![]() |
![]() |
|
TÜRK SİNEMASI :
YEŞİLÇAM ÇIKMAZI
|
| SİYAH
BEYAZ YALANLARDAN RENKLİ YALANLARA...
Türk sineması birkaç istisnanın dışında ne yazık ki içi boş öyküler, hiçbir kalıcı sinema dili olmayan aralarına fotokopi konulmuş gibi çoğaltılmış senaryolarla romanlardan aşırılmış repliklerle, yeteneksiz oyuncu ve yönetmenlerin yer aldığı bir komedi bazen de bir acıklı melodrama benzer. Siyahlı beyazlı yalanlarla başlayan Yeşilçam filmleri sultanlar, krallar, şarkıcılar, türkücüler, arabeskçiler, komikler, aptallığa ve kurnazlığa övgüler, seks furyası, küçük burjuva bunalımları ile devam etti. Türk sinemasının bu denli kalitesiz olmasının nedeni yapımcılara göre izleyiciler.Yani bu bir arz ve talep meselesi. Halk böyle istiyor onlarda bu isteğe göre film çekiyorlardı. Bu teori kısmen doğru. Bunun en iyi kanıtı 1999 yılında Kemal Sunal filmlerinin reyting rekorları kırması. Pek çoğu aptallığa ve köylü kurnazlığına övgü niteliği taşıyan filmlerin TV kanallarında yüzlerce defa tekrar tekrar gösterilmesi ve bıkmadan izlenmesi bu teorinin doğruluğunu gösteriyor.Günümüzde bile yeteneksiz manken ve oyuncuların oyunculuk yaptığı TV dizilerinin bu denli rağbet görmesi bunun bir başka kanıtı. Türk Sineması denilince ilk akla gelen hiç kuşkusuz "Yeşilçam"dır.
Aslında Türk Sineması bir yere kadar Yeşilçam sinemasıdır. Sinemanın tarihçesi
içinde Yeşilçam sineması oldukça uzun bir süreci kapsar. Kendine özgü
dili ve yapısı ile Yeşilçam sineması uzun yıllar boyunca her anlamda Türk
sinemasını temsil etti. Dünya sinemasındaki yeniliklere ve Türkiye'nin
sosyal gelişimine ayak uyduramayan Yeşilçam, TV'lere yenik düşerek kepenklerini
kapamak zorunda kaldı. Gerçekte Türk sinemasının bu kadar uzun dayanabilmesi bile bir mucize olarak görülmelidir.Yeşilçam'ın bu kadar uzun süre ayakta kalmasının sırrı toplumun eğitim düzeyi ve onunla orantılı olan beğenisidir sadece. Bu anlamda sinemanın tarihçesine bakıldığında ne yazık ki içi boş, hiçbir kalıcı sinematografisi olmayan aralarına kopya kağıdı konulmuşçasına birbirine benzeyen senaryoların, yeteneksiz oyuncuların hiçbir yaratıcılığı olmayan yönetmenlerin yeraldığı acıklı bir melodram gibidir. Bu gerçeği görmek için Yeşilçam'ın çektiği binlerce filmden doğru dürüst olanlarının sayısına bakmak yeterlidir.Yapımcılara göre bu durum basit anlamda bir arz ve talep meselesidir sadece. Kemal Sunal'ın aptallığa ve köylü kurnazlığına övgü filmlerinin neredeyse her gün anlı şanlı TV kanallarında gösterilip reyting rekorları kırması ne yazık ki bu gerçeğin bir kanıtı olarak karşımızda duruyor. Türk sinemasının tarihçesini sosyolojik anlamda analiz eden, araştıran temel eser niteliğinde eser hemen hemen yok gibidir. Varolan çalışmalar temel eser özelliğinden çok filmlerin tanıtıldığı kronolojik sıralamalar ya da oyuncu, yönetmen ve film biyografisi diyebileceğimiz eserlerdir. Sinemanın sosyal, toplumsal, sanatsal anlamında geniş ve derin bir perspektifle gerçekçi boyutları irdeleyen kaynak bir eser yoktur. Agah Özgüç, Burçak Evren ve Giovanni Scognomillo'nun iyi niyetli çalışmaları Türk sinemasının gerçek tarihini yansıtmaktan çok uzak bulunmaktadır. G.Scognomillo'nun iki ciltlik Türk Sinema Tarihi'de Türk filmlerinin kronolojik bir sıralamasından başka bir şey değildir. |
Son Kuşlar'ın hüzünlü
çiçeği
|
||||||||
|
Türk sinemasına pembe gözlüklerle bakan ve her kesime iyi görünme çabası
ile kaleme alınmış bu çalışmanın yetersizliğini yazarda bildiği için durumu
kurtarmak için şöyle der: "Tarihçi nesnel bir yaklaşım içinde olaylar
kişiler ve ürünlerle ilgilenir, yorum yapar fakat yargılamak onun görevi
değildir.Yargı ve övgü tarihsel süreç içinde olumlu veya olumsuz olarak
kendiliğinden ortaya çıkar." Bu demagojik yaklaşım temel doğruların saptırılmasından
ve görmezden gelinmesinin bir kılıfından başka bir şey değildir. G.Scognoillo,
Türk sinemasının başlangıç tarihi olan 1896'dan 1956'a kadar olan sürecini
de "hazırlık dönemi" olarak niteliyor. Yazar tam 63 yıl süren
bu hazırlık döneminde Türk sinemasının gerçek anlamda doğru dürüst bir
eser ortaya koyamamasına ise hiçbir açıklık getiremiyor. Daha doğrusu
bu gerçeği görmezden geliyor. Konuları ve senaryoları birbirinin aynı, çoğu yabancı filmlerden çalıntı sahnelerle dolu, kendine özgü bir dili olmayan roman diyalogları ile konuşulan evrensel sanata, arkasını dönmüş bir dönemi böylesine bir ucuz açıklama ile geçiştirmek Türk sinemasının tarihini öğrenmek isteyenleri kandırmak demektir. Bu nedenle bazı kişilere aykırı gelecek bir bakış açısıyla Türk sinemasını gerçekçi bir perspektifle bilinenden oldukça farklı bir biçimde değerlendirmemiz biraz yadırganacaktır. Ama unutulmamalıdır ki gerçeklerin çoğu yadırgatıcıdır. |
| SİYAH BEYAZ
YALANLAR
Türk Sineması'nın belgesel nitelikli başlangıç çalışmalarını saymazsak
sinema Muhsin Ertuğrul filmleri ile başlar. Bu yüzden Muhsin Ertuğrul
Türk Sineması'nın miladı sayılır. O yıllarda kendini Milli Şef ilan eden
İsmet İnönü gibi Muhsin Ertuğrul'da kendini Türk Sinema ve Tiyatrosunun
Milli Şef'i ilan etmişti. Ertuğrul, Alman eğitimi görmüş, geçmişteki İttihat
ve Terakki yönetimi gibi "Cermen" sanatına ve ırkına hayran
ve o dönemin özelliği olan tek otorite, tek yetki ve tek işten anlayan
kişisiydi. M. Ertuğrul'un tiyatro ve sinemaya önemli katkıları olduğu
tartışmasızdır. Özellikle her iki sanat dalının Türkiye'deki alt yapısını
ve örgütlenmesi Muhsin Ertuğrul zamanında olmuştur. M.Ertuğrul tek seçiciydi.
Oyunu, dekorları, yönetimi, oyuncuları senaryoyu ve daha bu konuda akla
gelen her şeyin onun onayından geçmesi gerekiyordu.Tabi böyle olunca tıpkı
dönemin Milli Şef'i İsmet İnönü'nün yaptığı gibi sanat anlayışı da tek
tip ve tek düze oluyordu.Bu nedenle İttihat ve Terakki yöneticileri gibi
Alman hayranı olan M.Ertuğrul yıllarca tek elden yönettiği tiyatro ve
sinema Alman Sineması'nın kötü kopyası olmaktan ileri gidemedi. İşte bu noktada Türkiye'nin siyasal ve sosyal gerçeği ile karşılaşırız. Türk Sineması'nda 1960'lı yıllara kadar süren bu gerilik, Türk siyasi ve kültürel yapısı ile paraleldir.1950 yılında sona eren İsmet İnönü liderliğindeki tek parti katı bir bürokrasi yönetimini içeriyordu. Demokrasiye, sosyal ilerlemeye, toplumsal, siyasal ve sosyal gelişmeye geçit vermeyen içe dönük, tutucu, statükocu bir yapıya sahipti. Renksiz ve içe dönük bir eğitimi sansürcü bir kültür anlayışı ile kendi rejimini ayakta tutmaya çalışmış, değişen dünyanın ve gelişen kültürlerden Türk halkını uzak tutmaya çalışmıştı.1950 yılında daha fazla özgürlük ve demokrasi vaadi ile iktidara gelen Demokrat Parti ve Adnan Menderes'in siyasi iktidarı da sadece kırsal kesimin plansız programsız bir şekilde kentlere göçünü sağlayan kapıları açmış ve bu göç kısa bir süre sonra büyük kentleri dev bir köy haline dönüşmesinden başka bir işe yaramamıştır. |
|
|
Menderes, bu dev köyleri uzun bir süre oy deposu olarak kullanmış ancak
demokrasi ve gelişim adına tıpkı kendisinden önceki İnönü gibi pek bir
şey yapamamıştır. Türk Sineması da bu dönemde Beyoğlu'nda Yeşilçam sokağı'ndaki
film şirketleri hepsi birbirinin kopyası olan şalvarlı, sazlı, kavallı,
ağalı, yanaşmalı köy filmleri ile bu kitleleri oyalamışlardır. Taşra ve
kentlerdeki yazlık sinema bahçeleri bu iç bayıltan, hiçbir sanatsal değer
ve kaygı taşımayan filmleri oynatarak Yeşilçam'ın tüccarlıktan gelme yapımcılarının
kasalarını doldurmuş ve böylece Türk Sineması yerinde saymıştır. Ne teknolojik
anlamda ne de plato için bir yatırım yapılmamış, senaryo ve konular birbirinin
benzeri, oyuncular ise bir okul müsameresindeki acemi öğrenciler gibi
oynatılarak ucuza mal edilen filmlerle yapımcılar servet kazanmıştır. Film tekniği, üslup kaygısı, detay, araştırma ve tematik bir çaba kimsenin umurunda bile değildi.Yönetmenler yabancı sinemadaki gelişmelere arakalarını dönmüş durmaksızın birbirini kopyası köy filmlerini çekiyor ve kendilerini geliştirmek için en ufak bir çaba bile harcamıyorlardı. Ne değişen siyasi ve sosyal gelişmeler, toplumsal ve ekonomik gerçekler kültürel alandaki büyük dönüşümler yönetmenleri pek ilgilendirmiyordu. Oysa bu yıllarda Dünya sineması büyük atılımlar gerçekleştiriyor sinema bütün ülke toplumlarını etkileyen çok güçlü bir endüstri haline geliyordu. Batı dünyasının sineması bir yandan kendi üslubunu geliştirirken çeşitli sanatsal deneyimlerle sinema kültürünü tematık bir uygulama ile geniş kitlelerin eğitimine katkı için kullanıyordu. Özetle 1960yıllarına gelindiğinde geride yönetmenlerin elinde oyuncak olmuş İsmail Dümbüllü'nün iç burkan hallerini komedi olarak göster filmleri ile yerli Greta Garbo olarak lanse edilen Cahide Sonku'nun trajik oyunculuğundan başka bir şey yoktu. |
|
SINIF ATLAMANIN FORMÜLÜ 1960 askeri müdahalesi sonrasında Kurucular Meclisi'nin hazırladığı yeni
anayasa Türkiye Cumhuriyeti tarihinin kuruluşundan bu yana en geniş anlamda
bir demokratikleşmeyi öngörüyordu. Siyasi ve sosyal anlamda özgürlüklerin
sınırları genişletiliyor, bunun sonucunda da sivil örgütlenmelerden başlayarak
toplumun bütün sosyal kesimlerinde gözle görülür bir rahatlama gözleniyordu.
Basın yayın alanlarından başlayarak sanatın her dalında belirginleşen
bu rahatlama o güne kadar dar kalıplar içinde hapsedilen çalışmaları renklendirip
zenginleştirmeye başladı. Toplumun her kesimine yansıyan bu sosyal rahatlama
doğal olarak Türk sinemasını da etkiledi. Sosyal ve toplumsal alandaki
bu değişim büyük kentlere yığılan nüfus için artık köy filmleri çok geride
kalmıştı. İthal filmlerdeki burjuva hayatları ve hızlı sekanslar durağan
ve ağır tempolu köy odaklı filmleri çekilmez hale getirmiş, geniş kalçalı,
tombul, kalın kaşlı kadın oyuncuların yerini batılı sarışın ve iç bayıltıcı
bakışlı yabancı kadın oyuncular almıştı.Yani piyasa dili ile anlatılırsa
artık arz ve talep birbirini tutmuyordu. Bunu fark eden Yeşilçam ağaları
hat değiştirme kararı aldı. Sinema şirketlerinin çoğu Beyoğlu'nu tercih
ettikleri için Yeşilçam sokağında bir araya gelmişlerdi. Beyoğlu o yıllarda
İstanbul'un eğlence merkeziydi ve her yere yakın olma özelliğine sahipti.
Üstelik filmler için gerekli figüran ve teknisyen çoklukla Beyoğlu'nu
mesken tuttukları için her şey el altında oluyordu. Hiç bir yapımcı henüz
ciddi anlamda bir plato düşünmüyordu. Önceden bilinen bir kaç kiralık
yalı veya villa kapalı mekan çekimlerinde kullanılıyor, geri kalan açıkhava
çekimleri ise yönetmenin kafasına göre yapılıyordu. Yapımcıların buyruğu ile yönetmenler toplumun sınıf atlama özlemlerine yanıt vermenin yolunu hemen buldu. Bu formül çok basitti. Kısaca zengin kız, fakir oğlan ya da zengin çocuk fakir kız. Formül bu kadar basit olunca film çekmekte çok kolaydı. Mimik ve rol yeteneksizi ayna yüzlü jönler ve eli yüzü düzgün ama kimliksiz kadın oyuncular toplumun sınıf atlamaya duyduğu özlemin simgeleri olarak beyaz perdeyi doldurdu. Küçük Hanım'ın şoförleri veya yoksul çiçekçi kızları alıp, sosyete yapan zengin adamlar alt sınıfın kendilerini kurtarmanın bir yolu olarak sunuldu. |
|
|
Sinema salonları yeniden tıklım tıkış dolmuştu.Yeşilçam baronlarının
ağzı kulaklarında servetlerine servet katıyordu. Birbirinin kopyası senaryolar
ve üç beş günlüğüne kiralanan bir yalıdan en çok on gün içinde çekilen
filmler büyük gişe yapıyordu. Oyuncuların ellerine tutturulan bono ve
çeklerin çoğu karşılıksız çıkıyor ya da tahsil olunana kadar oyuncular
süründürülüyordu. Buna karşılık Yeşilçam ağaları 'çuval dolusu' para kazanıyor
ve bu paraları kendi keyifleri için harcarken bu işe en ufak bir yatırım
yapmayı akıllarından bile geçirmiyorlardı. Bir iki istisna şirketin dışında
bir çok gecekondu şirket türemişti. Filmciliğin çok para getirdiğini gören
ve sinema ile alakası olmayan pek çok kişi de bu fırsattan yararlanmak
için hemen bir şirket kurarak yapımcılığa başlamıştı bile. Yeşilçam TV kanallarında insanlara yılgınlık ve bıkkınlık veren dizileri
1960'lı yıllarda keşfetmişti. Birbiri ardı sıra çekilen Ayşecek'li, Şoför
Nebahat'li, Küçük Hanım'lı ve benzeri filmler TV dizilerinin öncüleridir.
Yapımcılar bu dizi filmlerden çok paralar kazanmışlardı. Çok bilmiş, şirin
ve şımarık bir küçük kızın peşinden koşuşturan yaşını başını almış oyuncuların
düştüğü acıklı durumlar seyircileri güldürmüş, yoksul ama gururlu bir
delikanlının şoförlüğünü yaptığı zengin ve şımarık genç kıza verdiği ders
ve sonunda onunla evlenmesi ya da tersi yoksul mahalle kızının zengin
ve kendini beğenmiş delikanlıyı kendine aşık ederek evlenmesi sonlanan
filmler sınıf atlama hayallerini pompaladığı için izleyicilerin sinema
salonlarından memnun bir yüzle ayrılmasını sağlıyordu. Zaten istenen de
buydu. Seyircilerin ilgisini çeken bir filmin hemen devamı çekiliyor, hiçbir
çaba harcamadan aynı kadro sadece başka bir devam ismi adı altında yeni
filmin çekiminde yer alıyordu. Cilalı İbo ve çocuk filmleri ticari sinemanın
para basma makineleriydi adeta. Yeşilçam bu dönemde Cilalı İbo rolü ile
Feridun Karakaya'yı, Turist Ömer rolü ile Sadri Alışık'ı ve Öztürk Serengil'i
keşfederek bol bol kullandı.Yılmaz Güney'in henüz siyasallaşmadığı bu
dönemde çevirdiği "Çirkin Kral" imajlı ucuz filmler yapımcılarını
zengin etti. Yeşilçam için konu, moda olan her şeydi. Kimi kez polisiye, kimi kez western kimi kez de batı gençliğinin bunalımlarının yerli varyasyonları alelacele çekilip gösterime sokuluyordu. |
|
RENKLİ YALANLAR BÖLÜMÜ 1968 yılında renkli film çekimlerine geçen Yeşilçam sineması bütün dünyada
yankılar bulan 68 olaylarına arkasına dönerek İtalyan Spagetti Western'lerinin
ucuz taklidi olan Maskeli Süvari Tom Miks'e karşı, Ringo Vadiler Kaplanı
ve bir dizi Zorro filmleri ile oyalanıyordu. 1971 askeri darbesinin ardından
olağanüstü günlerin yaşandığı Türkiye'de Yeşilçam masal filmleri furyası
başlatıyordu. İstanbul'un ev ev arandığı sıkıyönetim mahkemelerinin ve
cezaevlerinin dolup taştığı bu dönemde Türkiye sinemalarında Altın Prens
Devler Ülkesin de (M. Gürses) Ayşecik ve Sihirli Cüceler Rüyalar Ülkesinde
(Tunç Başaran), Ertem Göreç'in Binbir Gece Masalları ve yine M. Gürses'in
Şehzade Sinbat Kaf Dağında filmleri oynatılıyordu. Yeşilçam bu hali ile sıkıyönetimin beşinci kol ünitesi gibi çalışıyor, bütün ülkeyi saran siyasi ve sosyal buhranı görmezlikten geliyordu. Baskıcı yönetimin sansürü gereği düzgün bir filmin çekilmesini olanaksız hale getirdiği kuşkusuz doğudur. |
Yılmaz Güney'in avantür filmlerden sosyal içerikli
filmlere geçtiği dönem
|
|
Ancak masallı, Zagorlu, Tom Mikis'li filmlerle de ne kadar sinema sanatı
yapıldığı da Türk sinemasını Yeşilçam sinemasından soyutlayanların cevaplaması
gerekmektedir. Bütün bu süreç içinde siyah beyaz filmler arasında her
şeye rağmen eli ayağı düzgün vasatın üzerine çıkmayı başarmış filmlerde
bulunmaktadır. Bu filmlerin Yeşilçam sinemasının sığ kalıpları içinde
bin bir zorluklarla gerçekleştirilmiş eserler olması nedeniyle Türk sineması
içinde ayrı bir yere sahiptir. Metin Erksan'ın Gecelerin Ötesi, Susuz
Yaz, Acı Hayat, Yılanların Öcü, Memduh Ün'ün Kırık Çanaklar'ı, Atıf Yılmaz'ın
Keşanlı Ali Destanı, Ertem Göreç, Vedat Tükali'nin Karanlıkta Uyananlar'ı,
Halit Refiğ'in Gurbet Kuşları, Duygu Sağıroğlu'nun Bitmeyen Yol'u Erdoğan
Tokat'ın Son Kuşlar'ı bu dönemin yüz akı yapıtları olmuştur. Bu dönemi kısaca özetlersek, 1960-1975 yılları arasında siyah beyaz ve renkli olarak çekilen 3028 adet filmin arasında belli bir seviyenin üzerine çıkabilmiş filmin sayısı en çok 30 taneyi bile zor bulur. Bu gerçek Yeşilçam sinemasının gerçeğidir. Yeşilçam sanatın bu yedinci dalına karşı gösterdiği duyarsızlık ve çıkarcı bakış bu rakamlardan ortaya çıkmaktadır. Oysa aynı dönemde İtalyan sineması kendine özgü yapımlarla ileri çıkmış, ünlü yönetmenler kült yapımlara imza atmıştır. Fransa, İsveç kendi sinemalarında unutulmaz çıkışlar yapmış, Amerikan sineması giderek artan hızlı sekans çekimleri ve üstün teknolojisi ile dünya sinemasında önemli bir pay kapmıştır. TELEVİZYON DEVREYE GİRİYOR 1975 yılına gelindiğinde Televizyonun artık her eve girmesi sonucu Yeşilçam
sinemasının seyircisi de yazlık bahçelerden ve salonlardan gecekonduların
sobalı küçük odalarına çekilmişti. Bunun anlamı Yeşilçamın en büyük seyirci
kitlesinin yitirmesiydi. Bu kuşkusuz Yeşilçam patronları için çok ağır
bir darbeydi. Eski ihtişamlı günler sona ermişti artık. İçi boş ve hepsi
birbirine benzeyen hikayelerle ellerine uzu vadeli bono ve senet tutuşturularak
oynatılan oyuncularla çevrilen filmler artık iş yapmıyordu. Bahçe ve salonlar
sinek avlıyor ve birer ikişer kapanıyorlardı. Siyasi arenada ise 1971 darbesi ile değiştirilen anayasa 1960 Anayasasındaki tüm demokratik ve liberal hakları kısıtlamış sinema, edebiyat ve fikir alanlarına ağır kısıtlamalar getirmişti. Bu durumda doğal olarak ceza yasalarına ağır hükümler getirmiş sansür kurullarının yetkileri neredeyse sınırsız bir şekilde genişletilmişti. Bütün bu gelişmeler sinemadan büyük paralar kazanmaya alışmış Yeşilçam patronlarını canını sıkmış ve bu tatlı paralara yeniden kavuşmanın yollarını aramaya başlamıştı. Ve bu arayış birkaç denemeden sonra yeni altın madenini buldu. Bu madenin ismi seksti. Az parayla çok büyük paralar kazanmaya alışmış Yeşilçam patronları Türk sineması için utanç dönemi olarak anılacak bu yeni sürece balıklama atladı. |
|
SİNEMANIN UTANÇ DÖNEMİ Türk sinema tarihinden söz edenlerin kısaca geçiştirdikleri bu utanç
verici dönem, ayrı incelenmesi gereken kendine özgü bir vaka özelliğini
taşır. Bu dönem Yeşilçam sinemasının para için hiçbir sosyal ve ahlaki
sınır tanımadığının da göstergesidir. Bu dönemin bir başka özelliği de
Türk sinemasının yaşayacağı büyük çöküşün de başlangıcı olmasıdır. 1975'li yıllardan itibaren ağırlaşmaya başlayan ekonomik koşullar insanların
akşamları vakitlerini TV karşısında geçirmesine etken olurken kendini
yenilemekten uzak kalan Yeşilçam sineması seyircileri salonlara çekmek
için çeşitli çarelerle başvurmaya başladı. Önce komedi filmlerini sonrada
içlerine bol miktarda seks unsuları ekleyerek 'seks-komedi' türü yaratan
Yeşilçam, bu filmlerin iş yapması üzerine bu madeni sonuna kadar kullanmaya
başladı. Seks-komedi filmleri cinsel çağırışımlar yapan isimlerle birbiri
ardı sıra piyasaya sürülmesi sonucu, sinema salonları erkeklerin egemenliğine
terk edilirken Türk sinemasında da yeni bir çağ başlıyordu. Çok sonraki yıllarda televizyonlarda sanat üzerine ahkam kesen ve bu
konuda kendini otorite gören Ali Poyrazoğlu, Hadi Çaman ve Aydemir Akbaş
bu seks komedi filmlerinde başrol oyuncu olarak ün yapıyorlardı. Daha
sonraki yıllarda neden bu bayağı filmlerde oynadıkları şeklindeki soruları
'Türk halkına seksi biz öğrettik' diye cevaplayan bu oyuncuların rol aldığı
bu filmler bu tür sinema anlayışının en adi örneklerinden daha kötüydü.
Cinsellik çabuk tüketilen bir malzeme olduğu için pazarlanan çıplaklık
çok kısa bir süre içinde cazibesini yitirdi. Bunun çaresi de çıplaklığı
ve cinselliği biraz daha ileri götürmekti. Bir kez bu yola girildiğinde
ise her film bu sınırları biraz daha ileri taşımada birbiri ile yarışır
hale geliyordu. Ve Yeşilçam patronları için ahlakın sınırları yoktu. Bu
kirli yarış, bir süre sonra porno filmlere motor demeye başlamıştı. Yeşilçam'ın
bazı figüranları ve öne çıkan birkaç kadın oyuncu bu porno filmlerin başrol
oyuncuları olmuştu. Çoğu 16 mm. olan ve iç içe çekilen, aralarına yabancı
porno filmlerden alınan görüntülerin yerleştirildiği bu filmler sinema
salonlarından ailelerin çekilmesine neden olurken, Türk sinemasını da
yerle bir ediyordu. Bir çok yönetmen ve oyuncu işsiz kalıyor, sektörde
çalışan herkes bu korkunç boyutlara ulaşan furyadan olumsuz yönde etkileniyordu.
Bu süreçte bir iki çırpınışla düzgün film yapmaya çalışanlarda büyük bir
hayal kırıklığına uğruyor bunun sonucunda da iyi niyetli olan birkaç firma
da piyasadan çekilmek zorunda kalıyordu. İlkel, çirkin ve bayağı sahnelerle dolu bu filmler kendi jargonunu da
yaratmış ve bu dönemde öne çıkan kült isim ve oyuncular kendi seyircisi
arasında garip bir efsaneye de yol açmıştı. Erkeklerin dünyasında kuşaktan
kuşağa aktarılan bu dönemin hit kadın oyuncuları olan Arzu Okay, Zerrin
Doğan, Zerrin Eğeliler ve Dilber Ay'ın oynadığı filmlerin CD'leri bu gün
bile piyasalarda müşteri bulması açıklanması zor bir konudur. 1980 yılına gelindiğinde siyasal sistemin göz yumduğu bu iğrenç sinema
anlayışı artık her kesimi rahatsız edici bir boyuta ulaşmış bulunuyordu.
Her fırsatta Türkiye'nin yüzde 99'u Müslüman diyen sağ siyasetçiler bu
ahlaksız anlayışlı sinemanın varlığını nedense uzun bir süre görmezlikten
geldiler. 1980 darbesi bu utanç verici sinema dönemine de son verdi. Bu
dönemde bir takım türedi şirketler, Anadolu'daki işletmeciler ve sinema
salonu sahipleri çok büyük paralar kazandı. Ancak ne var ki bu paralar
asla sinemaya dönmedi. Sinema salonları yıkılarak yerlerine pasajlar yapıldı.
Sinemadan kazanılan paralar başka işlere yatırıldı yada har vurulup harman
savruldu. |
|
|
Seks furyası sona erdiğinde Türk sinemasının üzerinden kamyon geçmiş gibi yerle bir olmuştu. Bu dönemin tahribatı çok büyüktü. Türk sineması Yeşilçam'ın bu sapkın serüveni yüzünden dünya sinemasının çok gerilerinde kalmıştı. Bu durum daha da ağılaştıran 1980 darbesinin özgürlükleri kısıtlayan yasaların yürürlüğe konmasıydı. Bu yeni süreç zaten sinema salonlarından çekişmiş seyirciyi Türk filmlerinden iyiden iyiye uzaklaştırmasına neden oldu. Bu arada TRT'nin tekeline kıran özel sektör TV'lerin devreye girmesi ile birlikte Türk sinemasının varlığında tehlikeye giriyordu. Yeşilçam'ın para hırsı ile piyasaya sürdüğü seks filmleri Türk sinemasının çöküşüne neden olurken toplumun ve siyasal sistemin bu iğrenç sürece tepkisiz kalışı da bu olumsuz sonucu katkısı oluyordu. |
|
YEŞİLÇAM SİNEMASININ SONU Yeşilçam'ın bu utanç verici dönemi unutturması epey uzun bir zamanı gerektirecekti.
Bu dönemden Türk sinemasına kalan isimleri ve konuları cinsellik olan,
et ve seks teşhirinden başka hiçbir özelliği olmayan hiçbir estetik kaygı
ve görsellik taşımayan yüzlerce filmdi. Bu dönemde Yeşilçam sadece iğrenç
bir 'et' pazarlaması yapmıştır. Buna bilimsel bir kılıf aramak boşunadır.
Türk sinemasını Yeşilçam'dan soyutlamaya çalışanlar da bu gerçeği değiştiremez.
Bu dönemi görmezden gelerek sinemanın sanatsal ve nostaljik niteliğinden
bahsetmek ise sadece kendini kandırmaktır. Ama hayat devam ediyordu ve az masrafla çok para kazanmaya alışmış yapımcılar yine benzer bir yöntemle çıkış yolu arıyorlardı. Çok geçmeden aran bu yeni yol bulundu. Seks furyasının bitirdiği aile seyircisini tekrar sinemaya kazandıran yine eski Türk filmlerinin temalarından beslenen ve ilgi gören bu yöntem 'arabesk'ti . Yeşilçam'ın uyanık yapımcıları, yeni bir maden keşfetmişti yine. Bu kes sinemanın poz kesen parlak yüzlü jönlerinin yerine oyunculuktan nasibini almamış, yeteneksiz, kamera karşısında elini ayağını nasıl tutacağını bilmeyen bir yığın arbeskçi baş rollerde oynatıldı. Ucuz konulu şarkılı türkülü, filmler bir anda piyasayı doldurdu. Yarım oktavlık sesi olmayan tavernacı şarkıcılar star yapıldı. Yeşilçam'ın bu son çırpınışı 1995 yılına kadar devam etti. Bu arada iyi niyetli birkaç yönetmenin çektiği küçük burjuva bunalımlarını anlatmaya çalışan filmlerde başarısız bir arayış olarak kaybolup gitti. 1995 sonunda Yeşilçam sokağı patronları arkalarında batmış bir Türk sineması bırakarak piyasadan çekilmek zorunda kaldı. Siyah beyaz yalanlar, seks, arabesk furyalarından sonra gelen bu kaçınılmaz son kuşkusuz yeni bir başlangıcın başı olacaktı. Artık ucuz senaryolar, ucuz yapımlar, yeteneksiz oyuncu ve yönetmenlerin pek şansı olmadığı yeni bir dönem başlıyordu. Dünya sineması ile rekabet, yerli sinemaya kalite ve yenilik kazandıracağı bu yeni dönemde başarılı olan ayakta kalacaktı. |
Yeşilçam'ın unutulmayan seks objeleri
Bir dönem Yeşilçam filmlerinin starları olan bu kadınların oynadığı filmlerin CD'leri hala izleyici buluyor. Sinemaya masum tipi ile giren Arzu Okay sonradan bir seks objesine dönüştürüldü. Zerrin Doğan ve Dilber Ay da Türk sinemasının ilk porno yıldızları oldu. Zerrin Eğeliler ise Türkan Şoray'a benzerliği nedeniyle sürekli olarak soyularak kullanıldı. |
|
Bu arada kapitalist sistemin ticari yasaları hiç durmaksızın işliyor
ve Türk sinemasının boşalan piyasasını ithal amerikan filmleri dolduruyordu.
Dev bütçeli prodüksiyonlar üç beş saniyeye inen sekanslar, baş döndüren
aksiyon sahneleri, görkemli görüntüler dijital kameralar ve bilgisayar
teknolojisinin yarattığı olağanüstü efektlerle süslenen filmler sinema
salonlarını yeniden doldurmaya başladı. Türk sineması nereyse 2000'li yıllara kadar komada kaldı.
Maliyetlerdeki olağanüstü artış, Dünya sinemalarındaki baş döndüren gelişmeler,
yabancı sinema sektörünü kontrol eden büyük sermayeli dev yapımcı firmalar,
Türk sinemasının ticari rekabette başlamadan yenik düşmesine yol açıyordu.
Ancak her şeye rağmen yeni bir anlayış ve sinema dili ile çevrilen yeni
filmler ilgi görmeye başlamıştı. Türk sineması varlığından bu yana belki
de ilk kez olarak kendi gerçek benliğine dönmenin tek kurtuluşu olacağı
gerçeğini görüyordu. Mollaların yönettiği İran bile kendi gerçeğine özgü
sinema dili ile uluslar arası alanda başarılı yapımlara imza atması Türk
sineması için de örnek olmalıdır. Evrenselliğe ulaşmanın en gerçekçi yolu
kendi dilini ve kendi sanatını evrensel normlara ulaştırmaktır. Çünkü
kültürün dili evrensel olduğu zaman saygı ve kabul görür. Türk sineması
da yüzyılı geçkin bir zaman sonrasında Yeşilçam'ın karanlık çıkmazından
kurtulup herkesin rahatlıkla görebileceği ışıklı meydanlara çıkmıştır.
Bundan sonrası hiç kuşkusuz geçmişten daha iyi olacaktır. SON |