamı yaparken o çok övdükleri Avrupa uygarlığının
bu katliamı nasıl görmezden geldiğini unutmuş olabilirler. Yine aynı
Avrupa'nın Kıbrıs, PKK ve Ermeni sorunları konusundaki dayatmaları bu
Avrupa hayranları tarafından pek fazla gündeme getirilmez. Çıkarılan
AB uyum yasalarının sadece kağıtta kaldığını pratikte bir işlevlerinin
olmadığını Türkiye'nin yeni eğitim yılında 500.000 kız çocuğunun okula
gönderilmediğini, Türkiye'nin eğitim düzeyinin hala ilkokul 4. sınıftan
5. sınıfa geçemediğini, yetim ve öksüzlerin sığınağı kurumların çocukları
ezme kurumu olduğunu, henüz 12-13 yaşındaki çocukların üç kuruşa fabrikalarda
köle gibi çalıştırıldıkları, Türkiye'ye gelen Avrupalı Müfettişlerin
350 YTL'lik asgari ücreti bile Türk insanına çok buldukları gibi konulara
hiç değinmezler.
Türkiye'nin AB'ye girmesi ve batı dünyasının sosyal ve
ekonomik standartlarına kavuşmasına kim karşı çıkabilir ki? Mustafa
Kemal Atatürk Ulusal Kurtuluş Savaşı'nı batı emperyalizmine karşı vermesine
rağmen savaş sonunda yeni kurduğu Cumhuriyet'in yüzünü doğuya değil
batı dünyasına döndürmüştür. Bunun anlamı açıktır. Uygarlığın değerleri
evrenseldir ve Türk Halkı'da batı dünyasının halkları kadar nimetlerden
yararlanmayı haketmiştir. Ancak Avrupa uygarlığının arkasında yüzyıllardır
süre gelen sömürgecilik tarihinin bulunduğu unutulmamalıdır. Avrupa'nın
bugünkü uygarlığının birikimi, Astek'lerin, Maya'ların ve diğer medeniyet
ve kültürlerin yağmalanmasıyla başlayan ve koskocaman Afrika Kıtası,
Ortadoğu'nun vahşice sömürülmesi gerçeği bulunmaktadır. Bugün İspanya
kentlerinin meydanlarını süsleyen ünlü kaşif ve fatihlerin, girdikleri
ülkeleri soyup çaldıkları ile İspanya'yı nasıl zenginleştirildiğini
tarih kitapları bir masal gibi anlatır. Bir zamanlar üzerinde güneş
batmayan imparatorluk olarak anılan İngiltere'nin vahşi sömürgeciliği
İngiliz Hanedanı'nı bugün bile dünyanın en zengin ailesi olarak tanımlanmasına
yetmektedir. Fransa'nın yakın tarihte Afrika ve Cezayir'de yaptığı vahşi
sömürgeciliğe bakmadan Türkiye'yi Ermeni soykırımı yapmakla suçlaması
ne derece doğrudur. Almanya'nın ise yakın tarihinde dünyanın en büyük
insanlık suçu işlemiş bir devlet olduğunu tarih okuyan herkes bilir.
Türkiye'de iktidarlar tarafından sürekli olarak siyasi
rant sağlama aracı olarak kullanılan AB'ye girme siyasetinde en büyük
adımı İslami söylemlerle iktidara gelen AKP tarafından atılmıştır. 43
yıldır AB kapısında bekletilen Türkiye ne gariptir ki Müslüman kimliğini
öne çıkartan bir iktidar tarafından müzakere masasına oturması sağlanmıştır.
Düne kadar, AB'yi Hıristiyan kulübü olarak kabul eden ve bunu açıkça
beyan eden siyaset anlayışı nasıl bir değişim sonucu şimdi AB'ye girmenin
öncüsü olmuştur. Üstelik batı dünyasının modernitesine karşı, Türkiye'nin
yüzünü Müslüman bir görünüme sokma çabalarını artık saklamayan bir dayatma
içinde olmasına rağmen AB'ye girmeye en çok AKP'nin istemesinin en önemli
nedeni AKP'nin iktidarını ve siyasi geleceğini, AB'nin koruyucu kanatları
alması gerçeğidir. AKP böylece iktidarına karşı yasal veya yasal olamayan
iç dinamiklerin kendilerine karşı harekete geçmesini önlemeyi düşünmektedir.
Diğer önemli temel neden ise iktidarın islami söylemleri hayata geçirmesi
ve hakim kılması için yine AB ile olan ilişkilerinden yararlanması gerçeğidir.
AKP böylece kendini kaygılandıran iç dinamiklerin tepkisinden AB şemsiyesi
altına sığınarak kendini korumuş olacaktır.
Bütün bunlara karşılık, AB Türkiye'ye nasıl bir fatura
çıkaracaktır? Türkiye AB ilişkilerinde en kritik nokta burasıdır. Avrupa,
insani kriterlerin yanında sakladığı emperyal istekleri nelerdir? Bu
soruyu biraz daha açarak şöyle sormak mümkün: AB, Türkiye'de ılımlı
bir İslami Rejim'in yerleşmesine yardım etmesi karşılığı neler isteyecektir?
Ya da ABD'nin de öngördüğü gibi Türkiye'de ılımlı bir İslam modeli karşılığı,
İslami söylemlerin sahibi parti neler verecektir? İşte bu nedenlerle
3 Ekim'i Türkiye için milat ilan edenlerin bu sorulara cevap vermesi
gerekmektedir. Lozan ve Sevr Antlaşmaları'nın gizli, açık olarak yeniden
tartışılmaya başlanması Türkiye için AB'nin pek te iyi emeller beslemediğinin
açık işaretidir. Medya'da bir takım isimlerin yaptığı gibi Avrupa Uygarlığı'na
kör gözlerle övgüler düzmek bütün bu gerçekleri görmemek anlamını taşır.
Fransa'daki olayları bile "bir avuç göçmenin marifeti" şeklinde
yorumlayanlardan Türkiye AB ilişkilerinin gerçekçi bir yorumunu beklemek
boşunadır. Unutulmamalı ki Ulusal Kurtuluş Savaşı yıllarında işgalci
güçlerle işbirliği yapan "mütareke basını" batılı işgalciler
için "Medeniyet ayağımıza geliyor, biz top tüfekle karşılıyoruz."
diyorlardı. Medya'daki AB havarileri kendilerine mütareke basını denmesine
epey kızıyorlar ama onlardan da pek farkları yok. "Avrupa yeter
ki bizi kabul etsin, herşeye razıyız, ama ulusalcılar direniyor."
diye bağrışıyorlar.
Mehmet KOMŞU
Arşiv
HÜRRİYET
ROTA DEĞİŞTİRİYOR
Türkiye uzun bir süredir hem içeriden hem de dışardan sistematik bir
biçimde cepheleşmeye doğru itiliyor. Özellikle son yıllarda bu yönde
sürdürülen faaliyetler, Cumhuriyetin temel ilkelerine yönelmiş böylece
teorik düzeyde sürdürülen faaliyetler pratik alana kaydırılmış ve bu
konuda yeni bir süreç başlatılmıştır.
Bu sürecin stratejisi "üst kimlik ve alt kimlik" kavramları
üzerine kurulmuş görünmektedir. Bu kavramların siyasal ve sosyal anlamları,
kullananları tarafından kendi siyasal anlayışlarına göre tanımlanabilecek
özellikler taşımaktadır. Zaten böyle bir anlam taşıdığı için bu kavramlar
PKK ve Abdullah Öcalan tarafından kabul görmüştür.
Çünkü, "üst ve alt" olarak belirlenecek bir kimlik ayırımı
toplumun ikiye bölünmesine de basamak olacaktır. Bu durumda taraflardan
biri Cumhuriyet'in ortak değerlerini istemediğini kendi kültür ve değerlerini
kendi kimliğine ait yönetim ve toprakları isteme talebinde bulunabilir.
Zaten Öcalan'da bu anlamda kabul etmiştir bu üst kimlik tanımlamasını.
Bu yeni stratejiye en beklenmedik destek ise Medya'nın amiral gemisi
olarak nitelenen Hürriyet Gazetesi'nden gelmiştir. Öcalan'ın "üst
kimlik" kavramını benimsediğini manşetten duyuran Hürriyet'in Genel
Yayın Müdürü Ertuğrul Özkök 6 Aralık'taki yazısında garip bir yorumla
Öcalan'ın üst kimlik kavramını tanımasının iyi bir şey olduğunu ima
ederek, kendisini ziyaret eden MİT görevlisinin daha sonra terfi ile
teşkilatın başına getirildiğini yazdı.
Özkök'ün ihtiyatlı bir dille kaleme aldığı yazısı dikkatlice okunduğunda
Hürriyet'in bir süredir Türkiye'nin temel sorunları ve ulusal konularda
gittikçe belirginleşen bir rota değişikliğine gittiği açıkça görülüyor.
Bu rota değişikliğinin ilk işareti Hürriyet'in bir süre önce Kandil
Dağı'ndaki PKK kamplarını neredeyse iyi aile çocuklarının izci kampı
gibi gösteren röportajı ile başladı. Kamusal alanda meydana gelen tepkilere
karşı Ertuğrul Özkök, röportaj ve içeriğine sahip çıktı. AB heyetlerinin
doğuya gösterdiği ilgi ve Başbakan'ın Diyarbakır'da kürt sorununu telaffuz
etmesi ve bir kısım aydının gezileri de Hürriyet'te geniş bir şekilde
yer aldı. Özkök'ün Öcalan'ı konu ettiği yazısında ise açıkça PKK'nın
artık Türkiye Cumhuriyeti tarafından muhatap alınmasının zamanı geldiğini
ima ediyor ve bunun için bazı özel yöntemlerin bulunduğunu belirterek
akıl veriyor.
Logosunun yanında "Türkiye Türklerindir" yazan Hürriyet'in
yöneticisi Özkök makalesinde Öcalan'ın kimse ile görüşemediğinden ve
mesaj iletemediğinden yakındığını yazıyor. Buna sadece insaf denir.
Özkök'ün Hürriyet'e daha düne kadar başta Emin Çölaşan olmak üzere,
Öcalan'ın PKK'yı İmralı'dan yönettiğinin yazıldığından haberi yok mu?
Öcalan'ın avukatları vasıtasıyla, örgüte taktik ve siyasal talimatlar
verdiğini ve bu talimatların örgütün yayın organlarında, internet sitelerinde,
sayfalar dolusu yayınlandığını Özkök nasıl olur bilmez. 1. Ordu Komutanı
Org. Yaşar Büyükanıt'ın daha geçenlerde bu durumdan şikayet ederek "Öcalan,
İmralı'da Suriye'den daha rahat" dediğini nasıl unutur? Öyleyse
bu gerçeklere karşın Hürriyet ve Özkök'teki bu rota değişikliği ne anlama
gelmektedir? Doğan Grubu'nun dikkat çekici bir zamanlama ile Hasan Cemal'in
Cumhuriyet Gazetesi'ne ve Ulusalcılığı savunanlara karşı çirkin saldırısına
sahip çıkması rotanın yönü konusunda bir ipucu vermektedir.
Türkiye'de bazı kesimler, doğu sınırımızda bir Kürt devletinin kurulmasının
artık bir realite olduğuna inanmaktadır. Hatta bunu İlnur Çevik gibi
çok önceden görüp bu bölgede iş yaparak para kazanmaya başlayan müteşebbis
medya mensupları da bulunmaktadır. Amerika'nın koruması altındaki bu
bölge, bu anlamda Türkiye'de de bir çok iş adamının iştahını kabartmaktadır.
Kürt petrolünden gelen dolarlardan medya holdingleri neden pay almasın
ki? On binlerce şehit, her gün patlayan mayınlardan gövdeleri parçalanan
Mehmetçikler kimin umurunda. Nasılsa onların çocukları dağlarda askerlik
yapmaz. Bütün bu yumuşamaların ve Öcalan'lı manşetlerin arkasındaki
gerçekler, muhtemel Kürt devletinin kapılarını şimdiden Türk işadamlarına
açmak mı acaba? Malum paranın dini, imanı ve rengi olmadığı gibi, milliyeti
ve vatanı da yoktur.
Mehmet KOMŞU
Arşiv
YENİ
YIL YALNIZLIĞI
Şu dünyada yaşamış olan her canlı yaratığın kendine göre bir tarihi
vardır. Unutulan ve önemsiz olan bir tarihtir bu. Köylerde, kasabalarda,
kırlarda, ıssız dağların yamaçlarında, bozkırlarda gözlerden uzak kimsenin
farkında olmadığı nice yaşamlar arkalarında en ufak bir iz bile bırakmadan
yitip gitmiyor mu? Şöyle geriye doğru bir bakın. Babasının babasını
bilirsiniz ya onun babasını? Birkaç kuşak geriye gittiğimizde ise koskocaman
bir boşlukla karşılaşırız.
Çocukluğumuz, kalbimizin bin bir heyecan ve sevinçle çarptığı gençlik
yılları ve bizi ebedi sona doğru sürükleyen yalnızlığımız. Yorgun ve
yılgın dimağımızla birlikte artık yaşama isteğini biraz daha yitiren
bedenlerimizle o kaçınılmaz yolculuğa kendimizi hazırlamalıyız. Yaşamın
acı ve kahredici gerçekleri arasında;
Artık hiçbir anlam taşımayan inançlarımız ve uğruna en güzel yıllarımızı
verdiğimiz değerler, şimdilere unutulmuş olan erdem ve kavgalarımız,
tutkulu aşklarımız, adaletli ve saygıdeğer bir yaşam için çektiğimiz
çileler şimdi çok gerilerde kaldı.
Şimdi her taraf dev plazalar, birbirinden lüks mağazalar, her biri
servet değerinde ithal otomobiller, gece klüpleri, restoranlar ve 5
yıldızlı otellerle doldu. Ama dostluklar, arkadaşlıklar ve idealler
yok artık. Onların yerini çıkarlar yalan ve ikiyüzlülükler aldı. Uygarlık
adına modern barbarlıklar yine bütün şiddetiyle sürüyor. Savaşlar, katliamlar,
yoksulluk ve sömürü yine varlığını sürdürüyor.
İhtiyarlar anılarına sığınırlar. Yorgun bellekleri sadece eskileri
anımsar, yeni olan her şeyi algılamakta güçlük çekerler. Çünkü yaşlı
biri için geçmiş hayat yolunun tamamına yakındır. Gelecek ise sayılı
günlerdir sadede. Geçmişte tanık olduğumuz her şey bu yüzden bize daha
yakındır. Oysa yaşlanınca her şey insana yabancılaşır ve uzaklaşır.
Yüreğimiz hüzün ve keder doludur. Değişen her şeyin eskiye bakarak ne
kadar bozulduğunu herkesten fazla yaşlılar anlayabilir ve değişimin
karşı konulmazlığını en çok yaşlılar bilir. Doğada var olan her şeyin
sürekli bir evrim içinde varlılarını sürdürdüğüne tanık olurlar. Değişim
bir tırtılın kelebeğe dönüşüp güzelleşmesidir. Yoksa bir kelebeğin tırtıl'a
dönüşmesi evrim değildir.
Oysa şimdi öyle mi? Etrafınıza şöyle bir bakın bir çok iki ayaklı yaratığın
nasıl sürüngene dönüştüğünü görebilirsiniz. Bütün bunlar bir çok insan
için hiçbir anlam taşımayabilir. Çünkü gençlerin önünde sanki hiç bitmeyecekmiş
gibi görünen uzun bir gelecek vardır. Bu gelecekten çok şey beklenir.
Zenginlik, ün, güç, makam, iktidar ve gergin tenli kadınlar. Tabi herkes
günün birinde aldandığını anlar. Arkamızda unutulmaya mahkum bir avuç
anıdır kalacak olan. Bu herkes için böyle. Bir gün herkes bu gerçeği
bir gün yaşayacak. Ve o zaman yitirilen geçmişin sadece size ait olmadığını
bütün insanlığın ortak kaderi olduğunu ürpererek görecektir.
Mehmet KOMŞU
Arşiv
HAYATA
VE ÖLÜME DAİR
Hayatın o bilinen sıradanlığı beni hep düşündürmüştür. Bu yüzden sıradan
bir hayatın ötesine geçebilmeyi başarabilmiş insanlar ilgimi çekmiştir.
Bu konuyu düşünmeme en büyük etken liseli yıllarda okumaya başladığım
Klasik Rus Edebiyatı oldu. Dostoyevski, Tolstoy ve Çehov'un eserlerinde
anlatılan insan ruhunun en karanlık dehlizlerinde yapılan ürpertici
yolculuklar beni altüst etti. Bunlar sadece bir edebiyat şaheseri değil,
insan ruhunun bilinmeyen tüm gizlerini analiz eden, irdeleyen ve bunları
eşsiz bir üslupla anlatan eserlerdi. Bu büyük ustalara Shakespeare'de
eklenince hayatın sıradanlığını yenerek başka bir boyuta geçmeyi başaran
bu yazarların nasıl bir hayatın içinden süzülerek geldiklerini merak
etmeye başladım. İnsan ruhunun en derin ve esrarlı köşelerinde saklanan
düşünceleri nasıl bulup çıkardıklarının sırrını kendi hayatlarında bulabileceğime
inanıyordum. İşte bu noktada yapılacak tek şey bu edebi şaheserlerin
sahipleri olan kişilerin hayatlarını öğrenmekti. Bende öyle yaptım.
Okuduğum biyografilerde beni en çok etkileyen Dostoyevski ve Tolstoy
oldu.
Dostoyevski henüz genç bir teğmenken katıldığı siyasi bir grup, çarlık
polisi tarafından tutuklanırlar. Kısa sürede yargılanıp idama mahkum
edilirler. Ve bir gece sabaha karşı hapishaneden alınarak infazının
yapılacağı kışlaya getirilirler. İlk üçü idam sehpasının altına getirilip
ipler boyunlarına geçirilir. Sırada bekleyen ikinci grubun başında Dostoyevski
bulunmaktadır. Hava buz gibidir ve kar yağmaktadır. İdam mahkumları
sırtlarında ince bir gömlek ve elleri arkadan bağlı olarak sıranın kendilerine
gelmesini beklemektedirler.
Ancak bu ölüm bekleyişi uzadıkça uzar. İnfaz işlemi bir türlü gerçekleşmez.
Sonrası ise bilinen bir sahnedir. (Anlaşılan bu yöntemin oldukça eski
bir geçmişi var.) Bir subay gelir ve çarın Noel öncesi af ilan ettiğini
söyler. Dostoyevski idamdan kurtulmuş ancak Sibirya'da on yıl kürek
mahkumu cezasına çarptırılmıştır. Dostoyevski'nin bundan sonraki hayatında
ve ruhunun her zerresinde hissedeceği bu ölüm bekleyişi ona okurken
bile insanı dehşete düşüren "Ölü Bir Evden Anılar"ı, insan
bilincinin derinliklerinde pusuya yatmış ihtiras ve hırsları usta bir
cerrah gibi neşteri ile gün yüzüne çıkardığı "Suç ve Ceza"yı,
tutku ve aşkın insan hayatında vazgeçilmez bir duygu olan kazanma hırsının
didiklendiği "Kumarbaz"ı yazdırdı.
Tolstoy; yeni ve eski dünyada erdemin, soylu ruhların son temsilcisi.
O öylesine zengin bir ruhun sahibidir ki bir gün hayli ilerlemiş yaşına
rağmen her şeyini, asalet unvanını, çiftliğini ve Çarlık Rusya'sının
dışına taşmış ününü bile bırakıp ortalıktan kaybolur. Uzun bir zaman
sonra Sibirya'da ıssız bir tren istasyonunda tahta bir bankın üzerinde
ateşler içinde bir adam bulunur. Bu yaşlı ve hasta adam büyük usta Tolstoy'dur.
Bu ihtiyar adam "Savaş ve Barış"ın yazarıdır. O zengin ruhu
ile askı kutsayan "Anna Karenina"nın, "Kroyçer Sonat"ın
yaratıcısıdır. Asil ruhu bu geçici hayatın hiçbir nimeti ve gücü önünde
eğilmemiştir. Yaşlı ve yorgun bedenine rağmen, her şeyini arkasına bakmadan
bırakıp gidecek kadar korkusuzdur bu erdem şövalyesi.
Anton Çehov'a gelince o Çarlık Rusya Moskova'sının zevk geceleri ile
süslü hayatı yerine yoksulluk içinde kederli köyleri tercih eden bir
azizdir. Kırsal hayatın dingin sessizliği içinde yoksul köylülerin hasta
çocuklarını tedavi ederken, kendi kanayan ruhunu tedavi edemeyen bir
doktordur. Onun bütün kahramanları hayat oyununda mutsuz ve yaslı roller
üstlenmiştir. Sınıflar arasındaki derin uçurumun ucunda çaresizce durarak
yaşamaktadırlar. Çehov ıssızlığın ortasındaki hayatını tıpkı yazdığı
kitaplarındaki gibi geçirdi. Üşüyen ruhunun sığınağından hiç ayrılmadı.
İşte bu yüzden de o hep sancılı hayatları olan insanların yaralı ruhlarına
rağmen hayatta kalmalarını sağladı.
Shakespeare; Trajedilerin prensi. Adalet, intikam, beşeri olan her
şey onun kılıcı ile çözülür. O bu dünyada olup biten hiçbir şeyi başka
bir dünyaya bırakmaz. İhanete uğrayan ruhlar, aldatılan sevgililer ölseler
bile dünyaya geri dönerek intikamlarını alırlar. O ilahi adaletin bilinmezliğine
güvenmez. Bu yüzden trajedilerinde perde indiğinde sahne ölülerle dolu
olur. Ama sonuçta adalet yerini bulmuştur mutlaka.
Şimdi düşünüyorum, Dostoyevski gibi hayatı bir alın yazısı gibi kabul
etmek mi gerekir? Yoksa Tolstoy gibi hayata ölüme bir adım kalmışken
bile meydan mı okumalı? Yada Çehov gibi sancı ve bunalımlar içinde kıvranarak
yaşamak mı? Yada Shakespeare kahramanları gibi keskin bir kılıcın ucunda
hayatın acı veren, ruhumuzu kanatan, gelgitlerinden bir anda kurtulmak
mı doğru? Belki de bütün bunların hepsi doğru, yani hepsi hayatın içinden
süzülüp gelen gerçekler. Bize kalan tercihimizi yapmak.
Mehmet KOMŞU
Arşiv
TABİATI
VE KÜLTÜRÜ YAĞMALAMA KURULLARI
Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana bir türlü önü alınamayan
ve zaman zaman rejimi bile tehlikeye düşürecek kadar derin boyutlara
ulaşan yolsuzlukların temelinde siyasetçiler bulunur. Siyasetçiler yolsuzlukları
bürokratlarla işbirliği yaparak gerçekleştirir. Yakın tarihimizde gerçekleşen
bütün yolsuzlukların tamamı bu ilkinin eseridir. İktidarı ele geçiren
partilerin ilk yaptığı iş büyük bir hızla devletin her kademesinde kadrolaşmaktır.
Bunun anlamı devlet kurumlarının başına liyakat sahibi kişileri değil
kendi siyasi görüşlerine ve her dediklerini yerine getirecek kişilerin
getirilmesidir.
Türkiye'de bu konuya örnek olacak kurumların başında son
derece önemli bir kamusal görev üstlenmiş olan "Kültür ve Tabiat
Varlıklarını Koruma Kurulları" bulunur. Bu kurullar Türkiye'nin
coğrafi yapısında yer alan kültür ve tabiat varlıklarını koruma amacıyla
kurulmasına karşılık çoğunun bu güne kadar yaptığı görev bölgelerindeki
yağma ve talana onay vermek olmuştur. Siyasetçilere ve yandaşlarına
rant sağlama ve yeni rant sahaları açma, yolsuzluklara yasal kılıf uydurmaktan
başka bir işlevi olmayan bu kurullar kültür ve tabiat varlıklarının
yok edilmesinde başrol üstlenmişlerdir. Mimarlar, mühendisler, şehir
planlamacıları ve hukukçulardan oluşan bu kurullar tabiatın ve kültür
varlıklarının insafsızca yağmalanmasına onay vererek bilime ve aydın
olma sorumluluğuna karışı en büyük ihaneti yaptılar. Türkiye'nin her
yerinde ne zaman bir kültür ve tabiatın yok edilmesine neden olacak
bir karar alınsa bu kararın altında ya bilirkişi olarak yada koruma
kurulu olarak bu bilim adamlarının imzaları bulunur. Kesilen, yakılan
ormanlar, marina haline getirilen koylar, kıyılar, birbirinden çirkin
yapılaşmalarla dolu kentler, bu kurulların eserleridir.
AKP'nin ünlü Maliye Bakanının Çamlıca sırtlarındaki kaçak
villalarının imar katsayısını artırarak kurtulmasını sağladıkları içine
gündeme gelen bu kurullar Türk aydının toplumsal ve etik değerlerden
ne denli uzak düştüklerinin kanıtı gibidir. Tarih bu kurullarda görev
yapmış olan bu tür bilim adamlarının isimlerini bu ülkenin kültür ve
tabiatını mahvedenler olarak yazacaktır…
Mehmet KOMŞU
Arşiv
ALDANIŞLAR
Bir an için bizi yöneten benliğimizden sıyrılıp kendimize
baktığımızda hayatımızın trajik bir aldanışlar günlüğü olduğunu görürüz.
Bu öylesine göreceli bir kavramdır ki, en anlaşılmazı olan kendimizi
aldatmaktan başlar, bir hayat yolu yoldaşlık yaptığımız en iyi arkadaşımız
tarafından aldatıldığımızı görene kadar devam eder. Fark edilen veya
fark edilmeyen her aldanış bilincimizin derinliklerinde ağır tahribatlara
yol açar. İlk anda ne olup bittiğini anlayamadığımız bir aldanış her
geçen zaman dilimi içinde sinsi bir yangın gibi içimizde yayılır. Alevlerin
canımızı yaktığını hissettiğimiz de arkadaşımızın, sevgilimizin ya da
dostunuzun yüzüne bir türlü bakamazsınız. Aldatanın onlar olmasına karşılık
bunu bir türlü olara yakıştıramazsınız. Tek çareniz yalnızlığın erdemine
sığınıp, bir gölge gibi oradan uzaklaşmaktır.
Aldanışlar insanlık tarihi ile başlar ve devam edip gider.
Aldatmak insan doğasındaki en büyük edilgen duygudur. Aileler çocuklarını,
çocuklar büyüyünce kendi çocuklarını, politikacılar halkı, devlet milletini
aldatır durur. Bu öylesine evrensel bir sistemdir ki, ülkelerin, dinlerin,
ırkların farklı olması bu temel gerçeği asla değiştirmez. Doktor hastasını,
avukat müvekkilini, iş adamı işçisini aldatır. Eşler ve sevgililer birbirlerini,
arkadaşlar arkadaşlarını, dostlar da dostlarını aldatır.
İnsanlık tarihinde yok olan ırkların, kültürlerin ve yıkılan
devletlerin bu felaketleri yaşamasının en büyük nedeni aldatılmadır.
İspanyol Fatihi Pissaro, İnka imparatorunu aldatıp koskoca bir ülkeyi
yağmalayarak yok etmedi mi? Tahtlarını zaferle taçlandıran nice krallar,
çarlar, generaller, sultanlar şöyle veya böyle aldatılarak ortan kaldırılmadı
mı?
Aldanışlar, hayatın ve hayatlarımızın en vazgeçilmez ve
bizlere en çok acı çektiren davranışlarıdır. Bir sevgilinin aldatışının
verdiği o tarifsiz acıyı hangi yazar veya hangi kişi şimdiye kadar gerçek
anlamda dile getirebilmiştir ki? Ya da yıllar boyunca dostluğunuzu,
inançlarınızı, ideallerinizi paylaştığınız arkadaşınızın size rol yaptığını
gerçekte sıradan şeylerin peşinde olduğunu anladığınızda duyduğunuz
o aldanış hissinin tarifsiz acısını nasıl unutabilirsiniz.
Aldanışlar bir anlamda da hayatın kendisidir. En ünlü, en zengin ve
en bilge olan bile günün birinde ölümün o soğuk elini omuzun da hissettiğin
de gerçekte hayatın baştan aşağı bir aldanış olduğunu anlar. Hayatın
acı gerçeğinde aldanışların gölgeleri olan bizler ardımızda hiçbir iz
bırakmadan yok olup gideriz. Tıpkı bizden önce giden sayısız insanlar
gibi. Aldanışlar yorgun hayat yolculuğun da bir istasyona benzer. Her
istasyonda durduğunuzda sizi aldatanlarla yüz yüze gelirsiniz. İçinizde
tarifsiz bir hüzünle etrafınıza bakınırsınız, acınızı hafifletecek bir
şeyler görmeye çalışırsınız. Trenin kalkış düdüğünü duyana kadar zaman
sanki durur. Trenin o tiz düdüğü bir kurtarıcı gibi sizi silkeler. Kendileri
bu dünyanın nimetlerini doyasıya yaşarken bizlere çileli bir hayatın
cehennemini yaşatanların, öteki dünya cennetine omuz silkip trene binersiniz.
İçinizdeki hüzünle birlikte demir tekerlekler döner. Yolculuk yeni aldanışlara
doğru devam eder. Bir gün tüm aldanışların son bulacağı o son istasyona
kadar.
Mehmet KOMŞU
Arşiv
AĞRI'NIN
ZİRVESİNDE
Ağustos sıcağı, Ağrı Dağı'nı çepeçevre saran bozkırda
titriyor. Dörtbin metre yükseklikteki Eli köyüne geldiğimizde öğle olmuştu.
Sıcaktan ve yorucu yolculuktan ölesiye bitkin bir haldeydim.Kılavuzlarla
görüşüp ertesi günkü tırmanış için anlaştıktan sonra erkenden yattık.
Ertesi gün köyün Arkasındaki patikadan yukarıya doğru
yürümeye başladığımızda saat henüz sabahın dördüydü. Kılavuzlarımız
ayağına çul çaput bağlamış iki yoksul köylüydü. Ağır ağır birerli sıra
halinde yürüyorduk. Sessizliği derin soluklarımız ve arada bir öksürük
sesleri bozuyordu. Uzunca bir zaman tırmandık. Soluklarımız sıklaşmış
ve şakaklarım zonklamaya başlamıştı. Başımızın üstünde binlerce yıldız
olağanüstü bir parlaklıkta bizi izliyor gibiydi. Bir zaman sonra mola
verdiğimizde beni buraya çeken o gizemli şeyin ne olduğunu gördüm. Sırtımı
dağın zirvesine dönmüş bir halde aşağıya doğru bakıyordum. Önümde ve
yanımda beni çevreleyen inanılmaz büyüklükte bir boşluk vardı. Gün ağarmış
doğudan yükselen güneş bozkırı ve gökyüzünü aydınlatmıştı. Aşağıdaki
bakır renkle bozkırda köyler oyuncak birer maket gibi duruyordu. Ağaçlar
yeşile boyanmış minik sünger parçalarıydı sanki. Bir iplik inceliğinde
ve birbirlerini kesen yollar, avucumuzun içindeki kader çizgilerine
benziyordu. Kuzeyden gelen yaban kazları, muntazam sıralar halinde bozkırın
üzerinden enlemesine uçarak güneye doğru gözden kayboluyor ve hemen
sonra yeni bir sürü uzaktan görünüyordu.
Tekrar yukarıya doğru yürümeye başladık. İki köylü kılavuz
sanki tarlada yürür gibi rahat ve telaşsız olmasına karşılık biz adımlarımızı
güçlükle sürüklüyor bir yandan da nedeni bilinmeyen bir korkunun verdiği
endişe ile etrafımıza bakınıyorduk. Yürüdüğümüz patika yol iyice daralmıştı.
Her taraf irili ufaklı siyah renkli volkanik kaya parçaları ile doluydu.
Bastığımız yer kayıyor aşağıya doğru yuvarlanan küçük kaya parçaları
dağın kutsal sessizliğini bozuyordu. Nefes alışım gittikçe zorlaşıyor,
kulaklarımdaki uğultu giderek artıyordu. Biraz sonra tekrar mola verdik.
Hava birdenbire soğumuş ve bulutlanmıştı. Bazen kalın
bir sis perdesi bizi sarıyor, bazen de sert esen bir rüzgarın serinliği
bizi titretiyordu. Kendimi sert zeminli volkanik toprağın üzerine bıraktım.
Arka üstü uzanıp gökyüzüne baktım. Dev büyüklükteki beyaz bulutlar bizim
içimizden geçiyor gibiydi. Rüzgar sert kayaların uçlarında şimdiye kadar
hiç duymadığım bir senfoniyi çalıyordu.
Dağ çepeçevre sonsuz bir boşlukla kuşatılmıştı. Büyülü
ve davetkar bir boşluktu bu. Evrenin sonsuzluğunu ve görkemli yüceliğini
simgeliyordu adeta. Saydam ve yumuşacıktı. Ama hepsinden önemlisi canlı
gibi olmasıydı. Evet mutlaka bir yaratık olmalıydı bu büyük boşluk.
Bu düşünce bir anda bütün benliğimi sardı. Oturduğum yerden biraz daha
dikkatli bakınca ızdırap çeken, ağlayan inleyen yaralı ruhları görebiliyor
ve seslerini duyabiliyordum. Hepsi bu sonsuz boşluğun içinde yüzüyordu.
Ve en korkuncu ise her an aralarına yeni bir kayıp ruhun katılmasıydı.
Terim sırtımda kurudu, bedenim kaskatı bir halde. Kılavuzlar
acele ediyor. Önümüzde sadece yüzeli metrelik buzul kaplı bir boyun
var. Biraz daha gayret edersek Ağrı'nın zirvesine ulaşacağız. Son bir
çaba ile boyunu geçiyoruz. Etrafımızda bizden önce gelenlerin buza sapladığı
flamalar var. Burası mağrur Ağrı'nın gururlu zirvesi. Dönüp aşağıya
bakıyorum. Derin bir boşluk kucaklıyor beni. İçimde ne bir sevinç, ne
bir endişe ne de her hangi bir duygu yok. Hissettiğim tek şey bu sonsuz
boşluğun için de her şeyi yutan o sonsuz hiçlik…!
Mehmet KOMŞU
Arşiv
HAYAT
ADİL DEĞİL
Rüzgarın soğuk kamçısı suratıma vurdukça titremekten
kendimi alamıyordum. Ocak ayının tam ortasıydı ve kış bütün ağırlığı
ile İstanbul'un üzerine çökmüştü. Öğle saati olmasına rağmen hava gece
gibi kararmıştı. Mezarlıktaki kasvetli selvilerin ucunda ıslık çalan
rüzgarla birlikte kar taneleri de giderek irileşerek havada uçuşmaya
başlamıştı.
Hepimiz daracık patikanın kenarına dizilmiş mezarın içine
indirilen kirli beyaz kefene sarılı ölüyü izliyorduk. Uzun cübbesinin
etekleri uçuşan hoca toprak kümesinin bir kenarına çömelmiş kısık bir
sesle dua okuyordu. Ölünün iki yakını mezarın içine inmişti. Mezarın
içi yağan kar nedeniyle çamur olmuştu. Çukurun bir tarafı yüksek bırakılmıştı.
Ölüyü yere bırakınca başı aşağıya doğru sarktı. Yanlış indirilmişti.
Bu kez ölüyü çevirmeye çalıştılar ama mezar dar olduğu için çeviremediler.
Sonra biri yukarıdan kürekle toprak atarak başın geleceği yeri yükseltti.
Bütün bunların sonucunda kefen ve mezardakiler çamur içinde kalmıştı.
İliklerimize işleyen soğuk yüzünden herkes birbirine daha
fazla sokulmuş ve uzadıkça uzayan bu ölü gömme işinin bir an önce bitmesini
bekler gibiydi. Sonunda güç bela tefeci Tefik'in bir çocuk kadar kalmış
bedeni mezara düzgün bir şekilde yerleştirilebildi. Bu arada kefenin
baş bölümünü sıkan ip çözülmüş tefeci Tefik'in derin bir çukurun içinden
bakan camlaşmış gözleri görünmüştü. Bir an gözlerim insanı ürperten
bu camlaşmış gözlere takıldı. Donup kalmış gibiydim. Arkamda duran kahveci
Ali ağabey kulağıma doğu eğilip fısıldadı: Gördün mü gözleri açık gitmiş.
Gözü bu dünyada bıraktığı paralarda kalmıştır herhalde.
Kürekler hızla çalıştı. Kısa bir süre sonra çukur kapandı.
Mezarın baş tarafına üzerinde numara yazılı bir tahta parçası saplandı.
Ardından kalabalık birerli ikişerli olarak dağılmaya başladı. Kahveci
Ali ağabey ve ben arkada kalmıştık. O camlaşmış donuk bakışlar gözlerimin
önünden gitmiyordu. Lise birinci sınıf öğrencisiydim ve bu ilk katıldığım
ölü gömme töreniydi. Kahveci Ali ağabey hemen oradaki bir yere çömelmiş
sırtını da yaşlı bir selviye dayamıştı. Kar taneleri iyice irileşmişti.
Konuşurken ağzından burnundan dumanlar fışkırıyordu. "Bu yukarıdakini
de hiç anlamıyorum, bin tane Peygamber, üç tanede kitap yollayarak insanlara
doğru yolu göstermek için uğraşacağına neden insanları iyi kalpli yaratmamış.
Bunu anlayamıyorum. Peygamberler, kutsal kitaplar ve kanunlar insanların
kötülük yapmasına engel olamıyor. Her şey boş. Kötülük ruhların beslendiği
en büyük kaynak. Kötülük herkesin ikinci yüzü. Ali ağabey soğuğa ve
kara aldırmadan konuşmasını sürdürdü.: Şu tefeciye bak, şimdi soğuk
toprağın altında huzur içinde yatıyor. Hayattayken canını yakmadığı
insan ve yapmadığı namussuzluk kalmamıştı. Ne oldu seksen yaşına kadar
mutlu bir hayat sürdü. Üstelik yedi sülalesine yetecek kadar da miras
bıraktı."
İyice üşümüştüm. "Gidelim artık" dedim. Sigarasını yere attı,
sonra ayağa kalktı ve yerde birikmiş kar yığınına bir tekme savurdu.
İkimizde ellerimizi ceplerimize sokarak dik yokuştan aşağıya doğru yürümeye
başladık. Haliç hüzünlü sessizlik içinde yavaş yavaş beyazlanıyordu.
O gün hayatın hiçbir zaman adil olmadığını öğrenmiştim.
Mehmet KOMŞU
Arşiv
57.
ALAY'DAN BUGÜNE
Avusturalya'daki bir askeri müzede bulunan en nadide
eser, bir Türk sancağıdır.
Bu sancak Türklerin tarih sahnesindeki tek "esir"
sancak olma özelliği taşır. Sancak bütün bir alay şehit olduktan sonra
Anzak askerleri tarafından bir ağaca dayalı olarak bulunmuştur. Bu alay
Çanakkele'deki kanlı savaşlar sırasında Conk bayırında düşman çıkarma
birliklerine karşı ilk savaşı veren Mustafa Kemal'in komutasındaki ünlü
57. Alay'dır. Mustafa Kemal çok kritik bir noktada saldırıya geçen düşman
birliklerini durdurabilmek için "Size ölmeyi emrediyorum"
dediği 57. Alaydır.
Düşmanın Türk savunma hatlarını yandan vurmasını önlemek
ve cephedeki diğer birliklerin taktik anlamda yeniden düzenlenmesi için
gerekli olan zamanı kazandırmak uğruna koskocaman bir alay komutanları
Mustafa Kemal'in emrini gözlerini kırpmadan yerine getirmiştir. Çanakkale'de,
Balkanlar'da Sarıkamış'ta, Filistin'de, Yemen' de ve İstiklal savaşında
yüz binlerce Türk çocuğu şehit düştü. Onların canı ve kanı pahasına
kurulan Türkiye Cumhuriyeti şimdi ne halde. Çapsız siyasetçiler, erdemsiz
bürokrat kadroları ve kendi çıkarlarından başka bir şey düşünmeyen holding
patronları sayesinde Türkiye'nin geleceğini karanlık günler bekliyor.
Tarih sahnesinde tam 600 yıl varolan Osmanlı Devletine
karşın henüz yüzüncü yılını bile doldurmayan Türkiye Cumhuriyeti her
anlamda zor günler yaşamaktadır. Cumhuriyetin dişinden tırnağından artırarak
yaptığı birikimler, özelleştirme adı altında haraç mezat yerli ve yabancılara
satılıyor, Bankalar sahipleri tarafından içleri boşaltılıp faturası
halkın sırtına yükleniyor, ulusal kaynaklar yağmalanıyor, adalet ve
hukuk sistemi siyasetçilerin elinde saygınlığını yitiriyor, rüşvet,
yalan, hırsızlık, iktidarların yakasından düşmüyor.
Türkiye'nin bütün değerlerinin sistematik bir şekilde
birer birer yok edilmesi, toplumu bütün bu olup bitenlere karşı tepkisiz
hale gelmesine yol açtı. Bu nedenle de Çanakkale'de yüz binlerce şehidin
yattığı toprakların üzerine otopark yapılmasına, kanla sulanmış siperleri
yıkarak otoyol geçirilmesine, Abdurrahman Dilipak isimli birinin "Necef
benim için Çanakkale'den bin kat daha faziletlidir." diyecek kadar
kendinden geçmesine ve Cumhuriyetimizin kurucusu için "Ata'ya saygı
duruşunda sap gibi ayakta durmaya gerek yok" diyen Recep Tayip
Erdoğan'ı büyük bir sessizlikle izlemektedir.
Çanakkale'de düşmanların bile saygı duyduğu Türk Ulusunun evlatları,
ne acıdır ki yıllar sonra geçmişine ve tarihine sahip çıkamamaktadır.
Unutulmamalıdır ki tarihine sahip çıkamayan uluslar, geleceğine de sahip
olamaz.
Mehmet KOMŞU
Arşiv
12 Eylül darbesinin 26. yılında o günlerden
kalan bir görüntü. Latin Amerika tipi toplu gözaltı uygulamaları
bu dönemde çok yaygın olarak kullanılan bir yöntemdi.
Selimiye Kışlası'nın büyük kapısından içeri girdikten hemen sonra
sağ taraftan aşağıya doğru inen merdivenler, zemindeki koğuşlara gider.
Asker gardiyanların beklediği dört kapıdan geçtikten sonra, uzun koridor
boyuncu bir dizi koğuş sıralanır. Bu koğuşlar, kışlanın yapıldığı
yıllarda atların barındığı tavla olarak kullanıldığı biliniyor. Koğuşlarda
yatak yoktur. Yatak yerine portakal sandıklarından yapılmış tahta
ızgaralar üzerine atılmış iğrenç kokan eski battaniyeler vardır.
12 Eylül darbesinin ilk uygulaması gözaltı süresinin üç aya çıkarmak
olmuştu. Herhangi bir nedenle gözaltına alınan kişi, sorgusuz sualsiz
ve suçunun ne olduğunu dahi bilmeden üç ay boyunca en ağır koşullarda
göz altında tutulabiliyordu. Koğuşlarda ne ile suçlandığını ve neden
gözaltına alındığını bilmeyen çok sayıda tutuklu bulunuyordu. Ancak
gözaltı kayıtlarının büyük bir dikkatle izlendiği belliydi.! Çünkü
gözaltı işleminin hukuki olması için üç ay olan gözetim süresini dolduran
tutuklu aceleyle bir hakimin karşısına çıkarılıyor ve böylece gözetim
süresi usulüne uygun bir şekilde üç ay daha uzatılıyordu
Koğuşta geceler uzun ve kederliydi. O günlerden sonra Selimiye'yi
hiç sevmedim. Kuleleri ile dört köşe bir kaleyi andıran bu bina, unutamayacağım
kötü günlerin simgesi oldu. Beni sorgulayan uzun boylu gri saçlı ve
çok şık bir takım elbise giymiş olan Aytekin Gani Ataman'dı. Sivil
bir savcı olmasına karşın sanıklara karşı, mesafeli ve ilgisizdi.
Askeri darbenin kendisine tanıdığı büyük imtiyazın tadını çıkarıyor
gibiydi. Doğru dürüst ifademi bile almadan daha doğrusu söylediklerimi
bile dinlemeden beni tutuklanma talebi ile mahkemeye sevk etti.
Askeri baş savcı Albay Süleyman Takkeci ise terziden yeni çıkmış
gibi duran üniformasının düğmeleri ve yıldızları her zaman pırıl pırıldı.
Mağrur, acımasız ve sivillere karşı nefretle bakan biriydi. Ondan
diğer subaylar bile çekiniyordu. Çok uzun yıllar sonra 1995 yazının
8 Temmuzunda gece haberlerinde 12 eylül darbesinin bu ünlü savcısının
bir kalp krizi sonucu öldüğü haberi verildi. Televizyonda, kızı babasının
ölümüne hıçkırarak ağlıyordu. Takkeci ve onun gibilerinin canlarını
yaktığı nice, kişilerin anneleri babaları ve kardeşlerinin döktüğü
gözyaşları aklıma geldi. Ne yazık ki onları kimseler bilmeyecek. Aytekin
Gani Ataman ve Süleyman Takkeci'yi tanımam belki kötü bir tesadüfün
sonucuydu. Oysa onlar hep vardı. Gerçek adaleti ve vicdanlarının sesini
bir kenara atarak binlerce kişiyi darbecilerin emirleri doğrultusunda
cezalandırdılar.Yaptıklarından öylesine gurur duydular ki arkalarına
dönüp bakma gereğini bile duymadılar.
KADER SENFONİSİNİN KÖTÜ KADERİ…
Ne zaman aklıma "12 Eylül" gelse gözlerimin önüne bir
TV görüntüsü gelir. Fonda Beethoven'in 9. senfonisi yankılanmaktadır.
Dört general merasim üniformaları ile ayakta dır. Bir tanesi ise öndeki
masanın arkasında oturmuştur. Yüz ifadeleri ve duruşları ile Latin
Amerika'daki darbeleri konu alan kötü bir filmin karesi gibidir. Sonra
gözlerimi kapatırım. Gün yeni batmıştır. Eminönü Kadıköy arasında
yolcu taşıyan vapurların boğuk düdük sesleri Selimiye Kışlasının büyük
avlusuna yankılandığını duyarım. Koğuşlar büyük bir sessizlik içinde
dışarıda akan hayatın seslerini dinler. Vapurlar yorgun insanları
evlerine taşımaktadır. Hüzün ve keder dolu bir gece bekler koğuştakileri.
Herkes içine kapanırken bir motor homurtusu avludaki sessizliği bozar.
Her tarafı kapalı bir askeri kamyon güney kapısından avluya girer.
Muhafızlar hareketlenir. Her tarafı kapalı çelik bir kasayı andıran
kamyonun kapılarını açılır. Manzara korkunçtur. İçeride birbirinin
üstüne istiflenmiş kan revan içinde ve saatlerce süren yolculuktan
perişan olmuş insanlar vardır. Hepsi birbirlerine zincirle bağlıdır.
Yeni tutuklular itile kakıla ve cop darbeleri altında kışlaya sokulur.
Kamyon boşaldığında koğuştaki herkesin ağzı kurumuştur. Şehrin ışıkları
ise çoktan yanmıştır. Haydarpaşa'ya yanaşan vapurdan inenler, bir
an önce evlerine dönmek için perondaki trenlere koşturur.
12 Eylül'ün yapılış nedenlerini bir kenara bıraktığımızda sonuçta
darbenin, solu ve sol adına ne varsa hepsini vahşi bir kürtaj gibi
kazıdığı görülür. Üniversiteler susturulmuş, sendikalar ve dernekler
kapatılmış, yeni kuşakların depoltize bir şekilde yetişmesi için sistematik
bir uygulama yapılmıştır. Kısaca toplum tepkisizleştirilmiş, sosyal
bilinci geriletilmiş, buna karşılık sola karşı olan her şey desteklenerek
Cumhuriyet düşmanı siyasetlerin önü açılmıştır. Bu gün eleştirilen
iktidar o günlerin bir sonucudur. Ulusal kurtuluş savaşı vermiş bir
millet olan Türkiye'nin bu günkü manzarası da bu gerçeği doğrulamaktadır.
Mehmet KOMŞU
Arşiv
MASUMİYET
Bazen, küçük bir kızın
gülümsemesidir masumiyet. Paşaköy'lü Seylan Çağlayan'ın duru
bir su gibi olan yüzünü aydınlatan gülümsemesi gibi. Masumiyet,
bir gölge gibidir ve günün biride, bu sessiz gölgenin ansızın
kaybolduğunu görürüz...
Masumiyet, bir gölge gibidir ve günün birinde, bu sessiz gölgenin
ansızın kaybolduğunu görürüz. Bu kaybettiğimiz masumiyetin kendisidir
ve bir daha asla geri dönmemek üzere gitmiştir. Hayatın binbir çeşit
tuzaklarla örülü yollarında herkes bir gün mutlaka masumiyetini kaybeder,
geriye bir zamanlar "masumduk" avuntusu kalır.
Kaybedilen masumiyetle birlikte hayatın en gizemli güzelliği de gitmiştir.
Artık, öteki insanlardan farklı gösteren o büyülü güzellik yoktur
ve hayat sizi sıradan insanlardan biri olarak "aramıza hoş geldiniz
"diyerek karşılar. Bundan sonrası herkesin bildiği ve yaptığı
şeylerdir. Önce kendinize yalan söylemeye başlarsınız, sonrada herkese.
İhtiras rüzgarı benliğinizin en derinliklerine kadar işler.
En kötüsü ise bu ürpertici değişimin çok doğal karşılanmasıdır. Bunun
adı "büyümedir" büyükler içinse hayat bir elde etme kavgasıdır.
Mal, mülk, iktidar, makam, erkekler için kadınlar, kadınlar için erkekler.
Bütün bunlara sahip olmak için her şey yapılır. Hileler, yalanlar,
hainlikler, hırsızlıklar ve hatta cinayetler bu yolun yolcuları içindir.
Çocukluğumuzun masum hayalleri çoktan unutulup gitmiştir. Bazen içimizdeki
kuytuluklara sığınmış birkaç küçük duygu kırıntısı vicdanımızı sızlatır
ama bu çok sürmez, hemen hayatın bize sunduğu sahte güzelliklerin
tadını büyük bir aç gözlülükle çıkarmaya çalışırız. Doyumsuz, bencil,
yalancı ve iktidar düşkünü oluruz. Bizi yönetecek olanlarında kendimiz
gibi olmasını isteriz ve bu yüzden de bize benzeyenleri seçeriz. Çocuklarımızın
da masumiyetlerinin bir an önce bozulması için elimizden geleni yaparız.
Bir gün her canlı için kaçınılmaz bir son olduğunu anlayana kadar
bu oyun böyle devam edip gider. Kirlenmiş bir ruh ve bedenle ölüm
yolculuğuna çıktığımızda geride bıraktığınız size ait bir şeyin bulunmadığını
görürsünüz. Bu bir insan için ölüm öncesinde, mahkum olabileceği en
büyük cezadır.
Mehmet KOMŞU
Arşiv
ESİR
HAYATLAR
Yazın son günleri usulca gelir. Güneş yakıcılığını yitirmiştir.
Uzaklardan ovanın üstüne doğru döne döne gelen kuş sürüleri güneye doğru
akar. Kasabaların ve köylerin yolları giderek ıssızlaşır. Arada geç
kalmış bir yazlıkçının yada tatilcinin telaşla köyü terk ettiğini görürsünüz.
Yaz yorgunu çıplak tepeler, gün batımına doğru denizin üzerinden gelen
serin esinti ile serinler. Deniz uçuk maviden koyu maviye dönüşmeye
başlar. Ezan sesinin hüzünlü yansıması köy kahvesinde oturanların içini
ürpertir. Tenhalaşan köyün sakinleri giden yazlıkçıların ardından kendileri
ile baş başa kalır. Neşeli yaz günleri gerilerde kalmıştır artık. Kaz
dağlarının üzerinden gelen koyu gri bulutlar yaklaşan sonbaharın habercisidir.
Hayat bir yaz kadar bile uzun değil. Çocukluğumun bu mahallesi
ne kadar yabancı şimdi. Evimizin bulunduğu bahçede şimdi koskocaman
bir beton yığını duruyor. Bir tek ağaç bile kalmamış. Yıllarca oynadığım
bu sokakta tanıdığım hiçbir şey yok. Sanki ardan birkaç yüzyıl geçmiş
gibi her şey değişmiş. Yüzler, evler, sokaklar, sanki burada hiç yaşamamış
gibiyim. Çocuk seslerinin yankılandığı eski sokak ve bahçelerden yola
sarkan salkım söğütlerin yerini şekilsiz ve ruhsuz binalar almış. Yaz
tozlarının uçuştuğu taş yol, bir karayılan gibi asfaltla kaplanmış.
Burada hangi mevsimin olduğu bile belli değil. Ne sararmış
yaprakları ile ağaçlar ne de yaz yorgunu bahçeler var. Kişiliğini yitirmiş
semtler, mevsimsiz zamanlar ve birbirine yabancılaşmış insanlar. Şehirler
hayatları ruhsuzlaştırır, yorar ve ağır ağır öldürür. Şehirlerin üzerinden
yaban kuşları geçmez. Güneşin ışıkları pencerelerin camlarında can çekişir.
Yanık otların, çamların, ceviz ve ıhlamurların kokusunu duyamazsınız.
Lacivert gecelerde insanın başını döndüren Samanyolu ve büyülü yıldızlar
şehirlerden uzaktır. Evler, hastane odaları gibi steril ve birbirine
benzer. Televizyonlardan yalancı bir dünyanın görüntüleri dökülür. Caddeler
gri, soğuk ve egzoz kokar. Vitrinler, sahte hayatlar için süslerle doludur.
Dostunuz arkadaşınız yoktur. Herkesin hayatı kendisi içindir. Sevgililer
için kırlardan toplanmış çan çiçeklerinin yerini yapma çiçekler almıştır.
Şehrin rengarenk ışıkları, pahalı otomobiller, gökdelenler, restoranlar,
sizi kandırır, gözünüzü boyar. Ulaşamayacağınız her şey sizi şehrin
kölesi haline getirir. Bir köyün basit sakinliği ve sıradanlığı size
tahammül edilemez bir hayat olarak görünür. Şehir sizi esir almıştır
artık ve ölene kadar hayatınızı şehirde yaşamanın bedeli olarak harcarsınız.
Mehmet KOMŞU
Arşiv
Kasım ayının sonu olmasına karşın güneş öğle saatlerinde şaşılacak
kadar ortalığı ısıtıyordu. Hemen her gün gitmeye niyetleniyor ancak
çam ormanları ve zeytin ağaçlarının arasından yükselen güneşi görünce
vazgeçiyordum. Kaz dağlarının eteğindeki küçük yörük köyü derin bir
sessizlik içindeydi. Köylüler olgunlaşmış zeytinleri toplamak için
gün doğmadan yollara düştüğü için her taraf bomboş.
Gece erken geliyordu. Erkekler, köyün kahvesini doldurup günün yorgunluğunu
sigara tüttürüp çay içerek giderirken, serinliyen hava nedeniyle yakılan
ocaklardan yayılan odun kokusu köyün daracık sokakları arasında dolaşıyordu.
En sevdiğim bu saatlerdi işte. Evin önündeki sundurmada oturup karşı
tarafta karanlığın içine gömülen Midilli adasındaki balıkçı köylerinin
göz kırpan ışıklarını seyrediyordum. Karanlığın içinde önce kuzey
yıldızı beliriyordu. Köyün içinde sessizliği bozan hiçbir şey yoktu.
Şehir hiçbir zaman gidemeyeceğim kadar uzak geliyordu bana.
Ertesi sabah uyandığımda, evin içi her zamankinden soğuktu ve etrafta
ve tuhaf bir sessizlik vardı. Sabahın o bildik sesleri yok olmuştu.
Sanki görünmeyen bir el, kulaklarımı bastırıyor gibiydi. Kalkıp pencereden
dışarı baktığımda bu garip sessizliğin sırrını anladım. Her taraf
bembeyazdı.
Kar gece bastırmış ve köyü esir almıştı. Sundurmanın önündeki avlu
tümüyle beyaza bürünmüştü. Bu beklenmedik sürpriz karşısında pencerenin
başında kalakalmıştım ki, karların arasında güçlükle yürüyen biri
avluyu geçip sundurmaya geldi. Kapıyı açıp onu karşıladım. Gelen,
köyde kaldığım zamanlarda bana yardım eden yaşlı komşuydu. Sundurmada
dizili odunlardan bir kucak alarak içeri taşıdıktan sonra ocağı yaktı.
Biraz sonra içerisi ılınmıştı. Köy yolunun kapandığını söyledi ve
yanında getirdiği iri bir ekmeği dilimledikten sonra çayı demledi.
İki büyük bardağa doldurduğu çayı beraberce içtik. Köyün küçük camiinden
öğle ezanı okunduğunda namaza gidince yalnız kaldım.
Elektriklerde kesilmişti, bir sandalye çekip ocağın karşısına oturdum.
Çam ve meşe palamudu kütükleri harlayarak yanıyordu. Uzun alev dilimleri
bacaya doğru uzanıyor, arada mavi ve kızıl renkler birbirine dolanarak
esrarengiz şekiller meydana getiriyordu.
Her şeyden uzak bu küçük köyde sıkışıp kalmıştım ama tuhaf bir rahatlık
hissediyordum. Önümde upuzun bir gün vardı. Endişelerden, tedirginliklerden
ve sahip olduğum her şeyden uzak benliğimle baş başaydım. Emaye çaydanlıkta
kaynayan çayın kokusu evin her tarafına yayılmıştı. Sessizliği sadece
yanan kütüklerin çıkardığı çıtırtılar bozuyordu. Ocağın başından ayrılıp
pencereden dışarısını seyretmeye başladım. Minik kar taneleri havada
yüzer gibi uçuyordu. Çamların karla örtülmüş dalları bazen ani bir
esinti ile silkeleniyor, havaya kalkan beyaz toz bulutu etrafa savruluyordu.
Hayatın ne kadar boş ve anlamsız olduğunu anlamak için neden bunca
yılın geçmesi gerekiyor. Ardına takıldığımız o büyük düşünceler için
harcadığımız zaman şimdi bana derin bir ızdırap veriyor. Meğer hiçbir
şey sıradan bir günün o basit ve insana huzur veren saatlerinden daha
önemli değilmiş. Kandırılıp, zehirlenmiş hayatlarımızla sürüklendiğimiz
bu nemli karanlıkta, aradığımız hangi şeyi bulabildik ki?... Birilerinin
bizim için belirlediği kaderi yaşamak ve kendimize ait olmayan bir
hayatın içine bir anda parlayıp, sonra da kaybolan bir yıldız gibi
yok olmak. Bir anlık sanrı yada belki de hiç yaşanmamış ve ardından
bir iz bırakmadan kaybolmuş biri olmak.
Gençlik yıllarımda en çok Tolstoy'un roman kahramanlarına özenirdim.
Güçlü karakterler, asil duygular, sefil mujikler, göz alıcı parıltılar
içinde yaşayan aristokratlar, derin tutkular ve asil ölümler. Sonra
Puşkin ve onun büyük müridi Larmantov, Troykalar, uçsuz bucaksız stepler,
taygalar, erdem ve onur adına yapılan düellolar, yoksul köylüler,
aç gözlü Yahudiler ve yine ölümcül derecede tutkulu aşklar. Şimdi
her şey gerilerde kaldı. Durgun Akardı Don, Stalingrad savaşları,
Askerin Türküsü ve Potemkin Zırhlısı, unutuldu.
Kar taneleri irileşmeye başladı. Sessiz ve sakin bir şekilde yağıyor.
Kalbim derin bir kederle doluyor. Bu ıssız köyde hayatımın anlamını
düşüneceğim hiç aklıma gelmemişti. Bütün köy içine kapanmıştı. Beyazlığın
kalın örtüsü altında üşüyen bedenlerimiz değil ruhlarımızdı. İlahi
bir gücün ürkütücü varlığı işlediğimiz günahları önümüze getiriyordu
sanki. Kimin neyi nasıl bağışlayacağını bilmiyorum. Bildiğim doğru
dürüst bir şeyde yoktu zaten. Neyi kimler için ve neden yaptığımı
da bilmiyordum. Belirleyici olan kader mi, yoksa hayatın kendisi mi?.
Soruları kim soruyor? Peki cevaplar doğru mu? Gothe'nin aşk acıları,
Nietszche'nin üstün insan arayışı, sağır Beethoven'nin görkemli müzikleri,
Mona Lisa'nın esrarlı gülümsemesi, Vagner'in ürküntü veren Töton Şovalyeleri,
Peygamberlerin öğretileri, basit bir köylü kızının masumiyetinde nasıl
kendini gösterebiliyor.
Kar yağışı iyice arttı. Kalın bir beyaz perde pencerenin önünü örttü.
Kalkıp ocağa birkaç kütük daha attım. Saat üç olmuştu bile. Biraz
sonra hava kararmaya başlayacaktı. Elektrikler hala gelmemişti. Dışarı
çıktım, güçlükle yürüyerek köy kahvesine kadar gittim. Kahve tıklım
tıklım doluydu ve dumandan göz gözü görmüyordu. Ani bastıran kar herkesi
birbirine yakınlaştırmıştı. Yeni demlenmiş bir çay içip havadan sudan
konuştuk. Köyde mahsur kalmam hoşlarına gitmiş gibiydi. Akşamla birlikte
insanın içine işleyen bir ayaz kendini gösterdi. Gökyüzü tertemizdi.
Dolunayın büyülü parlaklığı köyü aydınlatıyordu. Tekrar eve döndüğümde
kütükler kor haline gelmişti. Bir kucak odun alarak ocağı doldurdum.
Bir iki mum yakarak loş ışığın altında pencerenin yanına bir sandalye
çekerek oturdum.
Dolunayın etrafındaki hale gizemli parıltısı altında köy gümişi bir
beyazlığa bürünmüştü. Bu göz alıcı güzellik beni büyülemiş gibiydi.
Bu esrarlı parıltının içinde kaybolup gitmek istedim. Sanki hiç yaşamamış
gibi, gecenin lacivert sonsuzluğunda kaybolup gitmek. Kurtulmak istediğim
her şeyi bu ıssız köyde bırakarak. İçilmiş birkaç bardak çay ve ocakta
alevleri sönmüş birkaç odun parçasından başka bir şeyin olmadığı bir
hayat.
Ay ışığının aydınlattığı avluda iri bir hayalet belirdi. Ağır ağır
yürüyerek sundurmaya geldi. Ayaklarını yere vurarak silkeledi. Açılan
kapı ile birlikte içeri kuru ayazın soğuğu girdi. Ocaktaki odunların
alev dilimleri içeri dolan temiz hava ile hızla büyüyerek yukarılara
doğru tırmandı. Yaşlı köylünün sırtında benim ona verdiği eski palto
vardı. Başı ile selam verdi, sonra elinde dikkatlice taşıdığı çıkını
masanın üzerine bıraktı. Açtığı çıkından büyükçe bir toprak tencere
ile büyük bir ev ekmeği çıktı. Mutfaktan iki tabak getirip tenceredeki
yemeği tabaklara boşalttı. Sakin yüzünde yaptığı işten hoşlanan bir
insanın ifadesi vardı.
Bu sade ve olabildiğince basit bir hayatın verdiği huzurun ifadesiydi.
Ne bir ihtirası ne de yakıcı bir tutkusu yoktu. Hayatın dinginliği
içinde yaşayan bir çınar ağacı gibi sessiz ve sakindi. Şehirlerin,
insanların kimliğini bozan baştan çıkarıcılığından uzak, birbirine
benzeyen dingin günlerin içinde yaşayıp gidiyordu. Kırılmış, hırpalanmış
bir ruhu, zevklerin ve yalancı dostların peşinden koşan bedenide yoktu.
Hayat ona muhteşem bir armağan vermişti. Ama o bunun farkında değildi…
"Buyur" diyerek beni masaya çağırdı. Tabakta etli patates
vardı. Taze dilimlenmiş köy ekmeğinin kokusu ve yine küçük bir tabağa
konulmuş ev yapımı biber turşusu bana gün boyunca yemek yemediğimi
hatırlattı.
Yemek boyunca pek konuşmadık. Zaten pek konuşkan biri değildi. Yolun
ne zaman açılacağını sordum. 'Üç beş gün sürer' dedi. Ancak bazen
yolun daha da uzun süre kapalı kaldığı da olurmuş…
Bütün hayatı bu köyde geçmiş, sadece askerlik sırsında buradan uzak
kalmış. Basit ve pürüzsüz bir hayattı onun ki. Ne bir siyasi kaygısı
ne de dünyada olup bitenler üzerine kafa yormuşluğu yoktu. Bu nedenle
başını yastığa koyar koymaz uyuyabiliyordu. Yemekten sonra ocağın
karşısında ısıttığı paltosunu giyip gitti. Mumlar neredeyse bitmek
üzeriydi. Ocağı birkaç iri kütük attım. Yemek sonrasında üzerime bir
ağırlık çökmüş uykum gelmişti. Pencereden görünen donuk ay ışığı altında
minik kar taneleri uçuşuyordu. Elektrikler hala gelmemişti. Birden
telefonumu gün boyunca kullanmadığımı fark ettim. Zaten hiç açmamıştım.
İlk kez etrafımdan gerçek anlamda kopmuştum. Bu durum bana tuhaf bir
rahatlık verdi. Kendimi bir başka hayata geçmiş gibi hissediyordum.
Hiç planlanmamış ve düşünülmemiş bir zaman parçası içindeydim. Ruhum
belki de ilk kez kendinle baş başaydı. Sevdiğim veya sevmediğim hiçbir
şey yoktu etrafımda. Kendimi savunmak için ördüğüm duvarın ötesine
çıkmış gibiydim. Koyu lacivert gecenin büyülü aydınlığında kanatlanmış
uçuyordum.
Gidip yatağa uzandım. Uçuşan kar taneleri yavaş yavaş beyaz kelebeklere
dönüşürken uyuyakaldım. Çocukluk yıllarından bu yana ilk kez böyle
rahat ve dingin uyuyordum.
Uyandığımda ocak sönmüş her taraf buz kesmişti. Canım kalın yorganın
altından çıkmak istemiyordu. Yattığım yerden eski tavan tahtalarını
belki bininci kez saydım. Sonra pencereden görünen havayı seyrettim.
Kar yağışı durmuştu. Epey bir zaman sonra kapının vurulması üzerine
kalktım. Giyinik uyuduğum için doğruca kapıya gittim. Her taraf soğumuştu.
Kapıyı açtığımda karşımda küçük bir kız duruyordu. Açık yeşil gözleri,
duru bir su damlasını andıran masumiyetteki yüzü ile bana gülümsüyordu.
Bu gülümsemede kusursuz, eşi olmayan ve yeryüzünde artık rastlanmayan
saflıkta bir masumiyetin parlaklığı vardı. Henüz kirlenmemiş, hırpalanıp
bozulmamış bir masumiyet.
Elindeki tepsiyi bana uzatarak neşeyle konuştu: 'Size getirdim.'
Tepsinin üzerindeki örtüyü hafifçe kaldırdım. Taze haşlanmış yumurtalar,
peynir ve büyük bir sahanın içinde iri zeytinler vardı. Şehirde oturduğunuz
dairenizde size kimse böyle bir şey getirmez. On yıl boyunca karşılıklı
oturduğunuz dairenin sakinlerini bile tanımazsınız. 'Bu gün okul yok
mu?' diye sordum. 'Yol açılmadığı için okula gidemedik.' diye cevap
verdi. 'Bende gidemedim.' deyince yüzündeki gülümseme daha da arttı.
Sonra dönerek uzaklaştı. Beyaz karların içinde küçük bir kraliçe gibiydi.
Bu gün ikinci gündü. Telefonumu yine açmadım. Sundurmada istif edilmiş
odunlardan içeri taşıyarak ocağı yaktım. Ardından çayı demledim. Sakallarım
uzamıştı. Tıraş olurken aynada bana çok uzaklardan bakan bir çift
gözle karşılaştım. Bu etrafı kırışıklarla dolu, yorgun ve kederli
bakan gözler benimdi. Kırgın bir ruhun gözleriydi bunlar. Hayata karşı
yenik düşmüş, inançlarını yitirmiş, bir ruhun yansımasıydı bu bakışlar.
İyiden iyiye beyazlamış saçlar, derin çizgilerle dolu bir alın ve
zamana esir düşmüş bir ifade taşıyan bir yüz bu kederli bakışları
tamamlıyordu.
Yüzümdeki bu ifade beni derinden sarsmıştı. Önleyemediğim bir hareketle
tıraş bıçağını sert bir şekilde bastırdım. Jiletin soğuk ve keskin
yüzeyi boynumu enlemesine bir kesik açtı. Taze sıcak kan, boynumdan
aşağı süzüldü. Havluyu alıp boynuma bastırdım. Ezan okunuyordu. Havlu
boynumda pencerenin karşısına oturdum. Avlunun çaprazında ki çam ağacının
dallarında bir grup serçe geldi. Telaşlı cıvıltıları bir anda ortalığı
kapladı. Uzaktan köpek havlamaları duyuluyordu. Yankılanan ezan sesini
duyan yaşlılar birer ikişer camiinin yolunu tutuyor…
Kan durmuştu. Kalkıp kesiğin üzerine plaster yapıştırdım. Fincanı
demlenmiş çayla doldurup masanın başına geçtim. Haşlanmış yumurtalar
henüz soğumamıştı. Dışarısı seyrederek kahvaltı yaptım. Kendimi daha
iyi hissediyordum. Öğleden sonra avlunun önünde duran karla örtülmüş
arabayı temizledim. Çalıştırıp kontrol ettim. Sonra da köyün üzerindeki
yolda yürüyüp, aşağıdaki manzarayı seyrettim. Ana yol buradan görünüyordu
ve açıktı. Ancak kıvrıla döne aşağıya inen köy yolunda her hangi bir
hareket yoktu. Kaz dağları beyaz bir örtüyle kaplanmıştı. Çam ormanları,
üzerinden gelen buz gibi bir hava köyü yalayıp denizin üzerine iniyordu.
Yolun ormanın içine giren kısmında kar kalınlığı belime kadar yükseliyordu.
Kuzeyden gelen kar yüklü bulutlar, güneşi örtünce geri döndüm. Zaten
üşümüştüm. Eve girerken kar yeniden başladı.
Ocağın içini reçine kokan çam odunlarınla doldurdum. Karla birlikte
havada kararmıştı. Köpek havlamaları ve serçelerin cıvıltıları sessizce
yağan karın altında duyulmaz oldu. Reçineli çam odunlarının alevleri
küçük köy odasının duvarlarında büyülü bir dansa başlamıştı. Hızla
yanan odunların çıkardığı garip sesler duvardaki esrarengiz dansçılara
eşlik ediyordu. Alevlerin kıvrılıp bükülen gölgeleri bazen acı çeken,
işkence gören insanlara benziyordu. O zaman sesler insan çığlıklarına
dönüşüyor, tüylerimi ürpertiyordu. Oturduğum sandalyede çakılıp kalmıştım.
Dansözler çekilip gitmiş, şimdi bağıran, uluyan, acı içinde kıvrılan
bükülen gölgeler kalmıştı sadece. Gözlerimi bu acı içinde kıvranan
gölgelerden ayıramıyordum.
Bu küçük odanın kirli beyaz badanalı duvarlarında cehenneme pencereler
açılmıştı. Ter içinde kalmış ve sıtma nöbetine tutulmuş biri gibi
titriyordum. Vahşi çığlıklar kulaklarımı tırmalıyor, acı izinde can
çekişen gölgelerin kıvranışlarını dehşet içinde seyrediyordum.
Birden kapının arka arkaya vurulması ile kendime geldim. İhtiyar
adam tam zamanında gelmişti. Gölgeler birden eski zararsız hallerine
dönüştü. O korkunç çığlıklar kayboldu ve her şey eski haline dönüştü.
Odanın içi sımsıcaktı. Akkor haline gelmiş odunlar arada küçük patlamalarla
etrafa binlerce minik kıvılcım saçıyordu. İhtiyar fırından yeni çıkmış
börek getirmişti. Kocaman bir parçayı elime alıp yedim. Zeytinyağı'nın
kokusu ile karışan hamur kokusu o kadar güzelde ki bir anda her şeyi
unuttum.
İhtiyara da bir çay doldurup pencerenin kenarında yağan karı seyrederek
içtik. Sonra o her zamanki gibi sessizce kalkıp gitti. Giderken 'yol
yarın açılır.' dedi. Garip bir şekilde pek umursamadım. İçerisi sadece
ocağın ışığı ile aydınlandığı için alacakaranlıktı. Dışarıda kar durmuş,
kaz dağlarından gelen sert bir rüzgar esmeye başlamıştı. Çatı ve ağaçlarda
ıslık çalan bu rüzgarın sesi beni derinden etkiliyordu. Mumlardan
irisini alıp pencere kenarındaki koltuğa yerleştim. Turganyev'in 'Babalar
ve Oğulları'nı kim bilir kaçıncı kez okumaya başladım. Uyuyakaldığımda
Bozarov tifo nöbeti geçiriyordu.
Bu gün üçüncü gündü. Küçük kız yine bir tepsi içinde kahvaltı getirdi.
Yolun henüz açıkladığını söyledi. Serçeler yine çamlara her zamanki
ziyaretlerini yaptı. Ezan sesi ile birlikte ihtiyarlar karların içinden
ayaklarını sürüyerek camiye gitti. Akşam olunca ihtiyar yine yiyecek
bir şeyler getirdi. Sonra onunla yine pencerenin karşısına oturup
sessizci çay içtik. Bu basit, sıradan, yeknesak, hayat tedirgin ruhumu
yatıştırmıştı. Boğazımdaki kesiğin bandını değiştirirken gözlerimdeki
bakışlarında değiştiğini fark ettim. Telaşsız ve durgundu gözlerim.
Önceleri bıkkınlık veren bu tekdüzelik artık beni rahatsız etmiyordu.
Rüzgar dinmiş, dolunay yerini almıştı. Yanan mumların kokusu ocaktaki
odunların reçine kokusuna karışmış, bu esrarlı tütsü uykumu getirmişti.
Kalın yorganı üstüme çekip derin bir uykuya daldım. Sadece sonsuz
bir lacivert derinliğin olduğu ve çevremde binlerce yıldızın bir uzaklaşıp
bir yakınlaştığı derin bir uyku…Yalnızlığın gizemli senfonisini duyuyordum
sadece. Hayatın bütün yalancı hayallerinden ve duygularından uzak
bir uykuydu bu. Başka bir kainatın bilinmeyen güzelliklerinin yolunu
açan yeni bir hayatın varlığını fısıldıyordu bana. Karşılıksız aşkların
olmadığı, ikiyüzlü ve yalancı olmayan bir hayatın, kusursuz güzelliklerini,
el değmemiş masumiyetlerin olduğu bir yer.
Uyandığımda odadan içeri giren kış güneşinin parlak ışıkları gözlerimi
kamaştırdı. Pencerenin kenarına konmuş minik serçelerin neşeli sesleri,
odaya doluyordu. Çok dinlenmiş ve sakinleşmiş gibiydim. Ocakta odunlar
beyaz bir kül yığını haline gelmişti. Kalkıp kapı ve pencereleri ardına
kadar açtım. Serin ve temiz havayı içime çektim. Yolun açıldığını
hissediyordum. Ama bu açılan köyün yolu değildi. Uzaktan küçük kız
ve yanında dedesi göründü. Sırtındaki palto benimdi, bir an için kendimi
ona benzettim. Yolun açılıp açılmaması beni fazla ilgilendirmiyordu.
Küçük kız, kabanının altına sakladığı fırından yeni çıkmış sıcak köy
ekmeğini uzatırken o eşsiz güzellikteki gülümsemesi ile yüzü aydınlandı.
Üçümüz beraber pencerenin önünde çay içerken kar yeniden yağmaya başlamıştı.
Mehmet KOMŞU
Akıp giden bu hayatın içinde, yalnız kaldığınız bir an durup,
hiç kendinizi, etrafınızı, ülkeyi, kainatı, sonsuzluğu ve
Tanrının varlığını düşündünüz mü? Bütün olan bitenlerin ne
anlama geldiğini, hepsinden önemlisi her şeyin olması gerektiği
gibi olup olmadığını sorguladınız mı?
Yorgun bir günün sonunda ıssız bir kuytulukta bir kenara
oturup, koyu lacivert gökyüzündeki milyonlarca yıldıza bakarak,
gecenin nemli havasında varlığınızın nasıl bir anlam taşıdığını,
çevrenizdeki ve kainatın içinde ne kadar bir yeriniz olduğunu
düşünmekle işe başlayın.
Hayatınızın gidişatından ne kadar hoşnutsunuz, aldığınız
eğitim ve çeşitli öğretiler size doğruları bulmanızda ne kadar
faydası olmuştur, siz doğru birimisiniz? Yaptığınız iş, ailenizle,
çevrenizle ve arkadaşlarınızla olan ilişkileriniz ne kadar
doğru? Kendinize, sevdiklerinize ve çevrenize ne kadar yalan
söylüyorsunuz? Hayat sahnesindeki rollerinizin ne kadarı gerçek,
ne kadarı sahte? Aşklarınız, dostlarınız ve sevdikleriniz
için neler yaptınız, yada neleri yapamadınız?
Toplum ve yaşadığınız ülke için ne kadar dürüst ve namuslu
olabildiniz? Vicdanınız her konuda rahat mı? Bu ülkeyi bu
hale getirenleri seçerek bu çöküntüye ve bu ahlaksızlığa ne
kadar katkıda bulunduğunuzu düşündünüz mü hiç? Tam kırık yıl
boyuncu Türkiye'nin kaderini elinde tutan, devletin parasını
dağıtırken yakalanınca, 'verdimse ben verdim' diyen, 'bana
milliyetçiler cinayet işliyor dedirtemezsiniz' deyip ülkeyi
cephelere bölen, Süleyman Demirel'i tam yedi kez Başbakanlığa
siz getirmediniz mi? Bununla da yetinmeyip daha sonra Cumhurbaşkanı
yapmadınız mı?
12 Eylül darbesi ile Türkiye'nin bütün ilerici ve sosyal
dinamiklerini yok edip, Mustafa Kemal'in kurumlarını ortadan
kaldıran, meydan meydan gezip 'ben imam çocuğuyum' diyerek
Türkiye'nin çağdaş manzarasını değiştiren gerici güçlerin
önünü açan Kenan Evren'i Marmaris'te sultanlar gibi yaşatan
sizler değil misiniz?
Avrupa Birliği ve demokrasilerin kriterlerinden bahsederken,
Evren'in ve darbecilerin yargılanmasını engelleyen 1982 Anayasasının
geçici 15. maddesinin bu güne kadar neden kimsenin kaldırmaya
cesaret edemediğini hiç düşündünüz mü? Dünyanın demokrasi
ile yönetilen hiçbir ülkesinde, Anayasaya konulmuş bir geçici
maddenin 24 yıl boyunca muhafaza edildiği tek ülkenin Türkiye
olduğunu bilmiyor musunuz?.
'Su içenin, toprak kullananın' deyip dağa taşa adına 'Karaoğlan'
diye yazdıran, son Başbakanlığı döneminde, Fethullah Gülen
ve Vahiddetin'e övgüler düzen, kendinden menkul sol anlayışı
ile solu bölen, karı koca partisi Bülent Ecevit'i yere göğe
sığdıramayan sizler değil misiniz?
'Benim memurum işini bilir, ben zengini severim'diyerek Türkiye'nin
bütün sosyal ve ahlaki değerlerini alt üst eden, Turgut Özal'ı
bu ülkeye çağ atlattı diyerek baş tacı eden yine siz değil
misiniz?
Halkın gözünün içine bakarak yalan söyleyen Tansu Çilleri
'bacımız' diyerek bağrınıza basan, yine mafyacılarla banka
pazarlığı yaparken yakalanan Mesut Yılmaz'ı Meclislerde aklayan,
sizler değil misiniz?
Din, iman, türban deyip iktidar olan,Türkiye'nin çağdaş yüzünü
değiştiren, büyüme rekorları kırıyoruz deyip cumhuriyet tarihinin
en büyük cari açığını veren, Türkiye'nin geleceğini IMF ve
Dünya Bankası'na ipotek eden, iktidarı siz işbaşına getirmediniz
mi? Belediyelerden gelen rantlarla milyon dolarlık villalarda
oturan bu görgüsüz yeni zenginleri siz yaratmadınız mı?
'Türkiye'nin en iyi ihraç ürünü ordusudur' diyen karanlık
bir borsa spekülatörünün kurduğu 'Açık Toplum Enstitüsünü'
isimli bir kuruluşun faaliyetlerini, bu halkın 80 milyar dolarını
çalan banka patronlarının elini kolunu sallayarak dolaşmasını,
350 milyar doları geçen borçları, özelleştirme adı altında
üç kuruşa peşkeş çekilen Cumhuriyetin öz varlıkları sizi ilgilendirmiyor
mu?
Cumhuriyet devrimlerine ne kadar sadıksınız? Sevgilinize
ve inançlarınıza ne kadar bağlısınız? Hayatınızın vicdan muhasebesini
yaparken ne kadar dürüstsünüz? Kişiliğinize ve ahlak anlayışınıza
ne kadar güveniyorsunuz? Ne kadar fırsatçı, ne kadar kalleş,
ne kadar yalancı, ne kadar onurlu ve onursuzsunuz? Neyi nasıl
yaptınız? Tanrı ve çevrenizdekileri ne kadar kandırmaya çalıştınız?
Tanrı ile baş başa kalınan camii de tarikatçıların birbirlerini
öldürmesini nasıl karşılıyorsunuz? Bütün bunları sorgulayıp
bu sorarın cevaplarını kendinize dürüstçe verebildiniz mi?
Sizin yaptıklarınızı, çocuklarınızın yapmasını engellerken,
onlara ve kendinize karşı ne kadar dürüstsünüz? Üç kuruşa
alıp otuz kuruşa satmayı, herkesi kandırmayı, iyi yaşamanız
için diğerlerinin kötü yaşaması gerektiğine vicdanınızı nasıl
inandırıyorsunuz? Adil olmak yerine hayatın adıl olmadığı
gerçeğine, güçlülerin güçlüleri ezdiğine, üzümü yeyip bağının
sorulmamasına mı inanıyorsunuz? Müslümanlığı komşunuz aç yatarken,
siz tıka basa tok bir şekilde yatmanız, bir lokma bir hırka
yerine bütün hırkalar benim olsun şeklinde mi algılıyorsunuz
Başınızı döndüren liberal ekonominin dört çekerli 300 milyarlık
jeep'lerin direksiyonuna başınızda türbanla oturup gösteriş
yaparken içiniz ne kadar rahat?
Bu kainatın sonsuzluğun da varlığınız ne anlam taşımaktadır.
Aslında bir yıldız kayması kadar kısa olan bu hayatta, kendinizden
başka kime ve kimlere ne kadar faydanız dokunmuştur? Sizi
karşılıksız seven birine bir kez olsun gülümsediniz mi? Hayatın
geçiciliğini ve etrafınızda olup biten her şeyi son bir kez
daha düşünün ve o zaman bütün hayatınız boyunca hiçbir şeyi
gerektiği gibi yapmadığınızı göreceksiniz. Size gösterilen,
size anlatılan ve size öğretilen hiçbir şeye inanmayın. Çünkü
hayatta hiçbir şey gerçek hali ile görünmez. Birileri her
şeyi size kendilerinin istediği şekilde görmeniz için hazırlar.
İnsanlık tarihinin en gerçek ve en kısa özeti budur.
Mehmet KOMŞU
Kış mevsimi melankolik ve füsunkardır. Uzun sıcak yaz
günlerine ve daha sonra da sonbahara direnmiş ağaçların
yaprakları önce sararır, sonra da birer ikişer dökülür.
Hava sabahları ve akşamları buz gibidir. Denizin üzerinden
gelen poyraz esintisi sararmış yaprakları dört bir yana
savurur. Güz sonunda bütün ağaçlar neredeyse çırılçıplaktır.
Kuru dalları kuzey rüzgarının önüne kattığı karabulutların
sürüklendiği gökyüzüne doğru yardım ister gibi uzanır.
Doğanın bu hüzünlü görünümü ruhları da etkiler.
Hiç bitmeyecekmiş gibi uzun günleri olan yaz, bir rüya
gibi gerilerde kalmıştır. Kalabalıklar azalmış, sahil
kasabaları ve yazlıklar boşalmıştır. Şimdi herkes kendi
kendinle baş başadır. Bezgin balıkçılar köhne kahvede
şehirlilerin boşalttığı sokakların sessizliğini dinler.
Upuzun sahilde, poyrazın serin esintisi ile kabaran dalgaların
hırçın sesinden başka bir şey duyulmaz. Sahil kasabasının
şehirli dedikoduları bitmiş, yerine bildik suskunlukları
gelmiştir. Köyün eski mezarlığındaki tepede, rüzgarın
uğultusu kahvedeki yaşlıları ürpertir. Ruhlar tedirgin
bir bekleyişle kışın derin melankolisi ile iyice içine
kapanır. Kaygılı bir şekilde geçip giden hayatınızı düşünürsünüz.
Değiştirmeye kalktığınız her şey olduğu gibi yerinde durmaktadır.
Aşklarınız, size derin bir hayal kırıklığından başka ne
getirmiştir..?
Ama en kötüsü hayatınızın en güzel yıllarını verdiğiniz
gençlik ideallerinizin paramparça oluşudur. 'Böyle gelmiş
böyle gider' diyenlere karşı 'böyle gitmeyecek' diyerek
harcadığınız hayatınızın onca yılına karşılık hiçbir şeyin
değişmediğini görmenizin acısını en çok ruhunuz çeker.
Devleti yöneten siyasetçiler, yalan dolanlarına devam
ederek halkı kandırmaya sürdürmektedir. Halk yine kendini
soyan ve kandıranların peşinde gitmektedir. Yani kısaca
her şey eskiden geldiği gibi devam etmektedir.
Yağmurlar havayı daha da serinletiyor ve bütün bunları
düşündükçe ruhlarımız daha da üşüyor. Yorgun, yılgın ve
çaresizce bir sığınak arıyoruz. Yalansız, dolansız ve
basit bir hayatın olduğu bir yer. Ama ne yazık ki her
taraf aynı. Zehirlenme o denli büyük ki, en ıssız ve en
ulaşılmaz yerlere kadar yayılmıştır. Televizyonların ekranlarından
her an, her dakika akan zehir büyük küçük bütün ruhları
zehirliyor. Yalan haberler, çıplak kadınlar, ahlaksızlığın
ve cinayetlerin kol gezdiği diziler, her tür sosyal ve
ahlaki değerlere saldıran programlar, yağma ve talan ekonomisini
göklere çıkarana ahlaksız bilim adamları, yolsuzluğun,
erdemsizliğin, cahilliğin egemen olduğu bir düzen.
Kış mevsimi insanı kederlendirir. Geçip giden yılları,
kaybolan arkadaşlıkları, dostlukları ve artık önemini
yitirmiş olan akrabalıkları, size yabancılaşan aileniz
ve geçen bunca yıla rağmen hala kanayan gönül yaranızı
aklınıza getirir. Ruhunuz boş yere sığınacak bir yer aramaya
çalışır. Biraz olsun soluklanacak ve yaralarını saracak
bir köşe. Çaresizlikle çırpınırsınız ama öyle bir yer
yoktur. Başınızın üzerinden uzaklara sürüklenen bulutlara
ve geç kalmış birkaç göçmen kuşunun aceleyle kanat çırparak
uzaklara doğru gözden kaybolmasını derin üzüntüyle seyredersiniz.
Kaçış yollarınız kapalıdır. Şehir ve çürümüş hayat sizi
esir almıştır. Aslında görünürdeki hayat size ait değildir,
her şeyi sizin için başkaları planlamaktadır. Siz bu oyunda
basit bir figürandan başka bir şey değilsinizdir. Kurtulmak
için denediğiniz her yol sizi yine aynı çıkmaza getirir.
Bu çıkmazda 'idam kararlarını imzalarken elim titremedi
bile' diyen Kenan Evren'le, tam altı kez gidip yine halk
tarafından yedi kez geri getirilen Süleyman Demirel'le
ve ölmeden önce neredeyse hilafetçi olan Bülent Ecevit
ve benzer siyasetçilerle bir hayatın geçtiğini görürsünüz.
Çıkışı olmayan bu sokakta ruhunuz can çekişir. Kirlenmedik
hiçbir yer kalmamıştır. Yoksul aile çocuklarının bayrağa
sarılı tabutlarını sadece birkaç saniye görürsünüz. Ardından
Pınar Altuğ'un ve onun gibilerinin seks maceralarını bütün
bir gece izlemek zorunda kalırsınız. Ama gidecek bir yer
yoktur. Kış'ın kederi sizi sarıp sarmalar. Her şeyi, yenilgileri,
yanılgıları ve geçmişi bırakıp gideceğiniz bir yer bulmayı
daha çok istersiniz. Gönül yaranızın ağrısı dayanılmazdır.
Her yerde onu görür gibi olursunuz. Aradan bunca yıl geçmesine
rağmen eski günlerin hayaletleri uykularınızın misafirleri
olmuştur artık. Anılarınızın bu değişmeyen hayaletleriyle
konuşursunuz.
Yağmur pencerenin camlarından gözyaşları gibi süzülür,
gecenin dingin sessizliği sizi çağırır. Simsiyah gökyüzünde
tek bir yıldız bile yoktur.Yağmur ruhunuzu ve vücudunuzu
yıkar, üşümeniz geçmiştir. Uzaklarda çakan şimşeğin anlık
aydınlığında kollarını gökyüzüne uzatmış çırılçıplak ağaçları
görürsünüz
O çıkmaz sokaktan ilk kez çıkarsınız. Ürkütücü karanlığın
nemli havası ve gökyüzünde birden bire beliren kuzey yıldızı
size yol gösterir. Kendinizi ve ruhunuzu bir kez olsun
bırakın. Ruhunuz size mutlaka bir sığınak bulacaktır.
Derin bir uykudaki düş gibidir her şey. Gidip gelinen
yada gidip de dönülemeyen mekan ve zaman birbirine karışır.
Çocukluğumuzun o eski sokağında yürümüş, salkım, ıhlamur,
hanımeli ve çam kokularının birbirine karıştığı bahçenin
kuytuluğunda dinlenmiş, sundurmanın köşesindeki tulumbadan
akan serin su ile yüzümüzü yeni yıkamış gibiyizdir.
Mezarlığın üstüne koyu gölgeleri düşen yüzyıllık koyu
yeşil selvilerin yanından yürüyüp köhne haliç vapuruna
giderken, fırından yayılan taze böreğin tadını ağzınızda
hissedersiniz. Sonra bir başka yolculuk. Süresi belirsiz,
belki üç gün beklide bir göz açıp kapama süresi kadar
kısa.
Annem ölüm yatağında. Burada zaman kaskatıdır. Tutmak
ister gibi elini uzatır boşluğa. Ölümün esrarlı esintisi
duyulur odada. Eli düşer yorgun bedeninin yanına. Kalbim
hüzünle dolar. Zaman sessizce geçer içinizden. Yorgun
yolcu, sonsuza kadar dinleneceği hana varmıştır nihayet.
Ruhu için bir sığınak gerekmez artık. Oda, koridor, tüm
bina ve zaman ölüm kadar soğuktur şimdi.
Sesleri duyulur asude bir bahar akşamı bir çocukla babasının.
Karanlığın içinden tehditkar ulumaları yankılanır bir
çakalın. Uzak tepelerden titrek bir çoban ışığı göz kırpar.Yıldızlar
büyülü parıltıları ile doldurur gökyüzünü. Zamanın belirsizliğidir
yine her yere hakim olan. Ölümden önce ve de ölümden sonra.
Kaygısız öğle güneşinde uyuklar sahipsiz gölgeler. Zaman
durmuş gibidir. Issız çölde güneş gökyüzüne asılmış gibi
durur. Kızgın kum tepelerinin ardında zaman yoktur. Çıngıraklı
bir yılan gibi sokar ansızın tam kalbimin üzerinden bir
sancı. Güzel olan her şey bir anda gözlerden ve belleklerden
silinir. Puşkin gelir gözlerimin önüne. Karadeniz'in ürkütücü
dalgaları ardı ardına gelir üzerime. Sahilde benden başka
kimseler yoktur şimdi. Büyür siyah gövdeli dalgalar. Ve
alır götürür beni bir sevgili gibi. Dalgaların tuzlu serpintileri
çarpar yüzüne, sahilde bekleyen bir kadının. Geri çekilir,
tekrar zaman. Geride koskocaman bir hiçlik kalır.
Zamanı taşımaktan yorgun düşmüş tren makinistleri gibiyiz.
Demir raylar zamanın bilinmez derinliğine doğru iki gümüş
çizgi gibi uzar gider önümüzde. Eski vapurların pencerelerinden
geçmiş zamanın hayaletleri el sallar unutulmuş istasyonlarda
bekleyen yolculara. Ağır aksaktır zaman, kimi kez önümüzde
kimi kez de arkamızda.
Yaban kazları havalanır, yolculuk zamanı gelmiştir. Uzun
yaz günleri usulca sona erer. Güz güneşi toprağı ısıtmaz
artık. Hiç bitmeyecek tek şey zamandır bu koca evrende.
Anılar unutulur, yüzler ve yaşadığımız yerler değişir.
Ama zamanı kimse değiştiremez. Kısacık hayatlarımızı,
günlere aylara yıllara böleriz. Oysa zaman belirsizdir.
Nerede başladığı ve nerede biteceği bilinmez. O bilinmezliğin
ürküntü veren bekçisidir. Bizleri Magrip kapısında bekler.
O kapı ki, önü hayat, arkası hiçliğin sonsuz karanlığıdır.
Ruhlar bu zaman ötesinde sonsuz derinlikte birer birer
yitip gider. Hayatın bütün zevkleri, sevinçleri ve hüzünleri
Magrip kapısının girişinde kalır. Öteki tarafa geçen ruhlar
her şeyden arınmıştır artık. Biçim değiştiren yada varolan
hiçbir şey yoktur aslında. Her şey asında hiçbir şeydir
burada…
Mehmet KOMŞU
Arşiv
BİR
'DARBE' ANISI
12 Mart 1971'de gerçekleştirilen
askeri darbe, Türkiye'nin yakın tarihindeki en karanlık
dönemlerinden biri olmuştur. Darbenin hazırlanışı
ve sonrasında olup biten olayların aradan geçen 36
yıla rağmen hala karanlıkta kalması Türkiye'nin demokratikleşme
sürecine büyük ölçüde engel olmuştur…
Bölüğün koğuşları güney nizamiyenin bulunduğu taraftaydı.
Gecenin dondurucu ayazında Tuzla'daki sokak lambalarının
puslu şıkları görünüyor, çevre yolundan bir dizi askeri
kamyonun far ışıkları gecenin zifiri karanlığını delerek
yolu aydınlatıyordu. Tuzla Piyade okulu derin bir sessizlik
içinde. Nöbetçiler kum torbaları ile takviye edilmiş barikatların
arkasına sinmiş, sessizce bekleşiyor. Çevredeki çam ormanlarının
arasında dolaşan kuzey esintisi havanın soğuğunu daha
da arttırıyor.
Kamyonlar yoldan içeri kıvrılarak birer birer güney nizamiye
kapısından giriyor ve bölük binalarının arkasından geçerek
ilerideki barakaların yanına doğru gidiyor. Reo kamyonların
hepsi tıka basa kitap dolu. Askerler reoların kapaklarını
açıp kitapları aşağıya atıyorlar. Kamyonların bulunduğu
bu alanda kitaplardan meydana gelen bir tepe oluşmuş durumda.
Uzaklardan arada bir sokağa çıkma yasağına aldırmadan
ortalıkta dolaşan başıboş köpeklerin boğuk havlamaları
yankılanıyor.
Ertesi gün kahvaltıdan sonra eğitim alanına giderken
kitaplardan oluşmuş tepenin yanından geçiyoruz. Gecenin
nemi altında ıslanmış kitap yığınlarına bakmak bana tarifsiz
bir hüzün veriyor. Geçtiğimiz stabilize yola kadar saçılmış
birkaç kitaba göz atıyorum. Basit bir magazin romanı ve
Varlık Yayınlarından Sait Faik'in Semaver ve Kumpanya'sı.
Askerler kitapları el arabaları ile kalorifer dairesine
taşıyor.
Piyade eğitimi için bu gün Tavşantepe'de
saatlerce yürüdük. Kuru soğuk ve sert esen rüzgar herkesi
hasta etti. Öğleye doğru okula döndüğümüzde yorgunluktan
ve soğuktan herkesini takati kesilmişti. Neyse ki öğleden
so