ERTUĞRUL ÖZKÖK'E AÇIK MEKTUP;

Bende tıpkı sizin gibi Balkan göçmeni bir ailenin oğluyum. Tam 26 yıl gazetecilik yaptıktan ve üstelik bunun son 13 yılının Hürriyet Gazetesi'nde geçmesine rağmen ne sizin gibi bir şöhretim ne de bir servetim olmadı. Bu durumun sizin kişisel yetenek ve becerilerinizden kaynaklandığına inandığım için kesinlikle olumsuz bir düşünceye sahip değilim.

1979 yılında Hürriyet'in Yazı İşleri'nde çalışmaya başladığımda gazetenin başında Nezih Demirkent vardı. Sonra, Arda Gedik, Çetin Emeç, Özcan Ertuna, Seçkin Türesay, yine Çetin Emeç, Rahmi Turan ve son olarak siz Ertuğrul Özkök'le çalıştım. 1979'da Hürriyet'e başladığımda sadece bir tane Yazı İşleri Müdürü vardı: Salim Bayer. Bayer kısa bir süre sonra emekli olarak bir köşeye çekilip kendini unutturup gitti. Sakin etrafına karşı saygılı, öğretici ve gerçek bir İstanbul beyefendisiydi. 1992'de bende emekli olarak Salim Bayer gibi sessizce kenara çekildim.

Kısacası Bab-ı Ali'den İkitelli'ye taşınan Hürriyet'in görkemli binasındaki yeni yaşama, sizin yönettiğiniz Hürriyete ve yeni değişimlere uyum sağlayamamıştım. Diğer mesleklerde olduğu gibi her Yayın Yönetmeni çevresinde kendi görüşlerini ve isteklerini yerine getiren gazetecilerin bulunmasını ister. Bu son derece doğal. Zaten sadece bu nedenle bile Hürriyet'te kalmam olanaksızdı. Benim için bütün bunlar önemli değildi. 26 yıllık gazetecilik meslek hayatımda bana kalan yazdığım üç kitaptı sadece. Bir kenara çekilip edebiyatla uğraşmak için vakit ayırmış sayıyordum kendimi.

Bu arada zaman akıp giderken sizdeki ve Hürriyet'teki değişimi izliyordum. Dinç Bilgin, Mehmet Karamehmet ve Ilıcaklar'la yapılan kirli çamaşır kavgaları, Tansu Çiller'in mayolu fotoğraflarını yayınlama anlayışınızı, lüks şarap düşkünlüğünüzü, Amerika'daki sağlık kontrollerinizi, SSK'da bir kutu ilaç almaya çalışanlarla alay eder gibi kolestrolunuza olan titizliğinizi, Devlet Bakanı Güneş Taner'e telefonda söylediklerinizi, Başbakan ve Bakanlarla olan senli benli samimiyetinizi, on binlerce Türk gencinin şehit düşmesine ve çok daha fazlasının da sakat kalmasına neden olan PKK'nın silahlı dağ kadrolarını neredeyse temiz aile çocuğu gösteren röportajları yayınlamanızı ve savunmanızı, önce kendini sonra sevgililerini daha sonra kocalarını şimdi de çocuğunun hikayelerini yazan bayan köşe yazarlarınıza yarım sayfa yer ayırmanızı, hele o yere göğe sığdıramadığınız AB hayranlığınızı, asker çocuklarını Amerika istedi diye Irak'a göndermek istemeyenlere karşı duyduğunuz derin öfke ve kini, Avrupa'nın göbeğinde yüz binlerce Bosna'lı Müslüman'ın katledilişine seyirci kalan aynı Avrupa'yı, Yugoslavya'nın başına gelenleri unutmanızı, sizin için sıradan bir restoran hesabı olabilecek 350 YTL'lik asgari ücreti bile bu topluma çok gören Avrupa'lı müfettişlerin sizi rahatsız etmediğini bilmeme rağmen yine sessiz kaldım. Hatta demokrasiye olan bunca düşkünlüğünüze rağmen Meclisin Irak konusundaki ret kararına öfke ve kin duymanızı bile bir ölçüde anlamaya çalıştım. Döneklik, "U" dönüşleri ve değişim üzerine yazdıklarınızı gülümseyerek okudum. Hükümetlerle iyi geçinme ve iyi ilişkiler kurma becerinizi, gazete yöneticiliği yanında holding yöneticisi olmanızı bile "globalleşmenin" bir gereği olarak niteledim!.

Hürriyet'i ekonominin yeni trendleri ve anlayışının modelleri ile baştan aşağı dizayn ederken onlarca ekonomi sayfasının arasında yarım litre pet şişe suyun 500.000TL.'ye satıldığı 2005 yılında üreticinin bir litre sütünü neden 300.000TL'ye bile satamadığının cevabını aramadım. Popçu damadınızı müzik direktörü ve spor yazarı, kızınızı prodüktör yapmanızı bile yadırgamadım. Pazar yazılarınızdaki ağdalı romantizmi yada Viyana'da Cem Kozlu'nun evinde boxer şortlu anılarınızı da hoşgörü ile karşıladım. Orhan Pamuk'un yaptığı "İzansız" açıklamayı eleştirirken yönettiğiniz gazetede çalışan Murat Bardakçı'nın Talat Paşa'ya ait olduğunu ileri sürdüğü ve hiçbir resmi belge özelliği taşımayan esrarengiz bir kara kaplı kitaba dayanarak neredeyse Ermeni tezini destekler açıklamalar yapmasına da çok şaşırmadım.

Ne zaman ki "Her şey Eylül Bar'da başladı" (20.03.2005) başlıklı yazınızda konu ettiğiniz dostluklardan bahsedince için burkuldu. Bıyıklı bir Eğtuğrul Özkök ve dostlarının da yeraldığı bir fotoğrafında bulunduğu yazınızı "Ayrılmanın, terketmenin, ayartmanın bile bozamadığı dostluklarımız" diye bitirmeniz ne yalan söyleyeyim beni çok derinden etkiledi. "Ertuğrul Özkök ve dostluk" Bu son kelime size o kadar uzak ki birlikte çalıştığı bir arkadaşının neden genç sayılacak bir yaşta emekli olduğunu merak etmeyen ve bir telefon ederek bile olsa hatırını sormayan birinin dostluklara övgü dolu yazılar yazması bu mektubu size yazmama neden oldu. Sizin dostluk anlayışınızı, vefa duygunuzu sorgulamak veya eleştirmek gibi bir derdim yok. Ben sadece 13 yıl Hürriyet Gazetesi'nin Yazı İşleri'nde çalışmış bir gazeteci olarak sizin bu iki kavramdan çok uzak biri olduğunuzu söylemek istiyorum.

Yazdıklarınız, söyledikleriniz, yaptıklarınız ve yönettiklerinizle doğru bir yolda mısınız? Sizin dostluk anlayışınızın sınırları içinde kimler var? Neden sizden farklı düşünenlerin eleştirilerine hiç tahammülünüz yok? Neden demokrasiden söz edip sonra bu halkın seçtiği meclisin kararlarını yerden yere vuruyorsunuz? Neden bu yoksul halkın, çocuklarını Irak'a gönderilip öldürülmelerini istememesi sizi bu kadar rahatsız ediyor? Neden AB'nin insani ve ekonomik kriterlerinden söz edip Türkiye'ye karşı siyasi ve çifte standartlı davranışlarını gözardı ediyordunuz? Büyüme rekorları kıran Türkiye'de genç kuşak neden işsiz? Eğitim düzeyinin hala İlkokul 4.sınıf olması, Cumhuriyet tarihinde rekor kıran borçların 335 milyar dolara yükselmesi neden sizi ilgilendirmiyor?

Ertuğrul Özkök, dostluklardan söz etmeseydiniz size bu mektubu ve bundan sonraki yazılarımı yazmayacaktım. Bulunduğunuz yer bütün bu sorulara doğru cevaplar vermenize engel. Aksi olsaydı zaten oralara gelemezdiniz.

Mehmet Komşu

Arşiv

MEDYA OLİGARŞİSİ

Türk Basınının Milli Mücadele yıllarından başlayarak, günümüz Türkiye'sine uzanan tarihini ayrıntılı bir şekilde anlatan bir araştırma veya inceleme yoktur. Türk Basını, nedense kendi geçmişini, gelecek kuşaklara anlatan bu tür bir çalışmaya pek yanaşmamıştır. Bazı akademisyenlerin, daha çok yüzeysel kalan araştırmaları ve yine bazı eski gazetecilerin anı ve anekdotları ile birkaç otobiyografiyi içeren çalışmalardan başka bir şey yoktur. Türk basını, şimdiye kadar "Kol kırılır, yen içinde kalır." anlayışı ile kendi gerçeklerini kamuoyundan ve kendi okurlarından sakladığı için, basının gerçek yüzü hiçbir zaman bilinmedi.

Çok kısa bir özetle, basın tarihine baktığımızda, T.C.'nin kuruluş yıllarında Milli Mücadele'ye destek veren yerel basının yanında, İstanbul'da işgalci güçlerle işbirliği halindeki bir çok gazete ve dergiyi de görebiliriz. Hatta öyle ki : İşgalci güçler için "Medeniyet geliyor, biz topla tüfekle karşılıyoruz." diyenler bile oldu.

İkinci Dünya Savaşı süresinde ve sonrasında, Türk basını, tek partili hükümetin güdümünde, her tür demokratik anlayışa kapalı yıllarını yaşadı. 1950'li yıllarla birlikle, değişen dünyadan gelen esintiler, Türk siyasi hayatındaki tek parti hegemonyasının son bulması ile başlayan rahatlık, Türk Basını'na kısmen yansıyarak, 1960 ihtilaline kadar sürdü.

ÖZAL DÖNEMİNDE BASINDAKİ DEĞİŞİMİN BOYUTLARI

1980 sonrasında ise basın sektöründe büyük bir değişim yaşandı. Holdingleşen ve teknolojinin en son cihazları ile kendini donatan basın, TV'ye de el attı.Özal'ın tanımlaması ile yeni "yükselen değer" sadece "para"ydı artık. Serbest piyasa ve Liberalizm adı altında, her şeyin mübah sayıldığı bir dönem başlamıştı. Bu anlayışa göre, ulusal ve sosyal değerler demode ve çağdışı olarak niteleniyordu.

Arka arkaya bakkal gibi açılan bankalarda kredi ve teşvik adı altında, kişiler ve firmalar zengin ediliyor, hayali ihracat ve mafya yükselen değerlerin bayrağını dalgalandırıyordu. Basın ve TV yeni adları ile "Medya" da bu yağmadan pay kapmanın peşindeydi. İktidarlarla çıkar ilişkisine giren gazete patronları, iş takibi yapan gazete yönetmenleri, politikacıların işbirlikçiliğini yapan gazete yönetmenleri, ayrılıkçı ve karanlık güçlere hizmet eden gazeteciler, devletin kurumlarını dolandıran, muhbirlik, MİT ajanlığı yapan gazeteciler bu dönemde ortaya çıktı.

Geçmiş yıllarda bir çay bir simitle simgeleşen çilekeş gazeteci tipleri, tarihe karışmıştı artık. Cağaloğlu boşalmış, bazı gazeteciler için İkitelli'de "Medya Plaza"larda lüks ve ihtişam içinde, halktan kopuk bir yaşam başlamıştı. Bir yanda, her biri büyük bir servet sahibi olan, özel villa ve sitelerde oturan gazeteciler, bir yanda da her türlü sendikal ve sosyal haklardan yoksun bırakılmış, asgari ücretle çalıştırılan gazeteciler vardı. 1994'ün sonlarına gelindiğinde, Özal'ın "Türkiye'ye 2,5 gazete yeter." kehaneti gerçekleşiyor; Erol Simavi, Hürriyet'i, Milliyet'in sahibi Aydın Doğan'a satıyordu. isimleri ayrı, sahipleri aynı olan iki gazete, artık özde ve sözde bütünleşerek tek bir gazete haline gelirken, ikinci gazete de Sabah oluyordu. Bunların dışında kalanların toplamı ise ikinin buçuğuydu artık.

Bilgisayarlar ve teknolojinin her türlü gelişmiş imkanları ile donatılmış basın ve televizyonlar, yeni yükselen değerlere dört elle sarılıp savunmaya başladı. Medya'nın yazarları ve yorumcuları Türkiye'nin gündemini belirliyor, canının istediğini mahkeme edip yargılıyor ve infazını yapıyordu. Medya patronları ve bazı köşe yazarları, yükselen değerlerin nimetlerinden başka bir şey düşünmüyordu. Medya, Cağaloğlu'ndan İkitelli'ye giderken, Türkiye Cumhuriyeti'ne olan bağlılığını, toplumun sosyal ve ahlaki değerlerine karşı duyduğu saygı ve sorumluluğun büyük bir kısmını köhne Bab-ı Ali'nin çilekeş yokuşunda bırakmıştı.

Gazetecilik mesleği, bazı gazeteciler tarafından iş takipçiliği ve iş adamlığına dönüşmüş, çağ atlama adı atında, topluma ve ülkesine karşı her türlü ihanet, para kazanmanın her şeyin üzerinde olarak görüldüğü bir dönem başlamıştı. Bütün bunlar gerçekti, ama bir gerçek daha vardı: Yeni yükselen değerlerle birlikte güçlenen Medya, onca lotarya ve promosyona rağmen sürekli tiraj kaybediyor, toplum önünde saygı ve güvenini yitiriyordu.

Bugün herkes biliyor ki, kartelleşen Medya'nın büyük bir bölümü toplumun değil, çıkar çevrelerinin hizmetindedir ve bu yüzden güven ve saygısını yitirmiştir. Devleti soyan, yağmalayan siyasi güç odakları, çıkar çevreleri ile bürokratların eylemleri bu gazeteciler tarafından örtbas edildi. Bu gazeteciler, siyasi güçlerin ve iktidarın yolsuzluklarını teşvik ve kredi uğruna görmezlikten geldi.

MEDYA VE TÜRKİYE CUMHURİYETİ'NE SALDIRILAR

Değişim ve yükselen değerler adı altında, Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucuları karalandı, Cumhuriyet'in kurumlarına her türlü saldırı için bu gazeteciler birbirleri ile neredeyse yarış ettiler. Türkiye'nin ulusal çıkarlarını ve demokratik gelişmesini engellemeyi marifet saydılar. Toplumun sosyal ve ulusal değerlerine arsızca saldırıda bulundular.

Özal ve daha sonrada DYP-SHP koalisyonu ile devam eden siyasi iktidarlar döneminde gizli kalmış bir yığın yolsuzluk ortaya çıkarken, Türk Basını ve Medya'nın da bu bataklığın içinde olduğu görüldü. Hiç yoktan servet sahibi olan ve karanlık ilişkilere aracılık eden gazeteciler, kredi ve teşviklere göre iktidar partilerine yandaşlık eden gazete patronları bu dönemde ortaya çıktı.

Yalan ve düzmece haberler, çıplak kadınlar, her türlü kutsal değere saldıran köşe yazarları ve TV yorumcuları, şike ve düzmece programlar, gazete yöneticilerinin şahsi çıkarları, siyasi ve ekonomik çıkara dayalı manşetler artık olağan yayın politikası haline geldi.

Öyle ki, bu dönemde bazı gazeteciler T.C.'yi ve toplumun sosyal değer ve inançlarını neredeyse düşman ilan ediyor, değişim adı altında yapılan yağma ve talan ekonomisi göklere çıkarılıyor, yolsuzluk ve ahlaksızlık TV programlarında savunuluyor, sözüm ona düzenlenen açık oturumlarda Türkiye Cumhuriyeti'ne saldırılarda bulunuluyordu.

Medya artık liberal ekonomi adı altında her türlü yolsuzluğun yapılmasını savunan Makyavelist bir görüşün bayrağı olmuştu. Siyaset dünyasındaki erdemsizlik, ne acıdır ki, basın dünyasında da bazı gazeteciler için bir ön isim haline gelmişti. Cahilliğin, yetersizliğin, seviyesizliğin, sonradan görmenin kol gezdiği TV ekranları, çapsız ve yeteneksiz sunucu ve artistlerin istilasına uğruyor ve inanılmaz gaflarla izleyicilerle adeta dalga geçiliyordu.

GENÇ GAZETECİLERE ASGARİ ÜCRET DİĞERLERİNE ONBİNLERCE DOLAR MAAŞ

İthal eşyalarla ve gelişmiş teknolojinin tüm nimetleri ile donatılmış "Medya Plaza"lar Türk Basını'nın yeni simgesiydi. Ancak bu değişim görüntüdeydi sadece. Büyük paralar harcayarak yapılan promosyon ve teknolojik yeniliklere karşın, tirajlar yerinden kıpırdamıyordu bile. Medya akılalmaz paralar harcadığı promosyonların yerine, biraz olsun insana para harcamaya yanaşmıyordu. Genç gazeteciler kadrosuz, sendikasız ve hiç bir iş güvenliği olmadan asgari ücretle çalıştırılırken, bazı köşe yazarları ve gazeteciler binlerce dolar maaş alıyordu.

Bir kaç gün önce manşetlere çıkarıp övgüler yağdırdığını bir kaç gün sonra yerden yere vuran, bir gün önce yazdığını inkar eden köşe yazarları, vurgun ve talana alkış tutan, yorumcular köşebaşlarını tutmuştu. Ekranlar seviyesiz ve ilkel programlar, patronların çıkar kavgaları yüzünden birbirlerine karşı giriştikleri iftira ve yalan kampanyaları, çarpık ve yalan haberler, Cumhuriyet düşmanlığı, toplumun tüm kutsal ve sosyal değerlerine karşı yapılan saldırılarla dolu.

Bu aşamada toplumun çıkarlarına önem veren, dürüst, onurlu ve namuslu gazeteciler birer ikişer basından uzaklaştırıldı yada ayrılmak zorunda bırakıldı. Geride bir kaç istisna ismin dışında toplumun ve ülkenin gerçeklerine arkasını dönmüş gazeteci tipleri kaldı. Kişisel çıkarlarını ülkenin ve toplumun çıkarlarından üstün tutan bu yeni gazetecilik türü, sistematik bir şekilde toplumun sosyal ve kültürel değerlerine saldırılarda bulundu. Bunlar, Türkiye'nin gizli ve açık düşmanları tarafından desteklendi ve kullanıldı.

Gazeteler gerçeklerin değil, kişisel ve politik çıkar çevrelerinin sesi haline geldi. Kirlenmenin boyutları o denli bir hal aldı ki, Türkiye Cumhuriyeti düşmanlığı ve gericilik bazı yazarlar için vazgeçilmez malzeme haline geldi. Medya "yükselen değerler" adı altında basitliğe, yeteneksizliğe, yolsuzluk ve yozlaşmaya alkış tutup prim verdi. Dürüstlük, onur, erdem gibi kavramlar aşağılandı. Toplumsal değerler modası geçmiş kurallar olarak nitelendi.

İşte bu yeni anlayışla Basın "Altı defa gittim, ama yedi defa da geldim." diyen, Demirel basın tarafından demokrasi havarisi gösteriliyor, köşe dönücülüğün bayrağını dalgalandıran Özal kutsanıyor, toplumun yıllar süren didinmesi sonucu zorlukla elde ettiği hakları bir çırpıda elinden alan Evren kurtarıcı olarak ilan ediliyordu.

Basın veya Medya uzun yıllar kendini toplumun üzerinde gördü. Ve bu yüzden de hiç bir zaman kendine yönelik doğru dürüst bir eleştiri getirmedi. Sistemin ufak parçalarındaki kusurları yansıtırken; kendisini de, eleştirdiği bu sistemin bir parçası olduğu gerçeğini hep gözden sakladı.

Yazarlar üç gün önce övdüğünü üç gün sonra karaladı. Bazı gazete patronları, gazeteleri diğer ticari kuruluşların pazarlama şirketi gibi çalıştırdı. Liberal ekonominin gereği olan serbest piyasayı savunurken, insan hakları ihlallerini ve demokratik talepleri görmezden geldi. Lotarya, piyango ve promosyona akıl almaz paralar harcanırken, gazete çalışanlarına asgari ücret bile çok görüldü. Yan şirketler kurularak gazetenin bir çok servisi "taşeronlara" devredilerek gazeteler sendikasızlaştırıldı. Bir yandan tazminatları ve yasal hakları ödenmeyen yüzlerce gazeteci kapı dışarı edilirken, bir yandan da gözalıcı plazalar inşa edilip çağdaş teknolojinin en son imkanları ile iktidarlardan teşvik ve krediler alındı.

TÜRK MEDYA'SI KENDİ TOPLUMUNA KARŞI YABANCILAŞTI.

1995'in sonlarına doğru gazetelerin ve matbaacıların terk ettiği Cağaloğlu yokuşunun yıllarca çilesini çekmiş, mürettiphanelerde kurşun buharı solumuş, toplumsal ideallerle yetişmiş ve bizim kuşağa öncülük etmiş gazeteciler ve Bab-ı Ali artık yok. Bab-ı Ali ile birlikte dostluklar, arkadaşlıklar, idealler, topluma saygı ve dürüstlükte yok oldu. Şimdilerde halı tüccarları ve turistik eşya satıcılarının doldurduğu Cağaloğlu, geçmişine karşı hızla yabancılaşırken, Türk basını da kendi toplumuna karşı yabancılaştı. Şimdi, son model bilgisayarlarla donatılan ve hazırlanan gazetelere karşın, gazete çalışanları Medya plazalara özel şifreli manyetik kartlarla girebiliyor.

Bunları dile getirmekteki amacım, geçmişe övgü yapmak yada ağıt yakmak değil. Değişimin sadece teknoloji ve lüks yaşamda değil sosyal ve ahlaki değerler üzerinde de olumlu gelişmeler göstermesi gerekliliğine dikkat çekmek istedim.

Portrelerin kişiliğinde anlatılan olaylar gerçektir. Olayların tanıkları ve belgeleri, olayın kendisi içinde yeralmaktadır. Diğerleri ise bir gazeteci gözü ile izlediğim kişilerdir. Kişisel yorumlarımın kaynağının bizzat kendi yaşadığım ve tanık olduğum olay ve izlenimlere dayalı olmasına özen gösterdim. Yaşar Kemal'in tanımlaması ile "Basının Türk Halkına karşı suçlu olduğuna inanıyorum." Amacım tehlikeli bir coğrafyada bulunan Türkiye'nin geleceğini olumsuz yönde etkileyen bu sektörün nasıl oligarşik bir güç haline dönüştüğünü anlatmaktır.

Mehmet KOMŞU

Arşiv

MEDYA'NIN AB HAVARİLERİ

AB'nin 3 Ekim müzakere çerçeve belgesinin AKP tarafından kabul edilmesini "AB'ye girdik" çığlıkları ile karşılayan Medya, ortalığı birbirine kattı. Sevinç dalgası o denli büyüktü ki CHP'nin ve bir kaç muhalif yazarın tepkisi Medya tarafından tepki yağmuru ile karşılandı. Medya 3 Ekim müzakere belgesinin kabulünü Türkiye'nin 43 yıldır kapısında beklediği AB'ye girdiği şeklinde yansıttı. Yapılan yayınlar ve iktidar sanki AB kapılarını Türkiye'ye ardına kadar açmış gibi gösterdi. Oysa gerçekler başkaydı. 17 Aralık Kararları'nı da bayram havasıyla karşılayan AKP 3 Ekim çerçeve müzakerelerinde AB'nin Türkiye'ye karşı yeni kriterler getirmesini de kabul etti. AB müzakereler öncesi diğer üye ülkeleri uygulamadığı bir "müzakere çerçeve kriterini" Türkiye için uyguladı. Bu kriterlerin en önemli özelliği, Türkiye'nin AB'ye girişini belirsiz bir zaman süreci içine ertelemesidir. Çerçeve müzakerelerinin "ucu açık" olması müzakere sürecinin bir 43 yıl daha sürebileceği gibi sonu belirsiz bir zamanı Türkiye'nin kabul etmesi anlamını taşımaktadır. Üstelik AB bu zamanı belirsiz sürecin sonunda bile "Biz AB olarak henüz Türkiye'yi bünyemizde hazmedecek durumda değiliz." diyerek o zamana kadar yapılmış bütün görüşme ve anlaşmaları askıya alma yetkisine sahip bulunduğunu çerçeve belgesine koydurmuştur.

Bütün bunların ne anlam taşıdığını Türkiye'nin çok iyi değerlendirmesi gerekmektedir. Medya'daki Hadi Uluengin, Mehmet Ali Birand, Zeynep Göğüş gibi AB havarilerinin yaptığı düğün bayram havası için henüz çok erkendir. Medya'nın bu AB havarileri Avrupa'nın göbeğinde Sırplar Bosna'da Müslüman katliamı yaparken o çok övdükleri Avrupa uygarlığının bu katliamı nasıl görmezden geldiğini unutmuş olabilirler. Yine aynı Avrupa'nın Kıbrıs, PKK ve Ermeni sorunları konusundaki dayatmaları bu Avrupa hayranları tarafından pek fazla gündeme getirilmez. Çıkarılan AB uyum yasalarının sadece kağıtta kaldığını pratikte bir işlevlerinin olmadığını Türkiye'nin yeni eğitim yılında 500.000 kız çocuğunun okula gönderilmediğini, Türkiye'nin eğitim düzeyinin hala ilkokul 4. sınıftan 5. sınıfa geçemediğini, yetim ve öksüzlerin sığınağı kurumların çocukları ezme kurumu olduğunu, henüz 12-13 yaşındaki çocukların üç kuruşa fabrikalarda köle gibi çalıştırıldıkları, Türkiye'ye gelen Avrupalı Müfettişlerin 350 YTL'lik asgari ücreti bile Türk insanına çok buldukları gibi konulara hiç değinmezler.

Türkiye'nin AB'ye girmesi ve batı dünyasının sosyal ve ekonomik standartlarına kavuşmasına kim karşı çıkabilir ki? Mustafa Kemal Atatürk Ulusal Kurtuluş Savaşı'nı batı emperyalizmine karşı vermesine rağmen savaş sonunda yeni kurduğu Cumhuriyet'in yüzünü doğuya değil batı dünyasına döndürmüştür. Bunun anlamı açıktır. Uygarlığın değerleri evrenseldir ve Türk Halkı'da batı dünyasının halkları kadar nimetlerden yararlanmayı haketmiştir. Ancak Avrupa uygarlığının arkasında yüzyıllardır süre gelen sömürgecilik tarihinin bulunduğu unutulmamalıdır. Avrupa'nın bugünkü uygarlığının birikimi, Astek'lerin, Maya'ların ve diğer medeniyet ve kültürlerin yağmalanmasıyla başlayan ve koskocaman Afrika Kıtası, Ortadoğu'nun vahşice sömürülmesi gerçeği bulunmaktadır. Bugün İspanya kentlerinin meydanlarını süsleyen ünlü kaşif ve fatihlerin, girdikleri ülkeleri soyup çaldıkları ile İspanya'yı nasıl zenginleştirildiğini tarih kitapları bir masal gibi anlatır. Bir zamanlar üzerinde güneş batmayan imparatorluk olarak anılan İngiltere'nin vahşi sömürgeciliği İngiliz Hanedanı'nı bugün bile dünyanın en zengin ailesi olarak tanımlanmasına yetmektedir. Fransa'nın yakın tarihte Afrika ve Cezayir'de yaptığı vahşi sömürgeciliğe bakmadan Türkiye'yi Ermeni soykırımı yapmakla suçlaması ne derece doğrudur. Almanya'nın ise yakın tarihinde dünyanın en büyük insanlık suçu işlemiş bir devlet olduğunu tarih okuyan herkes bilir.

Türkiye'de iktidarlar tarafından sürekli olarak siyasi rant sağlama aracı olarak kullanılan AB'ye girme siyasetinde en büyük adımı İslami söylemlerle iktidara gelen AKP tarafından atılmıştır. 43 yıldır AB kapısında bekletilen Türkiye ne gariptir ki Müslüman kimliğini öne çıkartan bir iktidar tarafından müzakere masasına oturması sağlanmıştır. Düne kadar, AB'yi Hıristiyan kulübü olarak kabul eden ve bunu açıkça beyan eden siyaset anlayışı nasıl bir değişim sonucu şimdi AB'ye girmenin öncüsü olmuştur. Üstelik batı dünyasının modernitesine karşı, Türkiye'nin yüzünü Müslüman bir görünüme sokma çabalarını artık saklamayan bir dayatma içinde olmasına rağmen AB'ye girmeye en çok AKP'nin istemesinin en önemli nedeni AKP'nin iktidarını ve siyasi geleceğini, AB'nin koruyucu kanatları alması gerçeğidir. AKP böylece iktidarına karşı yasal veya yasal olamayan iç dinamiklerin kendilerine karşı harekete geçmesini önlemeyi düşünmektedir. Diğer önemli temel neden ise iktidarın islami söylemleri hayata geçirmesi ve hakim kılması için yine AB ile olan ilişkilerinden yararlanması gerçeğidir. AKP böylece kendini kaygılandıran iç dinamiklerin tepkisinden AB şemsiyesi altına sığınarak kendini korumuş olacaktır.

Bütün bunlara karşılık, AB Türkiye'ye nasıl bir fatura çıkaracaktır? Türkiye AB ilişkilerinde en kritik nokta burasıdır. Avrupa, insani kriterlerin yanında sakladığı emperyal istekleri nelerdir? Bu soruyu biraz daha açarak şöyle sormak mümkün: AB, Türkiye'de ılımlı bir İslami Rejim'in yerleşmesine yardım etmesi karşılığı neler isteyecektir? Ya da ABD'nin de öngördüğü gibi Türkiye'de ılımlı bir İslam modeli karşılığı, İslami söylemlerin sahibi parti neler verecektir? İşte bu nedenlerle 3 Ekim'i Türkiye için milat ilan edenlerin bu sorulara cevap vermesi gerekmektedir. Lozan ve Sevr Antlaşmaları'nın gizli, açık olarak yeniden tartışılmaya başlanması Türkiye için AB'nin pek te iyi emeller beslemediğinin açık işaretidir. Medya'da bir takım isimlerin yaptığı gibi Avrupa Uygarlığı'na kör gözlerle övgüler düzmek bütün bu gerçekleri görmemek anlamını taşır. Fransa'daki olayları bile "bir avuç göçmenin marifeti" şeklinde yorumlayanlardan Türkiye AB ilişkilerinin gerçekçi bir yorumunu beklemek boşunadır. Unutulmamalı ki Ulusal Kurtuluş Savaşı yıllarında işgalci güçlerle işbirliği yapan "mütareke basını" batılı işgalciler için "Medeniyet ayağımıza geliyor, biz top tüfekle karşılıyoruz." diyorlardı. Medya'daki AB havarileri kendilerine mütareke basını denmesine epey kızıyorlar ama onlardan da pek farkları yok. "Avrupa yeter ki bizi kabul etsin, herşeye razıyız, ama ulusalcılar direniyor." diye bağrışıyorlar.

Mehmet KOMŞU

Arşiv

HÜRRİYET ROTA DEĞİŞTİRİYOR

Türkiye uzun bir süredir hem içeriden hem de dışardan sistematik bir biçimde cepheleşmeye doğru itiliyor. Özellikle son yıllarda bu yönde sürdürülen faaliyetler, Cumhuriyetin temel ilkelerine yönelmiş böylece teorik düzeyde sürdürülen faaliyetler pratik alana kaydırılmış ve bu konuda yeni bir süreç başlatılmıştır.

Bu sürecin stratejisi "üst kimlik ve alt kimlik" kavramları üzerine kurulmuş görünmektedir. Bu kavramların siyasal ve sosyal anlamları, kullananları tarafından kendi siyasal anlayışlarına göre tanımlanabilecek özellikler taşımaktadır. Zaten böyle bir anlam taşıdığı için bu kavramlar PKK ve Abdullah Öcalan tarafından kabul görmüştür.

Çünkü, "üst ve alt" olarak belirlenecek bir kimlik ayırımı toplumun ikiye bölünmesine de basamak olacaktır. Bu durumda taraflardan biri Cumhuriyet'in ortak değerlerini istemediğini kendi kültür ve değerlerini kendi kimliğine ait yönetim ve toprakları isteme talebinde bulunabilir. Zaten Öcalan'da bu anlamda kabul etmiştir bu üst kimlik tanımlamasını. Bu yeni stratejiye en beklenmedik destek ise Medya'nın amiral gemisi olarak nitelenen Hürriyet Gazetesi'nden gelmiştir. Öcalan'ın "üst kimlik" kavramını benimsediğini manşetten duyuran Hürriyet'in Genel Yayın Müdürü Ertuğrul Özkök 6 Aralık'taki yazısında garip bir yorumla Öcalan'ın üst kimlik kavramını tanımasının iyi bir şey olduğunu ima ederek, kendisini ziyaret eden MİT görevlisinin daha sonra terfi ile teşkilatın başına getirildiğini yazdı.

Özkök'ün ihtiyatlı bir dille kaleme aldığı yazısı dikkatlice okunduğunda Hürriyet'in bir süredir Türkiye'nin temel sorunları ve ulusal konularda gittikçe belirginleşen bir rota değişikliğine gittiği açıkça görülüyor. Bu rota değişikliğinin ilk işareti Hürriyet'in bir süre önce Kandil Dağı'ndaki PKK kamplarını neredeyse iyi aile çocuklarının izci kampı gibi gösteren röportajı ile başladı. Kamusal alanda meydana gelen tepkilere karşı Ertuğrul Özkök, röportaj ve içeriğine sahip çıktı. AB heyetlerinin doğuya gösterdiği ilgi ve Başbakan'ın Diyarbakır'da kürt sorununu telaffuz etmesi ve bir kısım aydının gezileri de Hürriyet'te geniş bir şekilde yer aldı. Özkök'ün Öcalan'ı konu ettiği yazısında ise açıkça PKK'nın artık Türkiye Cumhuriyeti tarafından muhatap alınmasının zamanı geldiğini ima ediyor ve bunun için bazı özel yöntemlerin bulunduğunu belirterek akıl veriyor.

Logosunun yanında "Türkiye Türklerindir" yazan Hürriyet'in yöneticisi Özkök makalesinde Öcalan'ın kimse ile görüşemediğinden ve mesaj iletemediğinden yakındığını yazıyor. Buna sadece insaf denir. Özkök'ün Hürriyet'e daha düne kadar başta Emin Çölaşan olmak üzere, Öcalan'ın PKK'yı İmralı'dan yönettiğinin yazıldığından haberi yok mu? Öcalan'ın avukatları vasıtasıyla, örgüte taktik ve siyasal talimatlar verdiğini ve bu talimatların örgütün yayın organlarında, internet sitelerinde, sayfalar dolusu yayınlandığını Özkök nasıl olur bilmez. 1. Ordu Komutanı Org. Yaşar Büyükanıt'ın daha geçenlerde bu durumdan şikayet ederek "Öcalan, İmralı'da Suriye'den daha rahat" dediğini nasıl unutur? Öyleyse bu gerçeklere karşın Hürriyet ve Özkök'teki bu rota değişikliği ne anlama gelmektedir? Doğan Grubu'nun dikkat çekici bir zamanlama ile Hasan Cemal'in Cumhuriyet Gazetesi'ne ve Ulusalcılığı savunanlara karşı çirkin saldırısına sahip çıkması rotanın yönü konusunda bir ipucu vermektedir.

Türkiye'de bazı kesimler, doğu sınırımızda bir Kürt devletinin kurulmasının artık bir realite olduğuna inanmaktadır. Hatta bunu İlnur Çevik gibi çok önceden görüp bu bölgede iş yaparak para kazanmaya başlayan müteşebbis medya mensupları da bulunmaktadır. Amerika'nın koruması altındaki bu bölge, bu anlamda Türkiye'de de bir çok iş adamının iştahını kabartmaktadır. Kürt petrolünden gelen dolarlardan medya holdingleri neden pay almasın ki? On binlerce şehit, her gün patlayan mayınlardan gövdeleri parçalanan Mehmetçikler kimin umurunda. Nasılsa onların çocukları dağlarda askerlik yapmaz. Bütün bu yumuşamaların ve Öcalan'lı manşetlerin arkasındaki gerçekler, muhtemel Kürt devletinin kapılarını şimdiden Türk işadamlarına açmak mı acaba? Malum paranın dini, imanı ve rengi olmadığı gibi, milliyeti ve vatanı da yoktur.

Mehmet KOMŞU

Arşiv

YENİ YIL YALNIZLIĞI

Şu dünyada yaşamış olan her canlı yaratığın kendine göre bir tarihi vardır. Unutulan ve önemsiz olan bir tarihtir bu. Köylerde, kasabalarda, kırlarda, ıssız dağların yamaçlarında, bozkırlarda gözlerden uzak kimsenin farkında olmadığı nice yaşamlar arkalarında en ufak bir iz bile bırakmadan yitip gitmiyor mu? Şöyle geriye doğru bir bakın. Babasının babasını bilirsiniz ya onun babasını? Birkaç kuşak geriye gittiğimizde ise koskocaman bir boşlukla karşılaşırız.

Çocukluğumuz, kalbimizin bin bir heyecan ve sevinçle çarptığı gençlik yılları ve bizi ebedi sona doğru sürükleyen yalnızlığımız. Yorgun ve yılgın dimağımızla birlikte artık yaşama isteğini biraz daha yitiren bedenlerimizle o kaçınılmaz yolculuğa kendimizi hazırlamalıyız. Yaşamın acı ve kahredici gerçekleri arasında;

Artık hiçbir anlam taşımayan inançlarımız ve uğruna en güzel yıllarımızı verdiğimiz değerler, şimdilere unutulmuş olan erdem ve kavgalarımız, tutkulu aşklarımız, adaletli ve saygıdeğer bir yaşam için çektiğimiz çileler şimdi çok gerilerde kaldı.

Şimdi her taraf dev plazalar, birbirinden lüks mağazalar, her biri servet değerinde ithal otomobiller, gece klüpleri, restoranlar ve 5 yıldızlı otellerle doldu. Ama dostluklar, arkadaşlıklar ve idealler yok artık. Onların yerini çıkarlar yalan ve ikiyüzlülükler aldı. Uygarlık adına modern barbarlıklar yine bütün şiddetiyle sürüyor. Savaşlar, katliamlar, yoksulluk ve sömürü yine varlığını sürdürüyor.

İhtiyarlar anılarına sığınırlar. Yorgun bellekleri sadece eskileri anımsar, yeni olan her şeyi algılamakta güçlük çekerler. Çünkü yaşlı biri için geçmiş hayat yolunun tamamına yakındır. Gelecek ise sayılı günlerdir sadede. Geçmişte tanık olduğumuz her şey bu yüzden bize daha yakındır. Oysa yaşlanınca her şey insana yabancılaşır ve uzaklaşır. Yüreğimiz hüzün ve keder doludur. Değişen her şeyin eskiye bakarak ne kadar bozulduğunu herkesten fazla yaşlılar anlayabilir ve değişimin karşı konulmazlığını en çok yaşlılar bilir. Doğada var olan her şeyin sürekli bir evrim içinde varlılarını sürdürdüğüne tanık olurlar. Değişim bir tırtılın kelebeğe dönüşüp güzelleşmesidir. Yoksa bir kelebeğin tırtıl'a dönüşmesi evrim değildir.

Oysa şimdi öyle mi? Etrafınıza şöyle bir bakın bir çok iki ayaklı yaratığın nasıl sürüngene dönüştüğünü görebilirsiniz. Bütün bunlar bir çok insan için hiçbir anlam taşımayabilir. Çünkü gençlerin önünde sanki hiç bitmeyecekmiş gibi görünen uzun bir gelecek vardır. Bu gelecekten çok şey beklenir. Zenginlik, ün, güç, makam, iktidar ve gergin tenli kadınlar. Tabi herkes günün birinde aldandığını anlar. Arkamızda unutulmaya mahkum bir avuç anıdır kalacak olan. Bu herkes için böyle. Bir gün herkes bu gerçeği bir gün yaşayacak. Ve o zaman yitirilen geçmişin sadece size ait olmadığını bütün insanlığın ortak kaderi olduğunu ürpererek görecektir.

Mehmet KOMŞU

Arşiv

HAYATA VE ÖLÜME DAİR

Hayatın o bilinen sıradanlığı beni hep düşündürmüştür. Bu yüzden sıradan bir hayatın ötesine geçebilmeyi başarabilmiş insanlar ilgimi çekmiştir. Bu konuyu düşünmeme en büyük etken liseli yıllarda okumaya başladığım Klasik Rus Edebiyatı oldu. Dostoyevski, Tolstoy ve Çehov'un eserlerinde anlatılan insan ruhunun en karanlık dehlizlerinde yapılan ürpertici yolculuklar beni altüst etti. Bunlar sadece bir edebiyat şaheseri değil, insan ruhunun bilinmeyen tüm gizlerini analiz eden, irdeleyen ve bunları eşsiz bir üslupla anlatan eserlerdi. Bu büyük ustalara Shakespeare'de eklenince hayatın sıradanlığını yenerek başka bir boyuta geçmeyi başaran bu yazarların nasıl bir hayatın içinden süzülerek geldiklerini merak etmeye başladım. İnsan ruhunun en derin ve esrarlı köşelerinde saklanan düşünceleri nasıl bulup çıkardıklarının sırrını kendi hayatlarında bulabileceğime inanıyordum. İşte bu noktada yapılacak tek şey bu edebi şaheserlerin sahipleri olan kişilerin hayatlarını öğrenmekti. Bende öyle yaptım. Okuduğum biyografilerde beni en çok etkileyen Dostoyevski ve Tolstoy oldu.

Dostoyevski henüz genç bir teğmenken katıldığı siyasi bir grup, çarlık polisi tarafından tutuklanırlar. Kısa sürede yargılanıp idama mahkum edilirler. Ve bir gece sabaha karşı hapishaneden alınarak infazının yapılacağı kışlaya getirilirler. İlk üçü idam sehpasının altına getirilip ipler boyunlarına geçirilir. Sırada bekleyen ikinci grubun başında Dostoyevski bulunmaktadır. Hava buz gibidir ve kar yağmaktadır. İdam mahkumları sırtlarında ince bir gömlek ve elleri arkadan bağlı olarak sıranın kendilerine gelmesini beklemektedirler.
Ancak bu ölüm bekleyişi uzadıkça uzar. İnfaz işlemi bir türlü gerçekleşmez. Sonrası ise bilinen bir sahnedir. (Anlaşılan bu yöntemin oldukça eski bir geçmişi var.) Bir subay gelir ve çarın Noel öncesi af ilan ettiğini söyler. Dostoyevski idamdan kurtulmuş ancak Sibirya'da on yıl kürek mahkumu cezasına çarptırılmıştır. Dostoyevski'nin bundan sonraki hayatında ve ruhunun her zerresinde hissedeceği bu ölüm bekleyişi ona okurken bile insanı dehşete düşüren "Ölü Bir Evden Anılar"ı, insan bilincinin derinliklerinde pusuya yatmış ihtiras ve hırsları usta bir cerrah gibi neşteri ile gün yüzüne çıkardığı "Suç ve Ceza"yı, tutku ve aşkın insan hayatında vazgeçilmez bir duygu olan kazanma hırsının didiklendiği "Kumarbaz"ı yazdırdı.

Tolstoy; yeni ve eski dünyada erdemin, soylu ruhların son temsilcisi. O öylesine zengin bir ruhun sahibidir ki bir gün hayli ilerlemiş yaşına rağmen her şeyini, asalet unvanını, çiftliğini ve Çarlık Rusya'sının dışına taşmış ününü bile bırakıp ortalıktan kaybolur. Uzun bir zaman sonra Sibirya'da ıssız bir tren istasyonunda tahta bir bankın üzerinde ateşler içinde bir adam bulunur. Bu yaşlı ve hasta adam büyük usta Tolstoy'dur. Bu ihtiyar adam "Savaş ve Barış"ın yazarıdır. O zengin ruhu ile askı kutsayan "Anna Karenina"nın, "Kroyçer Sonat"ın yaratıcısıdır. Asil ruhu bu geçici hayatın hiçbir nimeti ve gücü önünde eğilmemiştir. Yaşlı ve yorgun bedenine rağmen, her şeyini arkasına bakmadan bırakıp gidecek kadar korkusuzdur bu erdem şövalyesi.

Anton Çehov'a gelince o Çarlık Rusya Moskova'sının zevk geceleri ile süslü hayatı yerine yoksulluk içinde kederli köyleri tercih eden bir azizdir. Kırsal hayatın dingin sessizliği içinde yoksul köylülerin hasta çocuklarını tedavi ederken, kendi kanayan ruhunu tedavi edemeyen bir doktordur. Onun bütün kahramanları hayat oyununda mutsuz ve yaslı roller üstlenmiştir. Sınıflar arasındaki derin uçurumun ucunda çaresizce durarak yaşamaktadırlar. Çehov ıssızlığın ortasındaki hayatını tıpkı yazdığı kitaplarındaki gibi geçirdi. Üşüyen ruhunun sığınağından hiç ayrılmadı. İşte bu yüzden de o hep sancılı hayatları olan insanların yaralı ruhlarına rağmen hayatta kalmalarını sağladı.

Shakespeare; Trajedilerin prensi. Adalet, intikam, beşeri olan her şey onun kılıcı ile çözülür. O bu dünyada olup biten hiçbir şeyi başka bir dünyaya bırakmaz. İhanete uğrayan ruhlar, aldatılan sevgililer ölseler bile dünyaya geri dönerek intikamlarını alırlar. O ilahi adaletin bilinmezliğine güvenmez. Bu yüzden trajedilerinde perde indiğinde sahne ölülerle dolu olur. Ama sonuçta adalet yerini bulmuştur mutlaka.

Şimdi düşünüyorum, Dostoyevski gibi hayatı bir alın yazısı gibi kabul etmek mi gerekir? Yoksa Tolstoy gibi hayata ölüme bir adım kalmışken bile meydan mı okumalı? Yada Çehov gibi sancı ve bunalımlar içinde kıvranarak yaşamak mı? Yada Shakespeare kahramanları gibi keskin bir kılıcın ucunda hayatın acı veren, ruhumuzu kanatan, gelgitlerinden bir anda kurtulmak mı doğru? Belki de bütün bunların hepsi doğru, yani hepsi hayatın içinden süzülüp gelen gerçekler. Bize kalan tercihimizi yapmak.

Mehmet KOMŞU

Arşiv

TABİATI VE KÜLTÜRÜ YAĞMALAMA KURULLARI

Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana bir türlü önü alınamayan ve zaman zaman rejimi bile tehlikeye düşürecek kadar derin boyutlara ulaşan yolsuzlukların temelinde siyasetçiler bulunur. Siyasetçiler yolsuzlukları bürokratlarla işbirliği yaparak gerçekleştirir. Yakın tarihimizde gerçekleşen bütün yolsuzlukların tamamı bu ilkinin eseridir. İktidarı ele geçiren partilerin ilk yaptığı iş büyük bir hızla devletin her kademesinde kadrolaşmaktır. Bunun anlamı devlet kurumlarının başına liyakat sahibi kişileri değil kendi siyasi görüşlerine ve her dediklerini yerine getirecek kişilerin getirilmesidir.

Türkiye'de bu konuya örnek olacak kurumların başında son derece önemli bir kamusal görev üstlenmiş olan "Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulları" bulunur. Bu kurullar Türkiye'nin coğrafi yapısında yer alan kültür ve tabiat varlıklarını koruma amacıyla kurulmasına karşılık çoğunun bu güne kadar yaptığı görev bölgelerindeki yağma ve talana onay vermek olmuştur. Siyasetçilere ve yandaşlarına rant sağlama ve yeni rant sahaları açma, yolsuzluklara yasal kılıf uydurmaktan başka bir işlevi olmayan bu kurullar kültür ve tabiat varlıklarının yok edilmesinde başrol üstlenmişlerdir. Mimarlar, mühendisler, şehir planlamacıları ve hukukçulardan oluşan bu kurullar tabiatın ve kültür varlıklarının insafsızca yağmalanmasına onay vererek bilime ve aydın olma sorumluluğuna karışı en büyük ihaneti yaptılar. Türkiye'nin her yerinde ne zaman bir kültür ve tabiatın yok edilmesine neden olacak bir karar alınsa bu kararın altında ya bilirkişi olarak yada koruma kurulu olarak bu bilim adamlarının imzaları bulunur. Kesilen, yakılan ormanlar, marina haline getirilen koylar, kıyılar, birbirinden çirkin yapılaşmalarla dolu kentler, bu kurulların eserleridir.

AKP'nin ünlü Maliye Bakanının Çamlıca sırtlarındaki kaçak villalarının imar katsayısını artırarak kurtulmasını sağladıkları içine gündeme gelen bu kurullar Türk aydının toplumsal ve etik değerlerden ne denli uzak düştüklerinin kanıtı gibidir. Tarih bu kurullarda görev yapmış olan bu tür bilim adamlarının isimlerini bu ülkenin kültür ve tabiatını mahvedenler olarak yazacaktır…

Mehmet KOMŞU

Arşiv

ALDANIŞLAR

Bir an için bizi yöneten benliğimizden sıyrılıp kendimize baktığımızda hayatımızın trajik bir aldanışlar günlüğü olduğunu görürüz. Bu öylesine göreceli bir kavramdır ki, en anlaşılmazı olan kendimizi aldatmaktan başlar, bir hayat yolu yoldaşlık yaptığımız en iyi arkadaşımız tarafından aldatıldığımızı görene kadar devam eder. Fark edilen veya fark edilmeyen her aldanış bilincimizin derinliklerinde ağır tahribatlara yol açar. İlk anda ne olup bittiğini anlayamadığımız bir aldanış her geçen zaman dilimi içinde sinsi bir yangın gibi içimizde yayılır. Alevlerin canımızı yaktığını hissettiğimiz de arkadaşımızın, sevgilimizin ya da dostunuzun yüzüne bir türlü bakamazsınız. Aldatanın onlar olmasına karşılık bunu bir türlü olara yakıştıramazsınız. Tek çareniz yalnızlığın erdemine sığınıp, bir gölge gibi oradan uzaklaşmaktır.

Aldanışlar insanlık tarihi ile başlar ve devam edip gider. Aldatmak insan doğasındaki en büyük edilgen duygudur. Aileler çocuklarını, çocuklar büyüyünce kendi çocuklarını, politikacılar halkı, devlet milletini aldatır durur. Bu öylesine evrensel bir sistemdir ki, ülkelerin, dinlerin, ırkların farklı olması bu temel gerçeği asla değiştirmez. Doktor hastasını, avukat müvekkilini, iş adamı işçisini aldatır. Eşler ve sevgililer birbirlerini, arkadaşlar arkadaşlarını, dostlar da dostlarını aldatır.

İnsanlık tarihinde yok olan ırkların, kültürlerin ve yıkılan devletlerin bu felaketleri yaşamasının en büyük nedeni aldatılmadır. İspanyol Fatihi Pissaro, İnka imparatorunu aldatıp koskoca bir ülkeyi yağmalayarak yok etmedi mi? Tahtlarını zaferle taçlandıran nice krallar, çarlar, generaller, sultanlar şöyle veya böyle aldatılarak ortan kaldırılmadı mı?

Aldanışlar, hayatın ve hayatlarımızın en vazgeçilmez ve bizlere en çok acı çektiren davranışlarıdır. Bir sevgilinin aldatışının verdiği o tarifsiz acıyı hangi yazar veya hangi kişi şimdiye kadar gerçek anlamda dile getirebilmiştir ki? Ya da yıllar boyunca dostluğunuzu, inançlarınızı, ideallerinizi paylaştığınız arkadaşınızın size rol yaptığını gerçekte sıradan şeylerin peşinde olduğunu anladığınızda duyduğunuz o aldanış hissinin tarifsiz acısını nasıl unutabilirsiniz.
Aldanışlar bir anlamda da hayatın kendisidir. En ünlü, en zengin ve en bilge olan bile günün birinde ölümün o soğuk elini omuzun da hissettiğin de gerçekte hayatın baştan aşağı bir aldanış olduğunu anlar. Hayatın acı gerçeğinde aldanışların gölgeleri olan bizler ardımızda hiçbir iz bırakmadan yok olup gideriz. Tıpkı bizden önce giden sayısız insanlar gibi. Aldanışlar yorgun hayat yolculuğun da bir istasyona benzer. Her istasyonda durduğunuzda sizi aldatanlarla yüz yüze gelirsiniz. İçinizde tarifsiz bir hüzünle etrafınıza bakınırsınız, acınızı hafifletecek bir şeyler görmeye çalışırsınız. Trenin kalkış düdüğünü duyana kadar zaman sanki durur. Trenin o tiz düdüğü bir kurtarıcı gibi sizi silkeler. Kendileri bu dünyanın nimetlerini doyasıya yaşarken bizlere çileli bir hayatın cehennemini yaşatanların, öteki dünya cennetine omuz silkip trene binersiniz. İçinizdeki hüzünle birlikte demir tekerlekler döner. Yolculuk yeni aldanışlara doğru devam eder. Bir gün tüm aldanışların son bulacağı o son istasyona kadar.

Mehmet KOMŞU

Arşiv

AĞRI'NIN ZİRVESİNDE

Ağustos sıcağı, Ağrı Dağı'nı çepeçevre saran bozkırda titriyor. Dörtbin metre yükseklikteki Eli köyüne geldiğimizde öğle olmuştu. Sıcaktan ve yorucu yolculuktan ölesiye bitkin bir haldeydim.Kılavuzlarla görüşüp ertesi günkü tırmanış için anlaştıktan sonra erkenden yattık.

Ertesi gün köyün Arkasındaki patikadan yukarıya doğru yürümeye başladığımızda saat henüz sabahın dördüydü. Kılavuzlarımız ayağına çul çaput bağlamış iki yoksul köylüydü. Ağır ağır birerli sıra halinde yürüyorduk. Sessizliği derin soluklarımız ve arada bir öksürük sesleri bozuyordu. Uzunca bir zaman tırmandık. Soluklarımız sıklaşmış ve şakaklarım zonklamaya başlamıştı. Başımızın üstünde binlerce yıldız olağanüstü bir parlaklıkta bizi izliyor gibiydi. Bir zaman sonra mola verdiğimizde beni buraya çeken o gizemli şeyin ne olduğunu gördüm. Sırtımı dağın zirvesine dönmüş bir halde aşağıya doğru bakıyordum. Önümde ve yanımda beni çevreleyen inanılmaz büyüklükte bir boşluk vardı. Gün ağarmış doğudan yükselen güneş bozkırı ve gökyüzünü aydınlatmıştı. Aşağıdaki bakır renkle bozkırda köyler oyuncak birer maket gibi duruyordu. Ağaçlar yeşile boyanmış minik sünger parçalarıydı sanki. Bir iplik inceliğinde ve birbirlerini kesen yollar, avucumuzun içindeki kader çizgilerine benziyordu. Kuzeyden gelen yaban kazları, muntazam sıralar halinde bozkırın üzerinden enlemesine uçarak güneye doğru gözden kayboluyor ve hemen sonra yeni bir sürü uzaktan görünüyordu.

Tekrar yukarıya doğru yürümeye başladık. İki köylü kılavuz sanki tarlada yürür gibi rahat ve telaşsız olmasına karşılık biz adımlarımızı güçlükle sürüklüyor bir yandan da nedeni bilinmeyen bir korkunun verdiği endişe ile etrafımıza bakınıyorduk. Yürüdüğümüz patika yol iyice daralmıştı. Her taraf irili ufaklı siyah renkli volkanik kaya parçaları ile doluydu. Bastığımız yer kayıyor aşağıya doğru yuvarlanan küçük kaya parçaları dağın kutsal sessizliğini bozuyordu. Nefes alışım gittikçe zorlaşıyor, kulaklarımdaki uğultu giderek artıyordu. Biraz sonra tekrar mola verdik.

Hava birdenbire soğumuş ve bulutlanmıştı. Bazen kalın bir sis perdesi bizi sarıyor, bazen de sert esen bir rüzgarın serinliği bizi titretiyordu. Kendimi sert zeminli volkanik toprağın üzerine bıraktım. Arka üstü uzanıp gökyüzüne baktım. Dev büyüklükteki beyaz bulutlar bizim içimizden geçiyor gibiydi. Rüzgar sert kayaların uçlarında şimdiye kadar hiç duymadığım bir senfoniyi çalıyordu.

Dağ çepeçevre sonsuz bir boşlukla kuşatılmıştı. Büyülü ve davetkar bir boşluktu bu. Evrenin sonsuzluğunu ve görkemli yüceliğini simgeliyordu adeta. Saydam ve yumuşacıktı. Ama hepsinden önemlisi canlı gibi olmasıydı. Evet mutlaka bir yaratık olmalıydı bu büyük boşluk. Bu düşünce bir anda bütün benliğimi sardı. Oturduğum yerden biraz daha dikkatli bakınca ızdırap çeken, ağlayan inleyen yaralı ruhları görebiliyor ve seslerini duyabiliyordum. Hepsi bu sonsuz boşluğun içinde yüzüyordu. Ve en korkuncu ise her an aralarına yeni bir kayıp ruhun katılmasıydı.

Terim sırtımda kurudu, bedenim kaskatı bir halde. Kılavuzlar acele ediyor. Önümüzde sadece yüzeli metrelik buzul kaplı bir boyun var. Biraz daha gayret edersek Ağrı'nın zirvesine ulaşacağız. Son bir çaba ile boyunu geçiyoruz. Etrafımızda bizden önce gelenlerin buza sapladığı flamalar var. Burası mağrur Ağrı'nın gururlu zirvesi. Dönüp aşağıya bakıyorum. Derin bir boşluk kucaklıyor beni. İçimde ne bir sevinç, ne bir endişe ne de her hangi bir duygu yok. Hissettiğim tek şey bu sonsuz boşluğun için de her şeyi yutan o sonsuz hiçlik…!

Mehmet KOMŞU

Arşiv

HAYAT ADİL DEĞİL

Rüzgarın soğuk kamçısı suratıma vurdukça titremekten kendimi alamıyordum. Ocak ayının tam ortasıydı ve kış bütün ağırlığı ile İstanbul'un üzerine çökmüştü. Öğle saati olmasına rağmen hava gece gibi kararmıştı. Mezarlıktaki kasvetli selvilerin ucunda ıslık çalan rüzgarla birlikte kar taneleri de giderek irileşerek havada uçuşmaya başlamıştı.

Hepimiz daracık patikanın kenarına dizilmiş mezarın içine indirilen kirli beyaz kefene sarılı ölüyü izliyorduk. Uzun cübbesinin etekleri uçuşan hoca toprak kümesinin bir kenarına çömelmiş kısık bir sesle dua okuyordu. Ölünün iki yakını mezarın içine inmişti. Mezarın içi yağan kar nedeniyle çamur olmuştu. Çukurun bir tarafı yüksek bırakılmıştı. Ölüyü yere bırakınca başı aşağıya doğru sarktı. Yanlış indirilmişti. Bu kez ölüyü çevirmeye çalıştılar ama mezar dar olduğu için çeviremediler. Sonra biri yukarıdan kürekle toprak atarak başın geleceği yeri yükseltti. Bütün bunların sonucunda kefen ve mezardakiler çamur içinde kalmıştı.

İliklerimize işleyen soğuk yüzünden herkes birbirine daha fazla sokulmuş ve uzadıkça uzayan bu ölü gömme işinin bir an önce bitmesini bekler gibiydi. Sonunda güç bela tefeci Tefik'in bir çocuk kadar kalmış bedeni mezara düzgün bir şekilde yerleştirilebildi. Bu arada kefenin baş bölümünü sıkan ip çözülmüş tefeci Tefik'in derin bir çukurun içinden bakan camlaşmış gözleri görünmüştü. Bir an gözlerim insanı ürperten bu camlaşmış gözlere takıldı. Donup kalmış gibiydim. Arkamda duran kahveci Ali ağabey kulağıma doğu eğilip fısıldadı: Gördün mü gözleri açık gitmiş. Gözü bu dünyada bıraktığı paralarda kalmıştır herhalde.

Kürekler hızla çalıştı. Kısa bir süre sonra çukur kapandı. Mezarın baş tarafına üzerinde numara yazılı bir tahta parçası saplandı. Ardından kalabalık birerli ikişerli olarak dağılmaya başladı. Kahveci Ali ağabey ve ben arkada kalmıştık. O camlaşmış donuk bakışlar gözlerimin önünden gitmiyordu. Lise birinci sınıf öğrencisiydim ve bu ilk katıldığım ölü gömme töreniydi. Kahveci Ali ağabey hemen oradaki bir yere çömelmiş sırtını da yaşlı bir selviye dayamıştı. Kar taneleri iyice irileşmişti. Konuşurken ağzından burnundan dumanlar fışkırıyordu. "Bu yukarıdakini de hiç anlamıyorum, bin tane Peygamber, üç tanede kitap yollayarak insanlara doğru yolu göstermek için uğraşacağına neden insanları iyi kalpli yaratmamış. Bunu anlayamıyorum. Peygamberler, kutsal kitaplar ve kanunlar insanların kötülük yapmasına engel olamıyor. Her şey boş. Kötülük ruhların beslendiği en büyük kaynak. Kötülük herkesin ikinci yüzü. Ali ağabey soğuğa ve kara aldırmadan konuşmasını sürdürdü.: Şu tefeciye bak, şimdi soğuk toprağın altında huzur içinde yatıyor. Hayattayken canını yakmadığı insan ve yapmadığı namussuzluk kalmamıştı. Ne oldu seksen yaşına kadar mutlu bir hayat sürdü. Üstelik yedi sülalesine yetecek kadar da miras bıraktı."
İyice üşümüştüm. "Gidelim artık" dedim. Sigarasını yere attı, sonra ayağa kalktı ve yerde birikmiş kar yığınına bir tekme savurdu. İkimizde ellerimizi ceplerimize sokarak dik yokuştan aşağıya doğru yürümeye başladık. Haliç hüzünlü sessizlik içinde yavaş yavaş beyazlanıyordu. O gün hayatın hiçbir zaman adil olmadığını öğrenmiştim.

Mehmet KOMŞU

Arşiv

57. ALAY'DAN BUGÜNE

Avusturalya'daki bir askeri müzede bulunan en nadide eser, bir Türk sancağıdır.

Bu sancak Türklerin tarih sahnesindeki tek "esir" sancak olma özelliği taşır. Sancak bütün bir alay şehit olduktan sonra Anzak askerleri tarafından bir ağaca dayalı olarak bulunmuştur. Bu alay Çanakkele'deki kanlı savaşlar sırasında Conk bayırında düşman çıkarma birliklerine karşı ilk savaşı veren Mustafa Kemal'in komutasındaki ünlü 57. Alay'dır. Mustafa Kemal çok kritik bir noktada saldırıya geçen düşman birliklerini durdurabilmek için "Size ölmeyi emrediyorum" dediği 57. Alaydır.

Düşmanın Türk savunma hatlarını yandan vurmasını önlemek ve cephedeki diğer birliklerin taktik anlamda yeniden düzenlenmesi için gerekli olan zamanı kazandırmak uğruna koskocaman bir alay komutanları Mustafa Kemal'in emrini gözlerini kırpmadan yerine getirmiştir. Çanakkale'de, Balkanlar'da Sarıkamış'ta, Filistin'de, Yemen' de ve İstiklal savaşında yüz binlerce Türk çocuğu şehit düştü. Onların canı ve kanı pahasına kurulan Türkiye Cumhuriyeti şimdi ne halde. Çapsız siyasetçiler, erdemsiz bürokrat kadroları ve kendi çıkarlarından başka bir şey düşünmeyen holding patronları sayesinde Türkiye'nin geleceğini karanlık günler bekliyor.

Tarih sahnesinde tam 600 yıl varolan Osmanlı Devletine karşın henüz yüzüncü yılını bile doldurmayan Türkiye Cumhuriyeti her anlamda zor günler yaşamaktadır. Cumhuriyetin dişinden tırnağından artırarak yaptığı birikimler, özelleştirme adı altında haraç mezat yerli ve yabancılara satılıyor, Bankalar sahipleri tarafından içleri boşaltılıp faturası halkın sırtına yükleniyor, ulusal kaynaklar yağmalanıyor, adalet ve hukuk sistemi siyasetçilerin elinde saygınlığını yitiriyor, rüşvet, yalan, hırsızlık, iktidarların yakasından düşmüyor.

Türkiye'nin bütün değerlerinin sistematik bir şekilde birer birer yok edilmesi, toplumu bütün bu olup bitenlere karşı tepkisiz hale gelmesine yol açtı. Bu nedenle de Çanakkale'de yüz binlerce şehidin yattığı toprakların üzerine otopark yapılmasına, kanla sulanmış siperleri yıkarak otoyol geçirilmesine, Abdurrahman Dilipak isimli birinin "Necef benim için Çanakkale'den bin kat daha faziletlidir." diyecek kadar kendinden geçmesine ve Cumhuriyetimizin kurucusu için "Ata'ya saygı duruşunda sap gibi ayakta durmaya gerek yok" diyen Recep Tayip Erdoğan'ı büyük bir sessizlikle izlemektedir.
Çanakkale'de düşmanların bile saygı duyduğu Türk Ulusunun evlatları, ne acıdır ki yıllar sonra geçmişine ve tarihine sahip çıkamamaktadır. Unutulmamalıdır ki tarihine sahip çıkamayan uluslar, geleceğine de sahip olamaz.

Mehmet KOMŞU

Arşiv

BİR "12 EYLÜL" HİKAYESİ

12 Eylül darbesinin 26. yılında o günlerden kalan bir görüntü. Latin Amerika tipi toplu gözaltı uygulamaları bu dönemde çok yaygın olarak kullanılan bir yöntemdi.

Selimiye Kışlası'nın büyük kapısından içeri girdikten hemen sonra sağ taraftan aşağıya doğru inen merdivenler, zemindeki koğuşlara gider. Asker gardiyanların beklediği dört kapıdan geçtikten sonra, uzun koridor boyuncu bir dizi koğuş sıralanır. Bu koğuşlar, kışlanın yapıldığı yıllarda atların barındığı tavla olarak kullanıldığı biliniyor. Koğuşlarda yatak yoktur. Yatak yerine portakal sandıklarından yapılmış tahta ızgaralar üzerine atılmış iğrenç kokan eski battaniyeler vardır.

12 Eylül darbesinin ilk uygulaması gözaltı süresinin üç aya çıkarmak olmuştu. Herhangi bir nedenle gözaltına alınan kişi, sorgusuz sualsiz ve suçunun ne olduğunu dahi bilmeden üç ay boyunca en ağır koşullarda göz altında tutulabiliyordu. Koğuşlarda ne ile suçlandığını ve neden gözaltına alındığını bilmeyen çok sayıda tutuklu bulunuyordu. Ancak gözaltı kayıtlarının büyük bir dikkatle izlendiği belliydi.! Çünkü gözaltı işleminin hukuki olması için üç ay olan gözetim süresini dolduran tutuklu aceleyle bir hakimin karşısına çıkarılıyor ve böylece gözetim süresi usulüne uygun bir şekilde üç ay daha uzatılıyordu
Koğuşta geceler uzun ve kederliydi. O günlerden sonra Selimiye'yi hiç sevmedim. Kuleleri ile dört köşe bir kaleyi andıran bu bina, unutamayacağım kötü günlerin simgesi oldu. Beni sorgulayan uzun boylu gri saçlı ve çok şık bir takım elbise giymiş olan Aytekin Gani Ataman'dı. Sivil bir savcı olmasına karşın sanıklara karşı, mesafeli ve ilgisizdi. Askeri darbenin kendisine tanıdığı büyük imtiyazın tadını çıkarıyor gibiydi. Doğru dürüst ifademi bile almadan daha doğrusu söylediklerimi bile dinlemeden beni tutuklanma talebi ile mahkemeye sevk etti.

Askeri baş savcı Albay Süleyman Takkeci ise terziden yeni çıkmış gibi duran üniformasının düğmeleri ve yıldızları her zaman pırıl pırıldı. Mağrur, acımasız ve sivillere karşı nefretle bakan biriydi. Ondan diğer subaylar bile çekiniyordu. Çok uzun yıllar sonra 1995 yazının 8 Temmuzunda gece haberlerinde 12 eylül darbesinin bu ünlü savcısının bir kalp krizi sonucu öldüğü haberi verildi. Televizyonda, kızı babasının ölümüne hıçkırarak ağlıyordu. Takkeci ve onun gibilerinin canlarını yaktığı nice, kişilerin anneleri babaları ve kardeşlerinin döktüğü gözyaşları aklıma geldi. Ne yazık ki onları kimseler bilmeyecek. Aytekin Gani Ataman ve Süleyman Takkeci'yi tanımam belki kötü bir tesadüfün sonucuydu. Oysa onlar hep vardı. Gerçek adaleti ve vicdanlarının sesini bir kenara atarak binlerce kişiyi darbecilerin emirleri doğrultusunda cezalandırdılar.Yaptıklarından öylesine gurur duydular ki arkalarına dönüp bakma gereğini bile duymadılar.

KADER SENFONİSİNİN KÖTÜ KADERİ…

Ne zaman aklıma "12 Eylül" gelse gözlerimin önüne bir TV görüntüsü gelir. Fonda Beethoven'in 9. senfonisi yankılanmaktadır. Dört general merasim üniformaları ile ayakta dır. Bir tanesi ise öndeki masanın arkasında oturmuştur. Yüz ifadeleri ve duruşları ile Latin Amerika'daki darbeleri konu alan kötü bir filmin karesi gibidir. Sonra gözlerimi kapatırım. Gün yeni batmıştır. Eminönü Kadıköy arasında yolcu taşıyan vapurların boğuk düdük sesleri Selimiye Kışlasının büyük avlusuna yankılandığını duyarım. Koğuşlar büyük bir sessizlik içinde dışarıda akan hayatın seslerini dinler. Vapurlar yorgun insanları evlerine taşımaktadır. Hüzün ve keder dolu bir gece bekler koğuştakileri. Herkes içine kapanırken bir motor homurtusu avludaki sessizliği bozar. Her tarafı kapalı bir askeri kamyon güney kapısından avluya girer. Muhafızlar hareketlenir. Her tarafı kapalı çelik bir kasayı andıran kamyonun kapılarını açılır. Manzara korkunçtur. İçeride birbirinin üstüne istiflenmiş kan revan içinde ve saatlerce süren yolculuktan perişan olmuş insanlar vardır. Hepsi birbirlerine zincirle bağlıdır. Yeni tutuklular itile kakıla ve cop darbeleri altında kışlaya sokulur. Kamyon boşaldığında koğuştaki herkesin ağzı kurumuştur. Şehrin ışıkları ise çoktan yanmıştır. Haydarpaşa'ya yanaşan vapurdan inenler, bir an önce evlerine dönmek için perondaki trenlere koşturur.
12 Eylül'ün yapılış nedenlerini bir kenara bıraktığımızda sonuçta darbenin, solu ve sol adına ne varsa hepsini vahşi bir kürtaj gibi kazıdığı görülür. Üniversiteler susturulmuş, sendikalar ve dernekler kapatılmış, yeni kuşakların depoltize bir şekilde yetişmesi için sistematik bir uygulama yapılmıştır. Kısaca toplum tepkisizleştirilmiş, sosyal bilinci geriletilmiş, buna karşılık sola karşı olan her şey desteklenerek Cumhuriyet düşmanı siyasetlerin önü açılmıştır. Bu gün eleştirilen iktidar o günlerin bir sonucudur. Ulusal kurtuluş savaşı vermiş bir millet olan Türkiye'nin bu günkü manzarası da bu gerçeği doğrulamaktadır.

Mehmet KOMŞU

Arşiv

MASUMİYET

Bazen, küçük bir kızın gülümsemesidir masumiyet. Paşaköy'lü Seylan Çağlayan'ın duru bir su gibi olan yüzünü aydınlatan gülümsemesi gibi. Masumiyet, bir gölge gibidir ve günün biride, bu sessiz gölgenin ansızın kaybolduğunu görürüz...

Masumiyet, bir gölge gibidir ve günün birinde, bu sessiz gölgenin ansızın kaybolduğunu görürüz. Bu kaybettiğimiz masumiyetin kendisidir ve bir daha asla geri dönmemek üzere gitmiştir. Hayatın binbir çeşit tuzaklarla örülü yollarında herkes bir gün mutlaka masumiyetini kaybeder, geriye bir zamanlar "masumduk" avuntusu kalır.

Kaybedilen masumiyetle birlikte hayatın en gizemli güzelliği de gitmiştir. Artık, öteki insanlardan farklı gösteren o büyülü güzellik yoktur ve hayat sizi sıradan insanlardan biri olarak "aramıza hoş geldiniz "diyerek karşılar. Bundan sonrası herkesin bildiği ve yaptığı şeylerdir. Önce kendinize yalan söylemeye başlarsınız, sonrada herkese. İhtiras rüzgarı benliğinizin en derinliklerine kadar işler.

En kötüsü ise bu ürpertici değişimin çok doğal karşılanmasıdır. Bunun adı "büyümedir" büyükler içinse hayat bir elde etme kavgasıdır. Mal, mülk, iktidar, makam, erkekler için kadınlar, kadınlar için erkekler. Bütün bunlara sahip olmak için her şey yapılır. Hileler, yalanlar, hainlikler, hırsızlıklar ve hatta cinayetler bu yolun yolcuları içindir.

Çocukluğumuzun masum hayalleri çoktan unutulup gitmiştir. Bazen içimizdeki kuytuluklara sığınmış birkaç küçük duygu kırıntısı vicdanımızı sızlatır ama bu çok sürmez, hemen hayatın bize sunduğu sahte güzelliklerin tadını büyük bir aç gözlülükle çıkarmaya çalışırız. Doyumsuz, bencil, yalancı ve iktidar düşkünü oluruz. Bizi yönetecek olanlarında kendimiz gibi olmasını isteriz ve bu yüzden de bize benzeyenleri seçeriz. Çocuklarımızın da masumiyetlerinin bir an önce bozulması için elimizden geleni yaparız. Bir gün her canlı için kaçınılmaz bir son olduğunu anlayana kadar bu oyun böyle devam edip gider. Kirlenmiş bir ruh ve bedenle ölüm yolculuğuna çıktığımızda geride bıraktığınız size ait bir şeyin bulunmadığını görürsünüz. Bu bir insan için ölüm öncesinde, mahkum olabileceği en büyük cezadır.

Mehmet KOMŞU

Arşiv

ESİR HAYATLAR

Yazın son günleri usulca gelir. Güneş yakıcılığını yitirmiştir. Uzaklardan ovanın üstüne doğru döne döne gelen kuş sürüleri güneye doğru akar. Kasabaların ve köylerin yolları giderek ıssızlaşır. Arada geç kalmış bir yazlıkçının yada tatilcinin telaşla köyü terk ettiğini görürsünüz. Yaz yorgunu çıplak tepeler, gün batımına doğru denizin üzerinden gelen serin esinti ile serinler. Deniz uçuk maviden koyu maviye dönüşmeye başlar. Ezan sesinin hüzünlü yansıması köy kahvesinde oturanların içini ürpertir. Tenhalaşan köyün sakinleri giden yazlıkçıların ardından kendileri ile baş başa kalır. Neşeli yaz günleri gerilerde kalmıştır artık. Kaz dağlarının üzerinden gelen koyu gri bulutlar yaklaşan sonbaharın habercisidir.

Hayat bir yaz kadar bile uzun değil. Çocukluğumun bu mahallesi ne kadar yabancı şimdi. Evimizin bulunduğu bahçede şimdi koskocaman bir beton yığını duruyor. Bir tek ağaç bile kalmamış. Yıllarca oynadığım bu sokakta tanıdığım hiçbir şey yok. Sanki ardan birkaç yüzyıl geçmiş gibi her şey değişmiş. Yüzler, evler, sokaklar, sanki burada hiç yaşamamış gibiyim. Çocuk seslerinin yankılandığı eski sokak ve bahçelerden yola sarkan salkım söğütlerin yerini şekilsiz ve ruhsuz binalar almış. Yaz tozlarının uçuştuğu taş yol, bir karayılan gibi asfaltla kaplanmış.

Burada hangi mevsimin olduğu bile belli değil. Ne sararmış yaprakları ile ağaçlar ne de yaz yorgunu bahçeler var. Kişiliğini yitirmiş semtler, mevsimsiz zamanlar ve birbirine yabancılaşmış insanlar. Şehirler hayatları ruhsuzlaştırır, yorar ve ağır ağır öldürür. Şehirlerin üzerinden yaban kuşları geçmez. Güneşin ışıkları pencerelerin camlarında can çekişir. Yanık otların, çamların, ceviz ve ıhlamurların kokusunu duyamazsınız. Lacivert gecelerde insanın başını döndüren Samanyolu ve büyülü yıldızlar şehirlerden uzaktır. Evler, hastane odaları gibi steril ve birbirine benzer. Televizyonlardan yalancı bir dünyanın görüntüleri dökülür. Caddeler gri, soğuk ve egzoz kokar. Vitrinler, sahte hayatlar için süslerle doludur. Dostunuz arkadaşınız yoktur. Herkesin hayatı kendisi içindir. Sevgililer için kırlardan toplanmış çan çiçeklerinin yerini yapma çiçekler almıştır. Şehrin rengarenk ışıkları, pahalı otomobiller, gökdelenler, restoranlar, sizi kandırır, gözünüzü boyar. Ulaşamayacağınız her şey sizi şehrin kölesi haline getirir. Bir köyün basit sakinliği ve sıradanlığı size tahammül edilemez bir hayat olarak görünür. Şehir sizi esir almıştır artık ve ölene kadar hayatınızı şehirde yaşamanın bedeli olarak harcarsınız.

Mehmet KOMŞU

Arşiv

YALNIZ RUHLAR SIĞINAĞI

Kasım ayının sonu olmasına karşın güneş öğle saatlerinde şaşılacak kadar ortalığı ısıtıyordu. Hemen her gün gitmeye niyetleniyor ancak çam ormanları ve zeytin ağaçlarının arasından yükselen güneşi görünce vazgeçiyordum. Kaz dağlarının eteğindeki küçük yörük köyü derin bir sessizlik içindeydi. Köylüler olgunlaşmış zeytinleri toplamak için gün doğmadan yollara düştüğü için her taraf bomboş.

Gece erken geliyordu. Erkekler, köyün kahvesini doldurup günün yorgunluğunu sigara tüttürüp çay içerek giderirken, serinliyen hava nedeniyle yakılan ocaklardan yayılan odun kokusu köyün daracık sokakları arasında dolaşıyordu.

En sevdiğim bu saatlerdi işte. Evin önündeki sundurmada oturup karşı tarafta karanlığın içine gömülen Midilli adasındaki balıkçı köylerinin göz kırpan ışıklarını seyrediyordum. Karanlığın içinde önce kuzey yıldızı beliriyordu. Köyün içinde sessizliği bozan hiçbir şey yoktu. Şehir hiçbir zaman gidemeyeceğim kadar uzak geliyordu bana.

Ertesi sabah uyandığımda, evin içi her zamankinden soğuktu ve etrafta ve tuhaf bir sessizlik vardı. Sabahın o bildik sesleri yok olmuştu. Sanki görünmeyen bir el, kulaklarımı bastırıyor gibiydi. Kalkıp pencereden dışarı baktığımda bu garip sessizliğin sırrını anladım. Her taraf bembeyazdı.

Kar gece bastırmış ve köyü esir almıştı. Sundurmanın önündeki avlu tümüyle beyaza bürünmüştü. Bu beklenmedik sürpriz karşısında pencerenin başında kalakalmıştım ki, karların arasında güçlükle yürüyen biri avluyu geçip sundurmaya geldi. Kapıyı açıp onu karşıladım. Gelen, köyde kaldığım zamanlarda bana yardım eden yaşlı komşuydu. Sundurmada dizili odunlardan bir kucak alarak içeri taşıdıktan sonra ocağı yaktı. Biraz sonra içerisi ılınmıştı. Köy yolunun kapandığını söyledi ve yanında getirdiği iri bir ekmeği dilimledikten sonra çayı demledi. İki büyük bardağa doldurduğu çayı beraberce içtik. Köyün küçük camiinden öğle ezanı okunduğunda namaza gidince yalnız kaldım.

Elektriklerde kesilmişti, bir sandalye çekip ocağın karşısına oturdum. Çam ve meşe palamudu kütükleri harlayarak yanıyordu. Uzun alev dilimleri bacaya doğru uzanıyor, arada mavi ve kızıl renkler birbirine dolanarak esrarengiz şekiller meydana getiriyordu.

Her şeyden uzak bu küçük köyde sıkışıp kalmıştım ama tuhaf bir rahatlık hissediyordum. Önümde upuzun bir gün vardı. Endişelerden, tedirginliklerden ve sahip olduğum her şeyden uzak benliğimle baş başaydım. Emaye çaydanlıkta kaynayan çayın kokusu evin her tarafına yayılmıştı. Sessizliği sadece yanan kütüklerin çıkardığı çıtırtılar bozuyordu. Ocağın başından ayrılıp pencereden dışarısını seyretmeye başladım. Minik kar taneleri havada yüzer gibi uçuyordu. Çamların karla örtülmüş dalları bazen ani bir esinti ile silkeleniyor, havaya kalkan beyaz toz bulutu etrafa savruluyordu.
Hayatın ne kadar boş ve anlamsız olduğunu anlamak için neden bunca yılın geçmesi gerekiyor. Ardına takıldığımız o büyük düşünceler için harcadığımız zaman şimdi bana derin bir ızdırap veriyor. Meğer hiçbir şey sıradan bir günün o basit ve insana huzur veren saatlerinden daha önemli değilmiş. Kandırılıp, zehirlenmiş hayatlarımızla sürüklendiğimiz bu nemli karanlıkta, aradığımız hangi şeyi bulabildik ki?... Birilerinin bizim için belirlediği kaderi yaşamak ve kendimize ait olmayan bir hayatın içine bir anda parlayıp, sonra da kaybolan bir yıldız gibi yok olmak. Bir anlık sanrı yada belki de hiç yaşanmamış ve ardından bir iz bırakmadan kaybolmuş biri olmak.

Gençlik yıllarımda en çok Tolstoy'un roman kahramanlarına özenirdim. Güçlü karakterler, asil duygular, sefil mujikler, göz alıcı parıltılar içinde yaşayan aristokratlar, derin tutkular ve asil ölümler. Sonra Puşkin ve onun büyük müridi Larmantov, Troykalar, uçsuz bucaksız stepler, taygalar, erdem ve onur adına yapılan düellolar, yoksul köylüler, aç gözlü Yahudiler ve yine ölümcül derecede tutkulu aşklar. Şimdi her şey gerilerde kaldı. Durgun Akardı Don, Stalingrad savaşları, Askerin Türküsü ve Potemkin Zırhlısı, unutuldu.

Kar taneleri irileşmeye başladı. Sessiz ve sakin bir şekilde yağıyor. Kalbim derin bir kederle doluyor. Bu ıssız köyde hayatımın anlamını düşüneceğim hiç aklıma gelmemişti. Bütün köy içine kapanmıştı. Beyazlığın kalın örtüsü altında üşüyen bedenlerimiz değil ruhlarımızdı. İlahi bir gücün ürkütücü varlığı işlediğimiz günahları önümüze getiriyordu sanki. Kimin neyi nasıl bağışlayacağını bilmiyorum. Bildiğim doğru dürüst bir şeyde yoktu zaten. Neyi kimler için ve neden yaptığımı da bilmiyordum. Belirleyici olan kader mi, yoksa hayatın kendisi mi?. Soruları kim soruyor? Peki cevaplar doğru mu? Gothe'nin aşk acıları, Nietszche'nin üstün insan arayışı, sağır Beethoven'nin görkemli müzikleri, Mona Lisa'nın esrarlı gülümsemesi, Vagner'in ürküntü veren Töton Şovalyeleri, Peygamberlerin öğretileri, basit bir köylü kızının masumiyetinde nasıl kendini gösterebiliyor.

Kar yağışı iyice arttı. Kalın bir beyaz perde pencerenin önünü örttü. Kalkıp ocağa birkaç kütük daha attım. Saat üç olmuştu bile. Biraz sonra hava kararmaya başlayacaktı. Elektrikler hala gelmemişti. Dışarı çıktım, güçlükle yürüyerek köy kahvesine kadar gittim. Kahve tıklım tıklım doluydu ve dumandan göz gözü görmüyordu. Ani bastıran kar herkesi birbirine yakınlaştırmıştı. Yeni demlenmiş bir çay içip havadan sudan konuştuk. Köyde mahsur kalmam hoşlarına gitmiş gibiydi. Akşamla birlikte insanın içine işleyen bir ayaz kendini gösterdi. Gökyüzü tertemizdi. Dolunayın büyülü parlaklığı köyü aydınlatıyordu. Tekrar eve döndüğümde kütükler kor haline gelmişti. Bir kucak odun alarak ocağı doldurdum. Bir iki mum yakarak loş ışığın altında pencerenin yanına bir sandalye çekerek oturdum.

Dolunayın etrafındaki hale gizemli parıltısı altında köy gümişi bir beyazlığa bürünmüştü. Bu göz alıcı güzellik beni büyülemiş gibiydi. Bu esrarlı parıltının içinde kaybolup gitmek istedim. Sanki hiç yaşamamış gibi, gecenin lacivert sonsuzluğunda kaybolup gitmek. Kurtulmak istediğim her şeyi bu ıssız köyde bırakarak. İçilmiş birkaç bardak çay ve ocakta alevleri sönmüş birkaç odun parçasından başka bir şeyin olmadığı bir hayat.

Ay ışığının aydınlattığı avluda iri bir hayalet belirdi. Ağır ağır yürüyerek sundurmaya geldi. Ayaklarını yere vurarak silkeledi. Açılan kapı ile birlikte içeri kuru ayazın soğuğu girdi. Ocaktaki odunların alev dilimleri içeri dolan temiz hava ile hızla büyüyerek yukarılara doğru tırmandı. Yaşlı köylünün sırtında benim ona verdiği eski palto vardı. Başı ile selam verdi, sonra elinde dikkatlice taşıdığı çıkını masanın üzerine bıraktı. Açtığı çıkından büyükçe bir toprak tencere ile büyük bir ev ekmeği çıktı. Mutfaktan iki tabak getirip tenceredeki yemeği tabaklara boşalttı. Sakin yüzünde yaptığı işten hoşlanan bir insanın ifadesi vardı.

Bu sade ve olabildiğince basit bir hayatın verdiği huzurun ifadesiydi. Ne bir ihtirası ne de yakıcı bir tutkusu yoktu. Hayatın dinginliği içinde yaşayan bir çınar ağacı gibi sessiz ve sakindi. Şehirlerin, insanların kimliğini bozan baştan çıkarıcılığından uzak, birbirine benzeyen dingin günlerin içinde yaşayıp gidiyordu. Kırılmış, hırpalanmış bir ruhu, zevklerin ve yalancı dostların peşinden koşan bedenide yoktu. Hayat ona muhteşem bir armağan vermişti. Ama o bunun farkında değildi…

"Buyur" diyerek beni masaya çağırdı. Tabakta etli patates vardı. Taze dilimlenmiş köy ekmeğinin kokusu ve yine küçük bir tabağa konulmuş ev yapımı biber turşusu bana gün boyunca yemek yemediğimi hatırlattı.

Yemek boyunca pek konuşmadık. Zaten pek konuşkan biri değildi. Yolun ne zaman açılacağını sordum. 'Üç beş gün sürer' dedi. Ancak bazen yolun daha da uzun süre kapalı kaldığı da olurmuş…

Bütün hayatı bu köyde geçmiş, sadece askerlik sırsında buradan uzak kalmış. Basit ve pürüzsüz bir hayattı onun ki. Ne bir siyasi kaygısı ne de dünyada olup bitenler üzerine kafa yormuşluğu yoktu. Bu nedenle başını yastığa koyar koymaz uyuyabiliyordu. Yemekten sonra ocağın karşısında ısıttığı paltosunu giyip gitti. Mumlar neredeyse bitmek üzeriydi. Ocağı birkaç iri kütük attım. Yemek sonrasında üzerime bir ağırlık çökmüş uykum gelmişti. Pencereden görünen donuk ay ışığı altında minik kar taneleri uçuşuyordu. Elektrikler hala gelmemişti. Birden telefonumu gün boyunca kullanmadığımı fark ettim. Zaten hiç açmamıştım. İlk kez etrafımdan gerçek anlamda kopmuştum. Bu durum bana tuhaf bir rahatlık verdi. Kendimi bir başka hayata geçmiş gibi hissediyordum.

Hiç planlanmamış ve düşünülmemiş bir zaman parçası içindeydim. Ruhum belki de ilk kez kendinle baş başaydı. Sevdiğim veya sevmediğim hiçbir şey yoktu etrafımda. Kendimi savunmak için ördüğüm duvarın ötesine çıkmış gibiydim. Koyu lacivert gecenin büyülü aydınlığında kanatlanmış uçuyordum.
Gidip yatağa uzandım. Uçuşan kar taneleri yavaş yavaş beyaz kelebeklere dönüşürken uyuyakaldım. Çocukluk yıllarından bu yana ilk kez böyle rahat ve dingin uyuyordum.

Uyandığımda ocak sönmüş her taraf buz kesmişti. Canım kalın yorganın altından çıkmak istemiyordu. Yattığım yerden eski tavan tahtalarını belki bininci kez saydım. Sonra pencereden görünen havayı seyrettim. Kar yağışı durmuştu. Epey bir zaman sonra kapının vurulması üzerine kalktım. Giyinik uyuduğum için doğruca kapıya gittim. Her taraf soğumuştu. Kapıyı açtığımda karşımda küçük bir kız duruyordu. Açık yeşil gözleri, duru bir su damlasını andıran masumiyetteki yüzü ile bana gülümsüyordu. Bu gülümsemede kusursuz, eşi olmayan ve yeryüzünde artık rastlanmayan saflıkta bir masumiyetin parlaklığı vardı. Henüz kirlenmemiş, hırpalanıp bozulmamış bir masumiyet.

Elindeki tepsiyi bana uzatarak neşeyle konuştu: 'Size getirdim.' Tepsinin üzerindeki örtüyü hafifçe kaldırdım. Taze haşlanmış yumurtalar, peynir ve büyük bir sahanın içinde iri zeytinler vardı. Şehirde oturduğunuz dairenizde size kimse böyle bir şey getirmez. On yıl boyunca karşılıklı oturduğunuz dairenin sakinlerini bile tanımazsınız. 'Bu gün okul yok mu?' diye sordum. 'Yol açılmadığı için okula gidemedik.' diye cevap verdi. 'Bende gidemedim.' deyince yüzündeki gülümseme daha da arttı. Sonra dönerek uzaklaştı. Beyaz karların içinde küçük bir kraliçe gibiydi.

Bu gün ikinci gündü. Telefonumu yine açmadım. Sundurmada istif edilmiş odunlardan içeri taşıyarak ocağı yaktım. Ardından çayı demledim. Sakallarım uzamıştı. Tıraş olurken aynada bana çok uzaklardan bakan bir çift gözle karşılaştım. Bu etrafı kırışıklarla dolu, yorgun ve kederli bakan gözler benimdi. Kırgın bir ruhun gözleriydi bunlar. Hayata karşı yenik düşmüş, inançlarını yitirmiş, bir ruhun yansımasıydı bu bakışlar. İyiden iyiye beyazlamış saçlar, derin çizgilerle dolu bir alın ve zamana esir düşmüş bir ifade taşıyan bir yüz bu kederli bakışları tamamlıyordu.

Yüzümdeki bu ifade beni derinden sarsmıştı. Önleyemediğim bir hareketle tıraş bıçağını sert bir şekilde bastırdım. Jiletin soğuk ve keskin yüzeyi boynumu enlemesine bir kesik açtı. Taze sıcak kan, boynumdan aşağı süzüldü. Havluyu alıp boynuma bastırdım. Ezan okunuyordu. Havlu boynumda pencerenin karşısına oturdum. Avlunun çaprazında ki çam ağacının dallarında bir grup serçe geldi. Telaşlı cıvıltıları bir anda ortalığı kapladı. Uzaktan köpek havlamaları duyuluyordu. Yankılanan ezan sesini duyan yaşlılar birer ikişer camiinin yolunu tutuyor…

Kan durmuştu. Kalkıp kesiğin üzerine plaster yapıştırdım. Fincanı demlenmiş çayla doldurup masanın başına geçtim. Haşlanmış yumurtalar henüz soğumamıştı. Dışarısı seyrederek kahvaltı yaptım. Kendimi daha iyi hissediyordum. Öğleden sonra avlunun önünde duran karla örtülmüş arabayı temizledim. Çalıştırıp kontrol ettim. Sonra da köyün üzerindeki yolda yürüyüp, aşağıdaki manzarayı seyrettim. Ana yol buradan görünüyordu ve açıktı. Ancak kıvrıla döne aşağıya inen köy yolunda her hangi bir hareket yoktu. Kaz dağları beyaz bir örtüyle kaplanmıştı. Çam ormanları, üzerinden gelen buz gibi bir hava köyü yalayıp denizin üzerine iniyordu. Yolun ormanın içine giren kısmında kar kalınlığı belime kadar yükseliyordu. Kuzeyden gelen kar yüklü bulutlar, güneşi örtünce geri döndüm. Zaten üşümüştüm. Eve girerken kar yeniden başladı.

Ocağın içini reçine kokan çam odunlarınla doldurdum. Karla birlikte havada kararmıştı. Köpek havlamaları ve serçelerin cıvıltıları sessizce yağan karın altında duyulmaz oldu. Reçineli çam odunlarının alevleri küçük köy odasının duvarlarında büyülü bir dansa başlamıştı. Hızla yanan odunların çıkardığı garip sesler duvardaki esrarengiz dansçılara eşlik ediyordu. Alevlerin kıvrılıp bükülen gölgeleri bazen acı çeken, işkence gören insanlara benziyordu. O zaman sesler insan çığlıklarına dönüşüyor, tüylerimi ürpertiyordu. Oturduğum sandalyede çakılıp kalmıştım. Dansözler çekilip gitmiş, şimdi bağıran, uluyan, acı içinde kıvrılan bükülen gölgeler kalmıştı sadece. Gözlerimi bu acı içinde kıvranan gölgelerden ayıramıyordum.

Bu küçük odanın kirli beyaz badanalı duvarlarında cehenneme pencereler açılmıştı. Ter içinde kalmış ve sıtma nöbetine tutulmuş biri gibi titriyordum. Vahşi çığlıklar kulaklarımı tırmalıyor, acı izinde can çekişen gölgelerin kıvranışlarını dehşet içinde seyrediyordum.

Birden kapının arka arkaya vurulması ile kendime geldim. İhtiyar adam tam zamanında gelmişti. Gölgeler birden eski zararsız hallerine dönüştü. O korkunç çığlıklar kayboldu ve her şey eski haline dönüştü. Odanın içi sımsıcaktı. Akkor haline gelmiş odunlar arada küçük patlamalarla etrafa binlerce minik kıvılcım saçıyordu. İhtiyar fırından yeni çıkmış börek getirmişti. Kocaman bir parçayı elime alıp yedim. Zeytinyağı'nın kokusu ile karışan hamur kokusu o kadar güzelde ki bir anda her şeyi unuttum.

İhtiyara da bir çay doldurup pencerenin kenarında yağan karı seyrederek içtik. Sonra o her zamanki gibi sessizce kalkıp gitti. Giderken 'yol yarın açılır.' dedi. Garip bir şekilde pek umursamadım. İçerisi sadece ocağın ışığı ile aydınlandığı için alacakaranlıktı. Dışarıda kar durmuş, kaz dağlarından gelen sert bir rüzgar esmeye başlamıştı. Çatı ve ağaçlarda ıslık çalan bu rüzgarın sesi beni derinden etkiliyordu. Mumlardan irisini alıp pencere kenarındaki koltuğa yerleştim. Turganyev'in 'Babalar ve Oğulları'nı kim bilir kaçıncı kez okumaya başladım. Uyuyakaldığımda Bozarov tifo nöbeti geçiriyordu.

Bu gün üçüncü gündü. Küçük kız yine bir tepsi içinde kahvaltı getirdi. Yolun henüz açıkladığını söyledi. Serçeler yine çamlara her zamanki ziyaretlerini yaptı. Ezan sesi ile birlikte ihtiyarlar karların içinden ayaklarını sürüyerek camiye gitti. Akşam olunca ihtiyar yine yiyecek bir şeyler getirdi. Sonra onunla yine pencerenin karşısına oturup sessizci çay içtik. Bu basit, sıradan, yeknesak, hayat tedirgin ruhumu yatıştırmıştı. Boğazımdaki kesiğin bandını değiştirirken gözlerimdeki bakışlarında değiştiğini fark ettim. Telaşsız ve durgundu gözlerim. Önceleri bıkkınlık veren bu tekdüzelik artık beni rahatsız etmiyordu.

Rüzgar dinmiş, dolunay yerini almıştı. Yanan mumların kokusu ocaktaki odunların reçine kokusuna karışmış, bu esrarlı tütsü uykumu getirmişti. Kalın yorganı üstüme çekip derin bir uykuya daldım. Sadece sonsuz bir lacivert derinliğin olduğu ve çevremde binlerce yıldızın bir uzaklaşıp bir yakınlaştığı derin bir uyku…Yalnızlığın gizemli senfonisini duyuyordum sadece. Hayatın bütün yalancı hayallerinden ve duygularından uzak bir uykuydu bu. Başka bir kainatın bilinmeyen güzelliklerinin yolunu açan yeni bir hayatın varlığını fısıldıyordu bana. Karşılıksız aşkların olmadığı, ikiyüzlü ve yalancı olmayan bir hayatın, kusursuz güzelliklerini, el değmemiş masumiyetlerin olduğu bir yer.

Uyandığımda odadan içeri giren kış güneşinin parlak ışıkları gözlerimi kamaştırdı. Pencerenin kenarına konmuş minik serçelerin neşeli sesleri, odaya doluyordu. Çok dinlenmiş ve sakinleşmiş gibiydim. Ocakta odunlar beyaz bir kül yığını haline gelmişti. Kalkıp kapı ve pencereleri ardına kadar açtım. Serin ve temiz havayı içime çektim. Yolun açıldığını hissediyordum. Ama bu açılan köyün yolu değildi. Uzaktan küçük kız ve yanında dedesi göründü. Sırtındaki palto benimdi, bir an için kendimi ona benzettim. Yolun açılıp açılmaması beni fazla ilgilendirmiyordu. Küçük kız, kabanının altına sakladığı fırından yeni çıkmış sıcak köy ekmeğini uzatırken o eşsiz güzellikteki gülümsemesi ile yüzü aydınlandı. Üçümüz beraber pencerenin önünde çay içerken kar yeniden yağmaya başlamıştı.

Mehmet KOMŞU

Arşiv

HAYATI SORGULAMAK

Akıp giden bu hayatın içinde, yalnız kaldığınız bir an durup, hiç kendinizi, etrafınızı, ülkeyi, kainatı, sonsuzluğu ve Tanrının varlığını düşündünüz mü? Bütün olan bitenlerin ne anlama geldiğini, hepsinden önemlisi her şeyin olması gerektiği gibi olup olmadığını sorguladınız mı?

Yorgun bir günün sonunda ıssız bir kuytulukta bir kenara oturup, koyu lacivert gökyüzündeki milyonlarca yıldıza bakarak, gecenin nemli havasında varlığınızın nasıl bir anlam taşıdığını, çevrenizdeki ve kainatın içinde ne kadar bir yeriniz olduğunu düşünmekle işe başlayın.

Hayatınızın gidişatından ne kadar hoşnutsunuz, aldığınız eğitim ve çeşitli öğretiler size doğruları bulmanızda ne kadar faydası olmuştur, siz doğru birimisiniz? Yaptığınız iş, ailenizle, çevrenizle ve arkadaşlarınızla olan ilişkileriniz ne kadar doğru? Kendinize, sevdiklerinize ve çevrenize ne kadar yalan söylüyorsunuz? Hayat sahnesindeki rollerinizin ne kadarı gerçek, ne kadarı sahte? Aşklarınız, dostlarınız ve sevdikleriniz için neler yaptınız, yada neleri yapamadınız?

Toplum ve yaşadığınız ülke için ne kadar dürüst ve namuslu olabildiniz? Vicdanınız her konuda rahat mı? Bu ülkeyi bu hale getirenleri seçerek bu çöküntüye ve bu ahlaksızlığa ne kadar katkıda bulunduğunuzu düşündünüz mü hiç? Tam kırık yıl boyuncu Türkiye'nin kaderini elinde tutan, devletin parasını dağıtırken yakalanınca, 'verdimse ben verdim' diyen, 'bana milliyetçiler cinayet işliyor dedirtemezsiniz' deyip ülkeyi cephelere bölen, Süleyman Demirel'i tam yedi kez Başbakanlığa siz getirmediniz mi? Bununla da yetinmeyip daha sonra Cumhurbaşkanı yapmadınız mı?

12 Eylül darbesi ile Türkiye'nin bütün ilerici ve sosyal dinamiklerini yok edip, Mustafa Kemal'in kurumlarını ortadan kaldıran, meydan meydan gezip 'ben imam çocuğuyum' diyerek Türkiye'nin çağdaş manzarasını değiştiren gerici güçlerin önünü açan Kenan Evren'i Marmaris'te sultanlar gibi yaşatan sizler değil misiniz?

Avrupa Birliği ve demokrasilerin kriterlerinden bahsederken, Evren'in ve darbecilerin yargılanmasını engelleyen 1982 Anayasasının geçici 15. maddesinin bu güne kadar neden kimsenin kaldırmaya cesaret edemediğini hiç düşündünüz mü? Dünyanın demokrasi ile yönetilen hiçbir ülkesinde, Anayasaya konulmuş bir geçici maddenin 24 yıl boyunca muhafaza edildiği tek ülkenin Türkiye olduğunu bilmiyor musunuz?.

'Su içenin, toprak kullananın' deyip dağa taşa adına 'Karaoğlan' diye yazdıran, son Başbakanlığı döneminde, Fethullah Gülen ve Vahiddetin'e övgüler düzen, kendinden menkul sol anlayışı ile solu bölen, karı koca partisi Bülent Ecevit'i yere göğe sığdıramayan sizler değil misiniz?

'Benim memurum işini bilir, ben zengini severim'diyerek Türkiye'nin bütün sosyal ve ahlaki değerlerini alt üst eden, Turgut Özal'ı bu ülkeye çağ atlattı diyerek baş tacı eden yine siz değil misiniz?

Halkın gözünün içine bakarak yalan söyleyen Tansu Çilleri 'bacımız' diyerek bağrınıza basan, yine mafyacılarla banka pazarlığı yaparken yakalanan Mesut Yılmaz'ı Meclislerde aklayan, sizler değil misiniz?

Din, iman, türban deyip iktidar olan,Türkiye'nin çağdaş yüzünü değiştiren, büyüme rekorları kırıyoruz deyip cumhuriyet tarihinin en büyük cari açığını veren, Türkiye'nin geleceğini IMF ve Dünya Bankası'na ipotek eden, iktidarı siz işbaşına getirmediniz mi? Belediyelerden gelen rantlarla milyon dolarlık villalarda oturan bu görgüsüz yeni zenginleri siz yaratmadınız mı?

'Türkiye'nin en iyi ihraç ürünü ordusudur' diyen karanlık bir borsa spekülatörünün kurduğu 'Açık Toplum Enstitüsünü' isimli bir kuruluşun faaliyetlerini, bu halkın 80 milyar dolarını çalan banka patronlarının elini kolunu sallayarak dolaşmasını, 350 milyar doları geçen borçları, özelleştirme adı altında üç kuruşa peşkeş çekilen Cumhuriyetin öz varlıkları sizi ilgilendirmiyor mu?

Cumhuriyet devrimlerine ne kadar sadıksınız? Sevgilinize ve inançlarınıza ne kadar bağlısınız? Hayatınızın vicdan muhasebesini yaparken ne kadar dürüstsünüz? Kişiliğinize ve ahlak anlayışınıza ne kadar güveniyorsunuz? Ne kadar fırsatçı, ne kadar kalleş, ne kadar yalancı, ne kadar onurlu ve onursuzsunuz? Neyi nasıl yaptınız? Tanrı ve çevrenizdekileri ne kadar kandırmaya çalıştınız? Tanrı ile baş başa kalınan camii de tarikatçıların birbirlerini öldürmesini nasıl karşılıyorsunuz? Bütün bunları sorgulayıp bu sorarın cevaplarını kendinize dürüstçe verebildiniz mi?

Sizin yaptıklarınızı, çocuklarınızın yapmasını engellerken, onlara ve kendinize karşı ne kadar dürüstsünüz? Üç kuruşa alıp otuz kuruşa satmayı, herkesi kandırmayı, iyi yaşamanız için diğerlerinin kötü yaşaması gerektiğine vicdanınızı nasıl inandırıyorsunuz? Adil olmak yerine hayatın adıl olmadığı gerçeğine, güçlülerin güçlüleri ezdiğine, üzümü yeyip bağının sorulmamasına mı inanıyorsunuz? Müslümanlığı komşunuz aç yatarken, siz tıka basa tok bir şekilde yatmanız, bir lokma bir hırka yerine bütün hırkalar benim olsun şeklinde mi algılıyorsunuz Başınızı döndüren liberal ekonominin dört çekerli 300 milyarlık jeep'lerin direksiyonuna başınızda türbanla oturup gösteriş yaparken içiniz ne kadar rahat?

Bu kainatın sonsuzluğun da varlığınız ne anlam taşımaktadır. Aslında bir yıldız kayması kadar kısa olan bu hayatta, kendinizden başka kime ve kimlere ne kadar faydanız dokunmuştur? Sizi karşılıksız seven birine bir kez olsun gülümsediniz mi? Hayatın geçiciliğini ve etrafınızda olup biten her şeyi son bir kez daha düşünün ve o zaman bütün hayatınız boyunca hiçbir şeyi gerektiği gibi yapmadığınızı göreceksiniz. Size gösterilen, size anlatılan ve size öğretilen hiçbir şeye inanmayın. Çünkü hayatta hiçbir şey gerçek hali ile görünmez. Birileri her şeyi size kendilerinin istediği şekilde görmeniz için hazırlar. İnsanlık tarihinin en gerçek ve en kısa özeti budur.

Mehmet KOMŞU

Arşiv

KUZEY YILDIZI

Kış mevsimi melankolik ve füsunkardır. Uzun sıcak yaz günlerine ve daha sonra da sonbahara direnmiş ağaçların yaprakları önce sararır, sonra da birer ikişer dökülür. Hava sabahları ve akşamları buz gibidir. Denizin üzerinden gelen poyraz esintisi sararmış yaprakları dört bir yana savurur. Güz sonunda bütün ağaçlar neredeyse çırılçıplaktır. Kuru dalları kuzey rüzgarının önüne kattığı karabulutların sürüklendiği gökyüzüne doğru yardım ister gibi uzanır. Doğanın bu hüzünlü görünümü ruhları da etkiler.

Hiç bitmeyecekmiş gibi uzun günleri olan yaz, bir rüya gibi gerilerde kalmıştır. Kalabalıklar azalmış, sahil kasabaları ve yazlıklar boşalmıştır. Şimdi herkes kendi kendinle baş başadır. Bezgin balıkçılar köhne kahvede şehirlilerin boşalttığı sokakların sessizliğini dinler. Upuzun sahilde, poyrazın serin esintisi ile kabaran dalgaların hırçın sesinden başka bir şey duyulmaz. Sahil kasabasının şehirli dedikoduları bitmiş, yerine bildik suskunlukları gelmiştir. Köyün eski mezarlığındaki tepede, rüzgarın uğultusu kahvedeki yaşlıları ürpertir. Ruhlar tedirgin bir bekleyişle kışın derin melankolisi ile iyice içine kapanır. Kaygılı bir şekilde geçip giden hayatınızı düşünürsünüz. Değiştirmeye kalktığınız her şey olduğu gibi yerinde durmaktadır. Aşklarınız, size derin bir hayal kırıklığından başka ne getirmiştir..?

Ama en kötüsü hayatınızın en güzel yıllarını verdiğiniz gençlik ideallerinizin paramparça oluşudur. 'Böyle gelmiş böyle gider' diyenlere karşı 'böyle gitmeyecek' diyerek harcadığınız hayatınızın onca yılına karşılık hiçbir şeyin değişmediğini görmenizin acısını en çok ruhunuz çeker. Devleti yöneten siyasetçiler, yalan dolanlarına devam ederek halkı kandırmaya sürdürmektedir. Halk yine kendini soyan ve kandıranların peşinde gitmektedir. Yani kısaca her şey eskiden geldiği gibi devam etmektedir.

Yağmurlar havayı daha da serinletiyor ve bütün bunları düşündükçe ruhlarımız daha da üşüyor. Yorgun, yılgın ve çaresizce bir sığınak arıyoruz. Yalansız, dolansız ve basit bir hayatın olduğu bir yer. Ama ne yazık ki her taraf aynı. Zehirlenme o denli büyük ki, en ıssız ve en ulaşılmaz yerlere kadar yayılmıştır. Televizyonların ekranlarından her an, her dakika akan zehir büyük küçük bütün ruhları zehirliyor. Yalan haberler, çıplak kadınlar, ahlaksızlığın ve cinayetlerin kol gezdiği diziler, her tür sosyal ve ahlaki değerlere saldıran programlar, yağma ve talan ekonomisini göklere çıkarana ahlaksız bilim adamları, yolsuzluğun, erdemsizliğin, cahilliğin egemen olduğu bir düzen.

Kış mevsimi insanı kederlendirir. Geçip giden yılları, kaybolan arkadaşlıkları, dostlukları ve artık önemini yitirmiş olan akrabalıkları, size yabancılaşan aileniz ve geçen bunca yıla rağmen hala kanayan gönül yaranızı aklınıza getirir. Ruhunuz boş yere sığınacak bir yer aramaya çalışır. Biraz olsun soluklanacak ve yaralarını saracak bir köşe. Çaresizlikle çırpınırsınız ama öyle bir yer yoktur. Başınızın üzerinden uzaklara sürüklenen bulutlara ve geç kalmış birkaç göçmen kuşunun aceleyle kanat çırparak uzaklara doğru gözden kaybolmasını derin üzüntüyle seyredersiniz.

Kaçış yollarınız kapalıdır. Şehir ve çürümüş hayat sizi esir almıştır. Aslında görünürdeki hayat size ait değildir, her şeyi sizin için başkaları planlamaktadır. Siz bu oyunda basit bir figürandan başka bir şey değilsinizdir. Kurtulmak için denediğiniz her yol sizi yine aynı çıkmaza getirir. Bu çıkmazda 'idam kararlarını imzalarken elim titremedi bile' diyen Kenan Evren'le, tam altı kez gidip yine halk tarafından yedi kez geri getirilen Süleyman Demirel'le ve ölmeden önce neredeyse hilafetçi olan Bülent Ecevit ve benzer siyasetçilerle bir hayatın geçtiğini görürsünüz.

Çıkışı olmayan bu sokakta ruhunuz can çekişir. Kirlenmedik hiçbir yer kalmamıştır. Yoksul aile çocuklarının bayrağa sarılı tabutlarını sadece birkaç saniye görürsünüz. Ardından Pınar Altuğ'un ve onun gibilerinin seks maceralarını bütün bir gece izlemek zorunda kalırsınız. Ama gidecek bir yer yoktur. Kış'ın kederi sizi sarıp sarmalar. Her şeyi, yenilgileri, yanılgıları ve geçmişi bırakıp gideceğiniz bir yer bulmayı daha çok istersiniz. Gönül yaranızın ağrısı dayanılmazdır. Her yerde onu görür gibi olursunuz. Aradan bunca yıl geçmesine rağmen eski günlerin hayaletleri uykularınızın misafirleri olmuştur artık. Anılarınızın bu değişmeyen hayaletleriyle konuşursunuz.

Yağmur pencerenin camlarından gözyaşları gibi süzülür, gecenin dingin sessizliği sizi çağırır. Simsiyah gökyüzünde tek bir yıldız bile yoktur.Yağmur ruhunuzu ve vücudunuzu yıkar, üşümeniz geçmiştir. Uzaklarda çakan şimşeğin anlık aydınlığında kollarını gökyüzüne uzatmış çırılçıplak ağaçları görürsünüz
O çıkmaz sokaktan ilk kez çıkarsınız. Ürkütücü karanlığın nemli havası ve gökyüzünde birden bire beliren kuzey yıldızı size yol gösterir. Kendinizi ve ruhunuzu bir kez olsun bırakın. Ruhunuz size mutlaka bir sığınak bulacaktır.

Mehmet KOMŞU
MAGRİP KAPISI

Derin bir uykudaki düş gibidir her şey. Gidip gelinen yada gidip de dönülemeyen mekan ve zaman birbirine karışır. Çocukluğumuzun o eski sokağında yürümüş, salkım, ıhlamur, hanımeli ve çam kokularının birbirine karıştığı bahçenin kuytuluğunda dinlenmiş, sundurmanın köşesindeki tulumbadan akan serin su ile yüzümüzü yeni yıkamış gibiyizdir.

Mezarlığın üstüne koyu gölgeleri düşen yüzyıllık koyu yeşil selvilerin yanından yürüyüp köhne haliç vapuruna giderken, fırından yayılan taze böreğin tadını ağzınızda hissedersiniz. Sonra bir başka yolculuk. Süresi belirsiz, belki üç gün beklide bir göz açıp kapama süresi kadar kısa.
Annem ölüm yatağında. Burada zaman kaskatıdır. Tutmak ister gibi elini uzatır boşluğa. Ölümün esrarlı esintisi duyulur odada. Eli düşer yorgun bedeninin yanına. Kalbim hüzünle dolar. Zaman sessizce geçer içinizden. Yorgun yolcu, sonsuza kadar dinleneceği hana varmıştır nihayet. Ruhu için bir sığınak gerekmez artık. Oda, koridor, tüm bina ve zaman ölüm kadar soğuktur şimdi.

Sesleri duyulur asude bir bahar akşamı bir çocukla babasının. Karanlığın içinden tehditkar ulumaları yankılanır bir çakalın. Uzak tepelerden titrek bir çoban ışığı göz kırpar.Yıldızlar büyülü parıltıları ile doldurur gökyüzünü. Zamanın belirsizliğidir yine her yere hakim olan. Ölümden önce ve de ölümden sonra.
Kaygısız öğle güneşinde uyuklar sahipsiz gölgeler. Zaman durmuş gibidir. Issız çölde güneş gökyüzüne asılmış gibi durur. Kızgın kum tepelerinin ardında zaman yoktur. Çıngıraklı bir yılan gibi sokar ansızın tam kalbimin üzerinden bir sancı. Güzel olan her şey bir anda gözlerden ve belleklerden silinir. Puşkin gelir gözlerimin önüne. Karadeniz'in ürkütücü dalgaları ardı ardına gelir üzerime. Sahilde benden başka kimseler yoktur şimdi. Büyür siyah gövdeli dalgalar. Ve alır götürür beni bir sevgili gibi. Dalgaların tuzlu serpintileri çarpar yüzüne, sahilde bekleyen bir kadının. Geri çekilir, tekrar zaman. Geride koskocaman bir hiçlik kalır.

Zamanı taşımaktan yorgun düşmüş tren makinistleri gibiyiz. Demir raylar zamanın bilinmez derinliğine doğru iki gümüş çizgi gibi uzar gider önümüzde. Eski vapurların pencerelerinden geçmiş zamanın hayaletleri el sallar unutulmuş istasyonlarda bekleyen yolculara. Ağır aksaktır zaman, kimi kez önümüzde kimi kez de arkamızda.

Yaban kazları havalanır, yolculuk zamanı gelmiştir. Uzun yaz günleri usulca sona erer. Güz güneşi toprağı ısıtmaz artık. Hiç bitmeyecek tek şey zamandır bu koca evrende. Anılar unutulur, yüzler ve yaşadığımız yerler değişir. Ama zamanı kimse değiştiremez. Kısacık hayatlarımızı, günlere aylara yıllara böleriz. Oysa zaman belirsizdir. Nerede başladığı ve nerede biteceği bilinmez. O bilinmezliğin ürküntü veren bekçisidir. Bizleri Magrip kapısında bekler. O kapı ki, önü hayat, arkası hiçliğin sonsuz karanlığıdır. Ruhlar bu zaman ötesinde sonsuz derinlikte birer birer yitip gider. Hayatın bütün zevkleri, sevinçleri ve hüzünleri Magrip kapısının girişinde kalır. Öteki tarafa geçen ruhlar her şeyden arınmıştır artık. Biçim değiştiren yada varolan hiçbir şey yoktur aslında. Her şey asında hiçbir şeydir burada…

Mehmet KOMŞU

Arşiv


BİR 'DARBE' ANISI

12 Mart 1971'de gerçekleştirilen askeri darbe, Türkiye'nin yakın tarihindeki en karanlık dönemlerinden biri olmuştur. Darbenin hazırlanışı ve sonrasında olup biten olayların aradan geçen 36 yıla rağmen hala karanlıkta kalması Türkiye'nin demokratikleşme sürecine büyük ölçüde engel olmuştur…

Bölüğün koğuşları güney nizamiyenin bulunduğu taraftaydı. Gecenin dondurucu ayazında Tuzla'daki sokak lambalarının puslu şıkları görünüyor, çevre yolundan bir dizi askeri kamyonun far ışıkları gecenin zifiri karanlığını delerek yolu aydınlatıyordu. Tuzla Piyade okulu derin bir sessizlik içinde. Nöbetçiler kum torbaları ile takviye edilmiş barikatların arkasına sinmiş, sessizce bekleşiyor. Çevredeki çam ormanlarının arasında dolaşan kuzey esintisi havanın soğuğunu daha da arttırıyor.

Kamyonlar yoldan içeri kıvrılarak birer birer güney nizamiye kapısından giriyor ve bölük binalarının arkasından geçerek ilerideki barakaların yanına doğru gidiyor. Reo kamyonların hepsi tıka basa kitap dolu. Askerler reoların kapaklarını açıp kitapları aşağıya atıyorlar. Kamyonların bulunduğu bu alanda kitaplardan meydana gelen bir tepe oluşmuş durumda. Uzaklardan arada bir sokağa çıkma yasağına aldırmadan ortalıkta dolaşan başıboş köpeklerin boğuk havlamaları yankılanıyor.

Ertesi gün kahvaltıdan sonra eğitim alanına giderken kitaplardan oluşmuş tepenin yanından geçiyoruz. Gecenin nemi altında ıslanmış kitap yığınlarına bakmak bana tarifsiz bir hüzün veriyor. Geçtiğimiz stabilize yola kadar saçılmış birkaç kitaba göz atıyorum. Basit bir magazin romanı ve Varlık Yayınlarından Sait Faik'in Semaver ve Kumpanya'sı. Askerler kitapları el arabaları ile kalorifer dairesine taşıyor.

Piyade eğitimi için bu gün Tavşantepe'de saatlerce yürüdük. Kuru soğuk ve sert esen rüzgar herkesi hasta etti. Öğleye doğru okula döndüğümüzde yorgunluktan ve soğuktan herkesini takati kesilmişti. Neyse ki öğleden so