YABANCILAŞMA

Çok yavaş ilerleyen bir hastalığa benzediği için belirtileri pek fark edilmez. Öncelikli belirtisi etrafa olan ilginin giderek azalmasıdır. Her zaman için ilgi ve merakınızı çeken konular nedensiz olarak önemini kaybetmeye başlar. Bunlar sevdiğiniz yazarların defalarca okuyup bıkmadığınız kitapları, çok severek dinlediğiniz bir bestecinin müzikleri ve sizin için çok önemli olan bir takım eşyaların veya gezmekten zevk aldığınız yerler hatta hiçbir zaman için geri çevirmediğiniz yemekler olabilir. Bunlardan daha da kötü olanı çevrenizdeki yakınlarınızla olan ilişkilerinizdeki değişimdir.

Bu içten içe gelişen ve sinsi bir şekilde gittikçe büyüyen bir yangın gibidir. En iyi arkadaşlarınızdan uzaklaşmaya başlarsınız sonra bu uzaklaşma ailenizin fertleri ile devam eder. Karşılıklı konuşmalar monoluğa dönüşür, birden bire size bir şeyler anlatan en sevdiğiniz insanı dinlemediğinizi fark edersiniz. Onun ağzının açılıp kapanmakta olduğunu görür dehşetle irkilirsiniz. Bin bir güçlükle kendinizi toparlamaya çalışır ilgi ve dikkatinizi ona vermeye çalışırsınız. Ama bu çok kısa sürer. Bir zaman bu alışık olmadığınız tuhaf duyguyu yenmek için boş yere direnirsiniz. Ama o kahredici süreç başlamıştır artık.

Biraz daha direndikten sonra teslim olursunuz. Bu adı bilinmeyen hastalık sizin ruhunuzun her zerresini ele geçirmiştir. Limandan ayrılan bir gemi gibi yaşadığınız o bildik ortamdan ağır ağır uzaklaşır kendi içinizdeki karanlık denize doğru bir yolculuğa başlarsınız. Görünümünüzde bu karanlık duygunun etkisi altındadır. Durgunlaşır, az konuşur ve hep yalnız kalmak istersiniz. Çalan Telefonları açmaz, çevrenizle iletişiminizi sadece günlük yaşamın gereksinmeleri ile sınırlarsınız. Buna karşılık içinizde bazı yeni duyguların geliştiğini fark edersiniz. Yakınlarınızın ne kadar boş ve anlamsız şeylerle uğraştığını, önem verdiğiniz veya saygı duyduğunuz insanların meğerse gösteriş budalası sahtekârlar olduğunu, akıllı ve yetenekli bildiklerinizin ise aptal birileri olduğunu, en sevdiniz arkadaşınızın ise beş para etmez biri olduğunu görürsünüz. En yakıcı olan ise üzerine titrediğiniz sevgilinizin, hiç bir özelliği olmayan sıradan biri olduğunu anlamanızdır.

Kendinizi sanki o ana kadar bir sahnede yaşamış bir oyunun parçası olmuş, bir figüran gibi hissedersiniz. Etrafınızdaki herkes bilerek veya bilmeyerek bu oyunda yer alarak sizi kandırmıştır. Televizyondaki haberler doğru değildir, okuduğunuz gazetelerin işi okurlarını kandırmaktır, politikacılar çıkarlarından başka bir şeyi düşünmeyen insanlardır, esnaf müşterisini, müşteri esnafı kandırma derdindedir. Kutsal değerler bile ticaret için kullanılmaktadır. Kısaca doğru olan bir şey yoktur. Sevgiler, inançlar, duygular, hayat isimli bu oyun için yazılmış repliklerden başka bir şey değildir.

Kalabalık bir cadde de yürürken ansızın kendinizi yapayalnız bir halde ıssız bir kır ortasındaki patikada yürürken bulursunuz. Uzaklarda görünen çorak tepelerin üzerindeki gri bulutlar, ağır ağır denize doğru sürüklenmektedir. Kuzeyden gelen serin esinti kırların üzerindeki küçük papatya ve çan çiçeklerini okşamakta, hemen başınızın üzerinde daireler çizen bir çift kırlangıcın neşeli cıvıltıları duyulmaktadır. Ufkun göz alabildiğince, uzandığı düzlüğün üstünde ise büyük bir yaban kazı sürüsü güneye doğru döne döne uzaklaşmaktadır.
Cadde, insanlar, dev binalar, mağazalar ve ne varsa yok olmuştur. Kendinizi nasıl hissettiğiniz de pek önemli değildir artık. İşte bu içsel dönüşümün adı yabancılaşmadır.

Mehmet KOMŞU

YOLUN BİTTİĞİ YER

Adanın arka tarafı iyice ıssızdı. Köy epey uzakta kalmıştı ama yol devam ediyordu. Öğle güneşi büyük bir bulut kümesinin arkasında kaldığı için o kadar çok terlemiyordum. Yabani bir incir ağacının yanından kıvrılan toprak yol, yukarıdaki tepeye doğru devam ediyordu. Tepe yeşil çalılık ve uzun otlarla kaplıydı. Tepeye yaklaşırken sol tarafta yer yer yıkılmış ve üzerinde yabani otlar bitmiş bir taş duvar belirdi. Taş duvar terkedilmiş bir köyü çepeçevre sarıyordu. Eski Rum köyünün metruk evleri hüzünlü bir yalnızlığın içinde bana bakıyordu. Köyün ıssız sokaklarında geçmiş günlerin soluk yüzlü ince bedenli hayaletleri sessizce dolaşıyordu sanki. Yıkılmış duvarlar ve kırık pencere camlarının arkasında parçalanmış perdeler hafifçe kımıldıyor. Balkonlardaki saksılarda yabanileşmiş çiçekler ve sarmaşıklar terkedilmişliğin kederli izleri gibi duruyor. Zamanın acımasız rüzgârı köyün üzerinden ürpertici bir yavaşlıkta esiyordu.

Yol bu terkedilmiş köyün bitiminde tepenin arkasına doğru kıvrılıp devam ediyor. Köyü geçtikten sonra biraz daralan yoldan tekrar ileriye doğru yürümeye devam ettim. Birkaç ceviz ağacı ve uzun kavakların bulunduğu bir düzlükten sonra yol biraz daha daraldı. Aşağıya doğru indikçe etraftaki yeşillikler daha da arttı. Az sonra ileride yemyeşil renkli büyükçe bir gölet göründü. Gölet'in karşısında ise eski bir mezarlık vardı. Mezarlığın sakinleri şimdi bomboş olan köylerinin kederli halini seyrediyordu sanki. Patika gölletin çevresinden tekrar ilerideki yamacın yukarılarına doğru tırmanıyordu.
O tarafa doğru yürürken hayatın bu yola ne kadar çok benzediğini düşündüm. Kimi kez ardında bir mezarlık dolusu ölü bırakarak yürüdüğümüz, kimi neden sevdiğimizi ya da sevmediğimiz bile doğru dürüst bilmediğimiz bir yol. Bazen beklenmedik bir sürprizle ansızın sona eren bazen de elem verici bir uzunlukta bir türlü bitmeyen bir kederli yol. İçimizde bilinmezliğin korkusu ile bizi nelerin beklediğini bilmediğimiz bu yolculuğun esrarı hayatın kendisinde saklı.

Terlemiştim, patika yol ince bir çizgi gibi tepenin yukarılarına doğru kıvrıla büküle önümde uzanıyordu. Gittikçe dikleşen patika nefesimi kesmişti. Durup biraz dinlendim. Gölet ve mezarlık aşağılarda kalmıştı. Çorak tepelerle çevirili büyük düzlük, eylül güneşinin kırgın ışıkları altında büyük bir gümüş ayna gibi duruyor. Tepenin üzerinde geniş kanatlarını rüzgâra asılmış iki martı büyük daireler çiziyor. Tekrar tırmanmaya devam ediyorum ve patika birden kayalığın dibinde bitiyor. Granit kaya yolun sonundaki bir abide gibi yükseliyor. Burası yolun bittiği yer. Kayanın kenarına doğru yürüyünce önümde baş döndürücü bir boşlukla karşı karşıya kalıyorum. Deniz sonsuzluğa uzanan bir mavilikle gökyüzünün türkuaz rengi ile birleşiyor. Kuzeyden gelen serin esinti suları ürpertiyor. Çok uzaklarda bir balıkçı teknesinin silueti görünüyor. Hava o kadar durgun ki, kendimi boşluğa bıraksam bir yasemin yaprağı gibi denizin üzerine süzüleceğim.

Ben de öyle yapıyorum. Boşluğun serinliği terli bedenimi kucaklıyor. Denizin koyu maviliği ile gökyüzünün birleştiği uzak ufka doğru yavaşça kayıyorum. Granit kayanın bulunduğu tepe ve patika gerilerde kalıyor. Yolun bittiği yerde yeni bir yolculuk başlıyor.

Mehmet KOMŞU