Bab-ı Ali'den İkitelli'ye gazeteci portreleri

MEDYA'NIN KÜNYESİ

1980 Hürriyet Yazıişleri Soldan İtibaren: Abdullah Aksak, Seçkin Türesay, Salim Bayar, Nehar Tüblek, Hakkı Öcal, Mehmet Komşu, Orhan Atasoy. Ertuğrul Özkök'ün Hürriyet Gazetesinde bir isim olmadığı yıllar.

 

Bab-ı Ali'nin çay ve simitle simgeleşmiş gazetecileri tarihe karıştı. Şimdi şehir dışındaki medya plazalar da lüks ve ihtişam içinde toplumun gerçeklerinden kopuk bir yaşam süren gazetecilerin zamanı.

Bankacılık, finans, petrol, iletişim, otomotiv ve daha pek çok alanda faaliyet gösteren milyarlarca dolarlık ciroları ile dev medya holdinglerinde çalışan gazeteciler ne kadar bağımsız?

Bir yanda büyük servet sahibi güvenlikli ve korumalı özel site ve villalarda lüks içinde yaşayan, maaşlarını dolarla alan, halkın ve Türkiye'nin gerçeklerinden kopmuş gazeteciler. Diğer yanda her türlü sendikal ve sosyal haklarından yoksul bırakılmış asgari ücretle çalıştırılan genç gazeteciler.

İktidarlarla çıkar ilişkisine giren medya patronları, savaş kışkırtıcılığı, iş takibi, ajanlık, kuryelik yapan, yolsuzlukları, banka hortumlamalarını, iktidarlardan alacakları teşvik ve kredi için görmezden gelen Yazı İşleri Müdürleri. Politikacıların, holdinglerin, gizli servislerin, bankaların adamı olan gazeteciler.

Değişim ve globalleşme adı altında erdemsizliğe övgüler düzen, Cumhuriyet'in Kurucusu'na ve kurumlarına saldırma yarışına giren gazeteciler. Sulandırılmış haber bültenleri, TV ekranlarından toplumun sosyal ve ahlaki değerlerine yapılan saldırılar. Mafyalaşmaya ve ahlaksızlığa özendiren diziler. Şike programlar, holding ve banka kadrolu TV yorumcusu akademisyen ve bilimadamları.

 

Hurafe ve dini sapmalara prim veren yayınlar. Şarlatan medyumlar, çocuğunu Amerikan vatandaşı olması için Amerika'da doğuran TV editör spikerleri, sarhoş haber sunucuları, tetikçi yazar ve yorumcular. Seks hayatlarını makale konusu yapan bayan köşe yazarları.

Cahilliğin, çapsızlığın, seviyesizliğin, utanmazlığın, şımarıklığın kol gezdiği TV ekranları. Özel hayatlara giren, teşhir eden, yargılayan ve mahkum eden bir anlayış. Çalıştıkları gazeteleri ile birlikte devredilen gazeteciler.

Kendini her şeye muktedir gören bu medya sıra kendisine dönük eleştiriye geldiğinde neden derin bir suskunluğa bürünür? Bu suskunluğu şimdiye kadar hiçbir gazeteci bozamadı. Kırılan kol bu yüzden hep yen içinde kaldı. Hiç bir gazeteci medya dünyasının iç yüzünü bu denli açık bir şekilde yazmadı, yazamadı, zaten yazsa da yayınlatamazdı...

Medya neden ve nasıl bu hale geldi? Medya'da kim kimdir? İsimler, olaylar ve bilinmeyenler ilk kez olarak ilerikarakol'da.. Medya dünyasının künyesi yakında gazeteci yazar Mehmet Komşu'nun kaleminden...

Kimler var: Ertuğrul Özkök - Çetin Altan - Çetin Emeç - Nezih Demirkent - İsmail Cem - Oktay Ekşi - Uğur Dündar - Cengiz Çandar - Yavuz Gökmen - Salim Bayar - Tahsin Öztin - Rahmi Turan - Seçkin Türesay - Hasan Yılmaer - Arda Çelik - Ercan Arıklı - Erol Türegün - İsmat Solak - Faruk Şensoy - Neşe Düzel - Aydın Engin - Oya Baydar - Ferai Tınç - Meriç Köyatası - Çetin Özek - Emre Kongar - Orhan Birgit - Coşkun Kırca - Güngör Gönültaş - Özcan Ertuna - Haluk Şahin - Orhan Kantoğlu - Şevki Adalı ve diğerleri...

 

1 Mayıs 1983. Hürriyet Gazetesi 35 yaşında ve henüz Aydın Doğan tarafından satın alınmamış. Erol Simavi'nin sahibi olduğu gazeteyi hazırlayan kadro sabah toplantısında. Yazı İşleri Müdürleri, Yardımcıları, Servis Şefleri, Köşe Yazarları 35 yıl için poz veriyor. Soldan itibaren: 2005 yılında üst derece Mason olduğunu açıklayan Ahmet Öz, Aykut Güven, Hüseyin Güneş, Hasan Yılmaer, Mehmet Türker, Erol Türegün, Seçkin Türesay, Çetin Emeç, Oktay Ekşi, Hasan Pulur, Cahit Düzel, Mehmet Komşu(Medya'nın Künyesi yazarı), Orhan Atasoy, Şadan Yolaşan, Doğan Koloğlu, Rıdvan Yelekçi, Oktay Kurtböke.

 

Hürriyet Yazıişleri işbaşında. Üst soldan ikinci: Çetin Emeç, Erol Türegün, Mehmet Komşu, Oktay Kurtböke, Fikret Ercan, Seçkin Türesay, Hakkı Martı, Orhan Atasoy.

Arşiv

Bab-ı Ali'den İkitelli'ye gazeteci portreleri:

ERTUĞRUL ÖZKÖK

" Medya'nın Baronu "

"Türk gecelerinin 'Beyaz saçlı prensi'" konuşuyor.
Müthiş bir demokrasi dersi...
Türkiye geceleri konuşuyor...
Size tavsiyem biraz bu gece yarısı muhabbetine kulak verin. Orada müthiş bir Türkiye'yi yeniden inşa etme, bu ülkeyle gurur duyma, insanları, hayvanları, çevreyi sevme muhabbetine katılacaksınız. Türkiye asıl şimdi konuşmaya başladı..." (Ertuğrul Özkök'ün Hürriyet Gazetesi'nin 11.09.1994 tarihli sayısında "Türkiye, gece yarıları konuşmaya başladı." başlıklı yazısı.) Ertuğrul Özkök'e göre " Konuşan Türkiye "
Neredeyse yarım sayfa olan makalesinde "Konuşan Türkiye"den çizdiği manzaralara baktığımızda, Türk basınının neden bu hale geldiğini gösteren bu makaleden daha iyi bir örnek bulamazsınız.

TÜRKİYE'NİN GURURUNU OKŞAYAN ADAM: YILDO...?

Ertuğrul Özkök, Yıldo'nun muhabbetlerini öylesine seviyor ki, bu yüzden kısa bir süre sonra onunla bir söyleşi yaptırıyor. Özkök'e göre, konuşan Türkiye'nin mümtaz örneği Yıldo, kendi ağzından kendini anlatıyor: "Cem Uzan, Güner Ümit ayrıldı, yerine pek tanınmamış ama enteresan bir adam arıyoruz demiş. Mustafa Koç da beni önermiş. Cem'de bulun bu i....i demiş..." ( Hürriyet Gazetesi, 25 Eylül 1994 Ahmet Çelik'in söyleşisi.) Özkök'ün tanımlaması ile, Türkiye'nin gururunu okşayan beyaz saçlı adam böyle anlatıyor kendini.Ve bu belden aşağı muhabbet, Hürriyet Gazetesi Genel Yayın Müdürü Özkök'e göre "Konuşan Türkiye'nin" eşsiz bir örneğini oluşturuyor.

Özkök'ün biyografisi aslında Türkiye'nin 1980 sonrası yıllarında yaşadığı değişimi bütün yanları ile gözler önüne serer. Bu öylesine bir değişimdir ki, daha dün göklere çıkardığını işi bitince yerden yere vurur. Bu öylesine bir değişimdir ki, Milliyet'e ve sahibi Aydın Doğan'a gazete boyu makaleler yazarak saldırırken, Hürriyet'in bu gazetenin sahibi tarafından satın alınması üzerine övgüler yağdırır. Bu öylesine değişimdir ki, "Çiller'in Topuk Sesleri" manşeti ile karşılayıp, Çiller ile işi bitince, "Kimse Çiller'e İnanmıyor" ile devam eden bir değişimdir. Semra Özal'ın has bahçe ziyafetlerini saltanat olarak yazarken bir popçu ile evlenen kızına Çırağan Sarayı'nda padişah düğünü yaptırır.

ÖZKÖK'ÜN SINIR TANIMAYAN GAZETECİLİK ANLAYIŞI

Ertuğrul Özkök'ün gazetecilik anlayışı kendinle sınırlıdır. Antalya'da bir villanın içi boşaltılmış yüzme havuzunda güneşlenen Çiller'in gizlice çekilen mayolu fotoğraflarını yayınlamayı büyük gazetecilik olarak görür. Bir yakını tarafından tecavüz edilip öldürülmüş, henüz on beş yaşında bir genç kızın çırılçıplak fotoğrafını yarım sayfa büyüklüğünde teşhir etmeyi gazetecilik sayar. (4 Eylül 1995)

Özkök, 80'li yıllara kadar gelen solcu geçmişinde umduğunu bulamayınca, yüzünü Özal'ın başlattığı büyük değişim rüzgarına doğru döndü. Mehmet Barlas, Yavuz Gökmen, Cengiz Çandar gibi, o da sezgilerinin yardımı ile bu kez düzenin nimetlerinden yararlanacağını hissediyordu. Ama bunun için geçmişinden arınması ve bunu herkese deklare etmesi gerekiyordu. O da öyle yaptı "Elveda Başkaldırı" isimli bir kitabı ile işe 1968 yıllarında başlayan solculuk serüveninin bittiğini ve Özal'ın yükselen değerlerine dönüş yaptığını açıkladı. Özkök, mesajını gerekli ve ilgili yerlere verdikten sonra kapıların açılacağına inanıyordu. Üniversitede sıradan bir akademisyen olarak kalmak istemiyordu. Yükselmesini hızlandıracak bir meslek ve dolayısıyla bir merdiven bulmalıydı. Ve Türkiye'de bunun en kestirme yolu basından geçiyordu. Özkök, Hürriyet'in Ankara bürosunda bu aradığı fırsatı çabuk yakaladı. Çetin Emeç'in yardımı ile kısa sayılabilecek bir süre içinde büyük ilerleme göstererek büronun başına geldi.

ÖZAL'CI OLMANIN DAYANILMAZ AĞIRLIĞI

Artık Ankara'nın siyasi ve etkili çevresi ile iç içeydi. Özellikle Özal'la kurduğu yakın "Dostluk", ona bütün kapıları ardı ardına açıyordu. Gazetenin manşetlerinde Özal'lı haberlerin altında hep onun imzası vardı. Hırslı ve ihtiraslıydı. Hürriyet'in Moskova bürosunun tek kişilik yönetimini de üstlendi. Ama onun hedefi daha büyüktü.

Çetin Emeç'in despot yönetimi ve agresifliği, yazıişleri ve diğer çalışanlar üzerinde yolaçtığı huzursuzluk en çok onun işine yaradı. Bundan yararlanarak el altından kulis yapmaya başladı. Gözü, Hürriyet'in Genel Yayın Müdürlüğü'ndeydi. Bu arada Özal'cı olup çıkmıştı artık. Ve tabii ki, bunun faydasını da görüyordu. Yavuz Gökmen'le birlikte Özal'ın basındaki sesi ve gözü olmuştu neredeyse. Beklediği büyük fırsat, birazda onun gayretiyle ayağına geldi. Emeç görevinden alındı ve yerine Rahmi Turan getirildi. Buna canı sıkılmıştı ancak Erol Simavi'nin tercihine pek fazla ses çıkaramazdı. Ama Rahmi Turan'ın Hürriyet'e yakışmadığını ve hafif kaldığını göstermek için elinden geleni yaptı. Bir süre sonra Emeç'in öldürülmesi ve Rahmi Turan'ın istifa etmesi sonucu, nihayet yıllardır düşlerini kurduğu Hürriyet'in Genel Yayın Müdürlüğü'ne kavuştu. Özkök o denli hırslıydı ki, Hürriyet'in Genel Yayın Müdürlüğü'nün yanısıra uzunca bir süre Ankara bürosunu ne olur ne olmaz diye kimselere bırakmadı. Haftanın iki üç gününü Ankara'da, geri kalanını da İstanbul'da geçiriyordu. 1991'de başlayan bu yeni görevi, o çoktan hak etmişti. Artık lüks otellerde yatıp kalkıyor, iyi giyinip çok para kazanıyordu. Yıllardır özlemini çektiği güzel ve lüks yaşamın tadını çıkarıyordu.

Her zaman için Özal'ın yanında duruyordu. Gündemi belirlemek veya değiştirmek isteyen Özal'ın, Özkök'ü arayıp konuşması yeterliydi. Özal'ın dedikleri, ertesi gün Hürriyet'in manşetindeydi. Hürriyet Gazetesi kurulduğundan bu yana hiç bir kimseye ve düşünceye bu kadar taraflı olarak hizmet etmemişti. Gazete, adeta Özal'ın yayın organı haline gelmişti. Ne onca yolsuzluk, ne giderek artan PKK terörü, ne de geniş halk yığınlarını ezen enflasyon Özkök'ün umurunda bile değildi. Hürriyet, artık her zaman övündüğü halkın gazetesi olmak yerine, Özal ailesinin ve onun "yükselen değerleri"nin sözcüsü olmuştu.. Bu değişimin mimarı Ertuğrul Özkök'tü. Ne var ki, bütün bu yanlı yayınlara rağmen, gazetenin tirajı bir türlü yükselmiyordu. Okur, her şeyi mübah sayarak köşe dönme felsefesini savunan düşünceye tepki duyuyordu. Toplumsal sorumluluk duymayı çağdışı gören Özal Felsefesi, en çok medyada rağbet buluyordu. Basın, başta Hürriyet Gazetesi olmak üzere, neredeyse Özal İktidarı'nın tek sesli propaganda organı haline gelmişti.

ANSİKLOPEDİLER SAVAŞININ ARKASINDAKİ GERÇEK

Özkök, her geçen gün biraz daha toplumsal gerçeklerden uzaklaşan Hürriyet'i eski günlerine kavuşturmak için Erol Simavi'yi büyük çaplı promosyonlara girmeye ikna etti. Diş macunu, hazır çorba, tıraş bıçağı ile başlayan yarış, sonunda basın tarihine ansiklopediler savaşı olarak geçecek bir hale dönüştü. Milyonlarca dolar, bu uğurda hesapsız kitapsız ve amaçsız bir şekilde ortalığa saçıldı. Bu uğurda gazeteler, birbirlerini mide bulandıran üsluplarla suçladılar. Sonuç, basın için hüsrandı. Çıplak kadınlar, yalan haberler, siyasi ve ekonomik çıkarlara dayalı manşetler, okurun gazetelere karşı güvenini yitirmesine yol açmasından başka hiçbir işe yaramadı.

Basın, Türkiye Cumhuriyeti kuruluşundan bu yana, halkın değerlerine bu kadar ters düşmemişti. Sosyal değerler düşman ilan ediliyor, yağma ve talan ekonomisi göklere çıkarılıyor, özelleştirme adı altında stratejik önem taşıyan tesislerin satılması tezgahlanıyor, yolsuzluk ve ahlaksızlık televizyon programlarında savunuluyor, bazı gazeteciler büyük servet sahibi oluyor; Medya, özgürlük ve demokrasi adına ahlaksızlığı, liberal ekonomi adına ise vurgun ve talanı savunur hale geliyordu. Amaç Özal'ın önderliğini yaptığı Makyavelist "Köşe Dönme" politikasını toplumun bütün katmanlarına yaymaktı.

İKİTELLİ HÜRRİYET'TE SALTANAT GÜNLERİ

Bu arada Hürriyet, büyük paralar dökerek İkitelli'de gecekondu ve sanayi bölgesinde yaptırdığı devasa "Plaza"sına taşındı. Bina baştan aşağı ithal eşyalarla döşenmişti. Bina o denli büyüktü ki, burada Türkiye'nin tüm gazetelerini çıkaracak kadar yer vardı. Gazete yönetimi tam bir lale devri saltanatı içindeydi. Har vurulup harman savruluyordu. Herkesin arabası ve şoförü vardı. Lüks otellerde konaklanıyor, yöneticiler eşleri ve özel yakınları ile her fırsatta yurtdışı gezilerde gününü gün ediyordu. Bir zamanların eski solcusu Özkök şimdi lüks yaşamın baş döndürücü denizinde yüzerek, geçmişteki sıkıntı dolu günlerin acısını çıkarıyor gibiydi.

Özal'ın ani ölümü ile birlikte felsefesinin de düşüş sürecine geçmesi, Özkök'ü fazla etkilemedi. O bu işin sırrını öğrenmişti artık. Hemen yüzünü tekrar iktidara gelen Demirel'e çevirdi. Demirel'in Cumhurbaşkanı olmasından sonra da, bu kez Başbakan olan Tansu Çiller'e döndü. O iktidara kimin geleceğinin kokusunu olmakta ustalaşmıştı. Yatırımını DYP'nin büyük kongresi öncesi "Çiller'in topuk sesleri" diye manşet atarak yapmıştı bile.

Ertuğrul Özkök'ün, Özalcı, Demirelci ve sonra Çillerci olması, gazetenin tirajını artırmak yerine geriletmişti. Hürriyet, geleneksel halk yanlısı yayın politikası imajından iyiden iyiye koparak, iktidarın önünde eğilip bükülen, esen rüzgarlara göre dönen bir gazete haline gelmişti. Ansiklopedi savaşı gazeteye büyük bir mali yük getirmiş, hesapsız kitapsız ve lüks harcamalar da buna eklenince, gazetenin sahibi Erol Simavi büyük bir mali sıkıntıya düşmüştü... Erol Simavi bu mali cendereden kurtulmak için hisselerinin bir bölümünü bankacı Erol Aksoy'a satmak zorunda kaldı. Yılların Hürriyet'i, Ertuğrul Özkök'ün yayın politikaları yüzünden zor günlere doğru sürüklenirken, okur karşısında da her geçen gün güvenirliğini biraz daha yitiriyor ve sürekli tiraj kaybediyordu... Ertuğrul Özkök, Özallar'ın eskiyen vizyonu yerine, Çiller ailesinin parlayan yıldızının peşine takılmıştır. Özkök'ün kendisine özgü sosyal, siyasi terminolojisinde bunun adı "değişim"dir.

1994 Mayısı'nda Özkök, "Türkeş'i öveceğim aklıma gelmezdi" başlıklı makalesinde, MHP liderinin 1969 yılından bu yana gösterdiği olağanüstü gelişmeyi, büyük bir takdirle izlediğini belirtip, Türkeş'in gerçek ve büyük bir devlet adamı olduğunu uzun uzadıya yazar. Okurlar, bu eski solcunun, Türkeş sevgisine ilk başta bir anlam veremezler. "Bu sevgi de neyin nesi" derken, meselenin aslı, 10-15 gün sonra Başbakan Tansu Çiller'in bir televizyondaki söyleşisinde anlaşılır.

Tansu Çiller, SHP ile yapılan koalisyonun sona ermesi halinde, parlamentodan yine DYP'nin içinde bulunduğu başka koalisyonların çıkabileceğini belirterek, kendisinin temelde Başbuğ Türkeş'le aynı fikri paylaştığını ve Türkeş'in büyük bir devlet adamı olduğunu söylemesi, Özkök'ün, birden bire depreşen Türkeş sevgisinin kaynağını açıklar. Özkök, daha şimdiden SHP-DYP koalisyonunun dağılma olasılığına karşın kurulması planlanan DYP-MHP azınlık koalisyonuna, kamuoyunu hazırlama derdindedir.

"KALEMİNİ KIR AMA SAKIN SATMA"...!

Erol Simavi, sürekli yükselen borçlara daha fazla dayanamayıp gazeteyi Milliyet'in sahibi Aydın Doğan'a satmak zorunda kalır. Hürriyet'in kurucusu Sedat Simavi "Kalemini kır ama sakın satma" derken ne acıdır ki oğlu Hürriyet'i içindeki çalışanları ile birlikte satmak zorunda kalıyordu. Satışın gerçekleştiğinin hemen ertesi gününde, Hürriyet Gazetesi okurları, birinci sayfada yayınlanan makaleyi okurken gözlerine inanamazlar. Ansiklopedi savaşları sırasında Milliyet'e ve sahibi Aydın Doğan'a en ağır eleştirilerde bulunan Özkök, Hürriyet'in Aydın Doğan tarafından satın alınması üzerine, bu kez yeni patronuna övgüler düzüyordu.

Özkök için bir şey değişmedi. O yine yerini korumayı başardı. Onun için konuşan Türkiye "Yıldo'ydu". Çiller'in gizlice çekilmiş mayolu fotoğraflarını yayınlamak gazetecilikti. Kendi çıkarlarına uygun görmediği İstanbul Belediyesi Başkan Adayı Zülfü Livaneli'nin İsveç'te mülteci olduğu yıllarda polis tarafından çekilmiş fotoğraflarını bir sabıkalı havasında yayınlamaktı. Uzun yıllar övdüğü Özal'ları, gözden düşünce hemen cephe değiştirip baştacı yaptığı bu aileyi yerden yere vurmaktı. Özkök'ün kişiliği Türkiye'nin 1980'li yıllarından bu yana geçirdiği siyasi ve ekonomik dönüşümün yarattığı yeni değerler ve kavramların eşsiz bir prototipidir.

1980 yılından itibaren Türkiye'nin her alanda yaşadığı büyük değişim Özkök'ün kişiliğinde kendini bulmuş gibidir. Akıl almaz promosyon ve lotaryalarla Hürriyet'i bir gazete olmaktan çıkaran, basında sendikasızlaştırma operasyonunun öncülüğünü yapan Özkök, Çiller'in "Türkiye'de Sosyalizmi yıktık" tanımlamasına alkış tutuyor, Cumhuriyet Bayramı kutlamalarını sosyalist ülkelerin törenlerine benzeterek alay ediyordu. Ama aynı Özkök, muz cumhuriyetlerin de görülen bir ihtişamla, önünde ve arkasında iki eskort araba ve bir yığın korumayla dolaşıyor, kendisinin ne kadar "önemli biri" olduğunu herkese gösteriyordu. Yükselen bu güneşin ardındaki sır, gerçekte bugünkü basının yada genel ifadesi ile Medya'nın öyküsüdür. Özkök bu özel nitelikleri ile bugünkü Medya'nın durumunu açıklayan en seçkin örneklerin başında gelir. O telefonda dönemin Ekonomi'den Sorumlu Bakanı Güneş Taner'e yönetim kurulu üyesi olduğu şirketin "Teşvikinin neden geciktiğini" hesabını soran bir gazetecidir. O dönemin Başbakanı Mesut Yılmaz'a bu işi geciktirdiği için yerinden edebileceğini ima edecek kadar güçlüdür.

PAUL HENZE VE ERTUĞRUL ÖZKÖK'ÜN GÖRÜŞLERİ

2000 yılının ortalarına gelindiğinde Özkök artık öylesine pervasızdır ki 2 Ağustos'ta CIA'in ünlü Türkiye uzmanı Paul B. Henze'nin Türkiye üzerine yazdığı bir kitaba makalesinde yer verir. Henze göre Türkiye inanılmaz bir ilerleme ve büyüme içinde 21. yüzyıla damgasını vuracaktır. Yani kısaca Paul B. Henze ve Özkök'e göre Türkiye'de her şey yolundadır. Gelir dağılımındaki korkunç dengesizlik, tartışılan hukuk ve adelet sistemi, devletin içinde yuvalanmış mafya ve çeteler, banka soyguncusu işadamları, içleri boşaltılmış bankalar, işsizlik, ekonomik krizler, siyasi skandallar, rekorlar kıran dış ve iç borçların hiçbiri gerçek değildir. Bütün bunlar solcu artıklarının uydurmasıdır. Henze ve Özkök öyle diyorlarsa öyledir. Nede olsa ikisi de Türkiye'nin gerçeklerini Türk halkından daha fazla bilmektedirler...

Özkök,2003 yılında Irak'a karşı ABD'nin yanında savaşa katılma kampanyasının öncülüğünü üstlendi. Hürriyet'te savaş tamtamları çalınıyor, Özkök Irak'a asker göndermesine karşı çıkanları neredeyse vatan haini ilan ediyordu. Genelkurmay'ın Irak'a asker gönderilmesi konusundaki temkinli davranışını açıkça eleştiren Özkök'e göre; kamuoyunun, sivil toplum örgütlerinin ve demokratik kuruluşların direnişi Türkiye'nin geleceğine ihanetle eşdeğerdi. AKP hükümetinin Irak'a asker gönderilmesi yolundaki teskeresinin mecliste reddedilmesi Özkök'ü derin bir hayal kırıklığına uğrattı. Bunun hıncı ile ABD'nin Türkiye'yi en ağır şekilde cezalandıracağını yazarak herkesi korkutmaya çalıştı.

"ORDU ÇİÇEK TOPLAMAK İÇİN Mİ BESLENİYOR?"

ABD'nin Irak savaşı çok kısa sürdü. Ancak sonrası pek iç açıcı değildi. ABD, savaş sonrasında beklemediği bir direnişle karşılaşıp kayıp vermeye başlayınca Türk askerinin Irak'a gelmesi isteğinde bulundu. Özkök'e göre bu kez fırsat kaçırılmamalıydı. Hürriyet'in tetikçi bazı yazarları "ordunun çiçek toplamak için beslenmediğini" yazacak kadar kendinden geçti. Bir generalin Osmanlı döneminde Türk Ordusunun Ortadoğu Coğrafyası'nda verdiği kayıplardan söz etmesi, Özkök'ü adeta çileden çıkardı. Oraların Osmanlı toprağı olduğunu ve Türk askerlerinin o toprakları savunmak uğruna can verdiğini yazdı. Özkök kendince iyi bir açık yakalamış pekte iyi olmadığı anlaşılan yakın tarih bilgisini hamasi edebiyatla süsleyerek iyi bir vuruş yapmıştı...

Oysa generalin kastettiği bu coğrafyada İngiliz, İtalyan, Fransız işgallerine karşı Osmanlı toprağını savunan Türk askerlerinin dindaşları Araplar tarafından nasıl sırtlarından hançerlendiği ve Osmanlı Devleti'nin her köşesinden gelmiş yüz binlerce Müslüman Türk'ün Alman emperyalizmi tarafından sürüldüğü Galiçya, Trablus ve Yemen çöllerinde can verdiği gerçeğiydi.

IRAK'A KİMİN ÇOCUKLARI GÖNDERİLECEK?

Ama ne gam..! Özkök'ün askere göndereceği çocuğu yoktu... Askere komando olarak giden ama bando mızıkacısı olarak bitiren damadı da Doğan Grubu'ndaki müzik şirketinin başında emniyetteydi. Ve Irak'a gidilecekse her zaman ki gibi Anadolu çocukları gönderilecekti.

ABD'nin 8,5 milyar dolar kredi karşılığı istediği Türk askeri konusundaki 2.Tezkere 7 Ekim 2003 kabul edildiğinde Özkök etekleri zil çalarak Hürriyet'e şu manşeti atıyordu: "87 Yıl sonra Türk Ordusu Barış için Irak'a gidiyor." Sevincini saklayamayan Özkök hemen o gün makalesinde ise AKP'lilere "İçiniz ve vicdanınız rahat olsun, doğru iş yaptınız" diyerek selamlıyordu. Özkök'ün dediği doğruydu ancak bir farkla. Osmanlı Devleti 1917'de Alman emperyalizminin oyununa gelerek Ortadoğu'da girdiği batakta on binlerce askerini çölün sıcak kumlarına gömerek batmış, dede yadigarı toprakları yitirmişti. Irak topraklarındaki bataklık bu kez Türkiye Cumhuriyetini yutabilirdi. 2005 yılına gelindiğinde Amerika Irak'ta işgalci olarak tanımlanıyor müttefikleri ile birlikte zor günler yaşamaya başlaması Türkiye'nin ne büyük bir beladan kıl payı kurtulduğunu gösteriyordu.

ERTUĞRUL ÖZKÖK'ÜN MANİFESTOSU

Bu arada Özkök, zikzaklarının artık kamuoyunda sorgulanmasının verdiği sıkıntı ile siyasi kimliğini "deklare" eden ilginç bir makale kaleme aldı. Özkök'ün siyasi ve sosyal anlamda şimdi "nerede" bulunduğunu anlattığı bu makale, Özkök Manifestosu gibiydi.Bu makalede 27 Mayıs 1960 Askeri Darbesinin, siyasetle ilgilenmesinin milat tarihi olduğunu söyleyen Özkök, o günden bu güne kadar geçen süre içinde bazılarına göre; görüşlerinin "zikzaklı" olduğu ancak kendisine göre tutarlı olduğunu yazıyordu. Oysa Özkök'ün siyasetle ilgilendiği o ilk yıllarda yazdıkları ile şimdi yazdıklarına bakıldığında zikzak değil büyük "U" dönüşleri olduğunu herkes görebilir.Özkök'ün demokrasi anlayışı da bir tuhaftır. Bazı darbelere destekçi bazılarına da karşıdır. Örneğin; Özkök 27 Mayıs 1960 darbesini hiç bir haklı gerekçesi ve halkın desteği olmayan ordunun hiyerarşik düzeni dışında ve kendine aydın diyen bir zümre tarafından yapıldığı görüşündedir. Kendisi bir sosyal bilimci olmasına karşın 1960 darbesini tek taraflı olarak yorumlar. Oysa siyasi ve sosyal nitelikli olaylar meydana geldikleri tarihlerdeki koşullara göre değerlendirilmesi sosyal siyaset biliminin temel kuralıdır. Özkök 27 Mayıs'ı militarist niteliği ile eleştirirken, sivil politikanın içinde bulunduğu durumu görmezlikten geliyor. Menderes'in despotik yönetim anlayışı, yargının yerini alan Meclis Tahkikat Komisyonları, mezardakilerin bile üye yapıldığı Vatan Cephesi Kampanyaları, her mahallede milyoner yaratma fantezileri, basına, üniversitelere, muhalefete ve sivil toplum örgütlerine uyguladığı baskılar, "siz isterseniz hilafeti bile getirirsiniz" ile "istersem odunu bile milletvekili seçtiririm" anlayışını bilmemesi pek inanılır gibi değildir

ÖZKÖK'ÜN SEVDİĞİ VE SEVMEDİĞİ DARBELER

12 Mart darbesini de tasvip etmeyen Özkök, buna karşılık 12 Eylül 1980 darbesini ayakta alkışlıyor. Oysa "Siyasi Bilim" açısından incelendiğinde bu iki askeri darbenin niteliği, nedenleri, tarihsel boyutu, bağlantıları, sosyolojik ve siyasi boyutlarının hemen hemen aynı olduğu görülür. Darbenin dış kaynaklı ana nedenleri arasında bulunan ABD'nin, SSCB'nin çevresinde Müslüman Ülkelerin oluşturduğu bir "Yeşil Çember" stratejisini artık sosyal siyaset öğrencileri bile bilmektedir. Bu strateji gereği olarak bu ülkelerde yükselişe geçen solun tesviye edilmesini Türkiye'de 12 Eylül 1980 darbesi sağlamıştır. Bu darbeyi derin devlet, sağ merkez odaklı provokasyonlar, gizli servislerin içine yuvalanmış batılı istihbarat organizasyonlarının eylemleri ve işbirlikçi politikacıların yardımı ile gerçekleştiği bugün herkes tarafından bilinmektedir. Darbelerin sebep sonuç ilişkileri içinde yer alan bu önemli etkenleri görmezden gelen Özkök 12 eylül darbesini desteklemesinin en büyük nedenini ise hayatının bu darbe sayesinde kurtulmasına bağlıyor. Özkök'ün o yıllarda kendini hedef hale getirecek neler yaptığı pek fazla bilinmemesine karşılık 12 Eylül darbesinin mağdur ettiği, cezaevlerine doldurduğu, insan hakları ve hukukun çiğnendiği, kazanılmış bütün demokratik hakların kaldırıldığı, buna karşılık sola karşı oldukları için irtica odaklarına kapılarını ardına kadar açtığını unutuyor. Özkök, özellikle 12 Eylül darbesinin ünlü lideri Kenan Evren'den her zaman için sevgiyle bahseder. 1960 Anayasası'nı Türk halkı için fazla demokratik bularak değiştiren, yerine baştan aşağı antidemokratik hükümlerle dolu 12 Eylül anayasasını Türkiye'ye bir deli gömleği gibi giydiren, 28 Şubat'ın yapılmasına neden olacak irticanın kadrolaşması için imam hatip mezunlarına hukuk ve mülkiyenin kapılarını açan, Erbakan'ı Türkiye'ye getiren, kendini Anayasa oylaması ile birlikte Cumhurbaşkanı seçtirip Türkiye'nin demokratik gelişimine en ağır darbeyi indiren Kenan Evren'e olan bu sevgisi Özkök'ün demokrasi anlayışının en büyük göstergesidir.Özkök 28 Şubat'ında canı gönülden destekleyicisi oldu. 12 Mart, 12 Eylül darbeleriyle solu, ilerici ve demokrat unsurları tesviye edilmesini görmezden gelerek 28 Şubat'ın "balans ayarı" ile demokrasi yolunun açıldığını söylemek gülünçtür. Demokrasinin kuralları evrenseldir. Toplumbilimi bu kuralların halkın gerçek anlamda temsil edilmesi, adil bir hukuk sistemi ve adil gelir dağılımı gibi temel nitelikli bir sistem olarak belirler. Türkiye Cumhuriyetinde yapılan darbelerin hiçbiri demokrasinin bu temel yapılarına katkısı olmadığı gibi daha da bozduğu Türkiye'nin bugün içinde bulunduğu durumdan bellidir.

ÖZKÖK NEREDE DURUYORSA HÜRRİTE'TE ORADADIR

Özkök'ün işine gelen darbeyi desteklediğini söylemesi aslında göstermelik bir demokrasi istediğinin açık bir kanıtıdır. Özkök siyasal kimliğini "deklare" ettiği yazısının sonunda kendisinin ve Hürriyet'in AB'den ve özgürlükten yana olduğunu söylüyor. Özkök'ün gerçek anlamda "nerede" olduğunu görmek için Hürriyet'in son on yılına göz atmak gerekir. Çünkü Özkök "nerede" duruyorsa Hürriyet'te oradadır. Yani, Demirel'in, Özal'ın, Çiller'in, Erbakan'ın, Yılmaz'ın, Ecevit'in, Erdoğan'ın yanındadır. Buda gösteriyor ki Özkök'ün hayatı "zikzak" veya "U" dönüşleri ile değil tam tersi bu doğrultuda "dümdüz" gitmiştir.Özkök'ün dönüşleri gelgitleri ve çelişkileri o denli çoktur ki bunları izlemek ve analiz etmek ayrı bir çalışma gerektirir. Özkök'e göre bu durumun en basit açıklaması değişimdir. Özkök 2003 Nisan'ı başlarında Orhan Pamuk'un kendini batı dünyasına "Büyük Yazar" olarak lanse eden çevrelere hoş görünmek için söylediği "Türkler 1 milyon Ermeni ve 30 bin Kürt'ü kesti." sözlerini eleştirirken 25 Nisan'da yönettiği Hürriyet gazetesinde ismi hilafet ve Osmanlı hanedanı ile birlikte anılan Murat Bardakçı isimli amatör tarihçi "Talat Paşa'nın Kara Kaplı Defteri" başlıklı bir yazı dizisine başladı. "Amatör Tarihçi" Bardakçı Talat Paşa'nın varislerinden kendisine verildiğini söylediği ve Talat paşa'ya ait olduğunu ileri sürdüğü Kara Kaplı bir defterdeki Ermeni tehciri ile ilgili bir takım bilgileri bu dizide yayınladı. El yazısı ile kaleme alınmış ve Talat Paşa'ya ait olduğu ileri sürülen defterde yer alan bilgiler Türkiye'nin Resmi Tarihi bilgileri ile örtüşmediği gibi Ermeni tezlerini açık bir şekilde destekleyen bilgiler içeriyordu. Kitabın içerisindeki bilgilerin kaynağı, kitabın bu güne kadar neden saklandığı, gerçekten Talat Paşa'ya ait olup olmadığı bilimsel olarak saptanmadan yapılan bu garip yayın kamuoyunda büyük tepkiye yol açtı. Defterde Ermeni nüfusu, tehcir'in boyutları, Ermeni yetimleri ve Ermenilerden kalan bina, arazi, ve mülkler konusunda da şimdiye kadar hiçbir tarihi kaynakta yer almayan bilgilere de yer veriyordu. Ermeni soykırımı iddialarının Türkiye Cumhuriyeti'ni her yönü ile kuşattığı ve uluslararası arenada bazı ülkeler tarafından ciddi yaptırımlar gündeme geldiği bir dönemde tümüyle Türkiye alehine olan bu tuhaf Kara Kaplı Defter dizisine kamuoyundan ve akademik çevrelerden gelen büyük tepkiler üzerine son verildi. Şimdi Özkök'e sormak lazım Orhan Pamuk'u densizlikle suçlarken yönettiğin gazetedeki bu büyük densizliğin amacı neydi? Ermeni tezlerini destekleyen böyle bir dizinin içeriğinde yer alan bilgilerin kaynağı ve doğruluğu neden kamuoyuna açıklanmadı?

KOÇ, SABANCI, ECZACIBAŞI'NDAN DAHA GÜÇLÜ BİR ADAM

Hürriyet'in 7 Ekim 2003 tarihli İnsan Kaynakları İlavesinde Türkiye'nin en güçlü otuz kişisi listesinde Mustafa Koç, Bülent Eczacıbaşı, M.Emin Karamehmet, Cem Boyner, Çoskun Ulusoy, Erol Sabancı gibi isimlerin bile önünde yer alan Özkök işte böyle biri. Tanıtım yazısında T.C.'nin gündemini belirleyecek kadar güçlü biri olduğu belirtilen Özkök'ün daha üzün süre bu gücünü koruyacağı kuşkusuz. Bu yüzden gelecekte yazılacak Medya tarihinde Ertuğrul Özkök gibi bazı gazetecilerin isimleri ve yaptıkları özel bir yer tutacaktır.

Arşiv

Bab-ı Ali'den İkitelli'ye gazeteci portreleri:

HADİ ULUENGİN

" Bir Anti Ulusalcının Anatomisi "

Makalesi'nin üzerindeki fotoğrafında yüzünün iki yanındaki kulaklarına kadar yayılmış, gülümsemekten çok sırıtmayı andıran bir ifade ile poz veren, Hürriyet'in pazar ilavelerinde pespaye çapkınlık hikayelerini anlatan, modern bir baba olduğunu kanıtlamak için yetişkin kızının sevgilisi ile yatmak istediğini söylemesini bile makale konusu yapan, hafta içinde ise AB ve ABD çığırtkanlığı yapan bir köşe yazarı.

Gençliği kendisinde menkul solculuk hikayeleri, sonrası ise sola düşmanlıkla geçmiş biri. Brüksel'de elit burjuva özentisi zevklerin peşinde koşarken 'aşağı kültür' olarak baktığı Ortadoğu halklarına karşı İsrail'i öven, Irak'ta Amerikan işgaline karşı direnenleri aşağılayan, Türkiye'de ise bağımsızlığı ve Cumhuriyet'in değerlerini savunanlara hakaret eden Hadi Uluengin'i yeminli sol düşmanı haline getiren nedenlerin başında, nimetlerden yararlanma gerçeği yatar. Siyaset terminolojisinden alınmış bir kaç sözcükle süslediği ve avam bir dille kaleme aldığı yazıları, rasyonel değerlendirmelerden, bilimsellikten uzak, bilgi birikimi olmayan içi boş, baştan aşağı önyargı ile dolu, çalakalem yazılmış tutarsız makalelerdir. Konuları mide bulandırıcı bir taraflılıkla yazarken en iyi yaptığı Avrupa Birliği ve Amerika'ya methiyeler düzmektir. Yazılarında en ufak bilgi kırıntısı yoktur. Zaman zaman, İslami ve Yahudi jargonu kullanıp kendini bu kesimlere sevimli göstermeye çalışır.

Uluengin'in Ortadoğu konularında bilmişlik taslaması sadece bir gösteriş yapma merakıdır. Yazdıkları, bu konuları bilenler için bir cahillik örneğidir. Özellikle Amerika'nın Irak işgali sırasında Türkiye'nin de bu işgale asker yollayarak katılması için Hürriyet'te bayrak açan Ertuğrul Özkök ile birlikte çırpınışı ve daha sonra da Amerika'nın Irak'ta düştüğü durumu görmezden gelmesi bunun kanıtıdır.

Uluengin'in Avrupa birliği merakı ise ayrıca bir kitap konusu olacak kadar uzun ve derindir.Uluengin öylesine bir AB hayranıdır ki Türkiye'de AB'ye yönelik en ufak bir eleştiri karşısında bile sinirinden neredeyse kudurur ve ağzına geleni söyler. Çünkü o Avrupa Birliği'nin bir askeri gibidir. Bu konuda gözü öylesine dönüktür ki ne Avrupa'nın ortasındaki Bosna'da Avrupalıların gözlerinin önünde katledilen yüz binlerce Bosnalı Türk'ü görür ne de bir zamanlar dünyaya örnek gösterilen Yugoslavya'nın başına gelenleri hatırlar. Gerçi Hadi bütün bunları bilmesine bilir de, Brüksel'de yaşamanın bir bedeli olduğunu, nimetlerden yararlanacaksan külfetlerini de görmezden gelmenin de şart olduğu gerçeğini iyi bilir.

Hadi Uluengin'in bu durumu Medya Dünyası'nda ki genel yapıya bir hayli uygundur. Onun gibi olanlar her zaman için varola gelmiştir deyip geçilebilir. Ancak bu kişinin Atilla İlhan'ın ölümünün hemen ertesinde yazdıkları ancak hasta ruhlu bir anlayışın ürünü olabilir. Bir düşünceyi beğenmeyebilir hatta karşı olabilirsiniz, bu son derece doğaldır. Hatta Hadi Uluengin gibi eski düşündüğünüzün bugün tam tersi bir düşünceyi de savunabilirsiniz. Ama bir ölüm olayını Ulusalcılığı aşağılamak, Cumhuriyet'in değerlerinle alay etmek için fırsat olarak kullanmak hangi ahlak anlayışına sığar. Hadi Uluengin işte bunu yapmıştır. Kendisinin ve kendi gibi olanların pek hoşlanmadığı bir benzetme ile işgal yıllarındaki mütareke basınında bile bu kadarına az rastlanan biri olarak ismini tarihe yazdırmıştır. Hadi'nin her fırsatta saldırdığı aşağıladığı Ulusalcılığın tarihinde Çanakkale'de, Ortadoğu Çölleri'nde, Kafkaslarda, Irak'ta, Suriye'de ve Anadolu'da yitirilen yüz binlerce yoksul Anadolu çocuğu bulunur. Hadi gibiler için bu 'hamasi tarih' elbetteki pek fazla bir şey ifade etmez. Hadi ve onun gibilerinin önceliği batıdır. Bu yüzdendir ki Orhan Pamuk Nobel ödülü öncesi 'Türkler 1 milyon Ermeni'yi, 30 bin de Kürt'ü kesti.' diyerek batıya şirinlik yapar. Sonra Nobel işi yatınca 'yanlış anlaşıldım.' der.

Ulusalcı'lar, Hadi ve onun gibilerinin söylediği gibi batı karşıtı değildir. Atatürk Avrupa'lı işgaline karşı Ulusal Kurtuluş Savaş'ı vermesine karşın yüzünü batıya dönmüştür. Batı medeniyetinin gelişmişliğini yeni Cumhuriyet'in hedefi olarak seçmiş ve bu yönde devrimler gerçekleştirmiştir. Ama bütün bunları yaparken Batı dünyasının temelindeki emperyal niteliğine karşı mesafeli ve dikkatli bir yol izlemiştir. Bu rasyonaliteyi biraz tarih bilgisi olan herkes bilir.

Hadi'nin ulusalcılığa karşı duyduğu bu büyük düşmanlığı Atilla İlhan'ın ölümünü fırsat sayarak gayet kaba, ilkel ve kin kokan bayağı bir üslupla makale konusu yapması, başta kendi çalıştığı gazete olmak üzere Medya dünyası büyük bir sessizlikle karşıladı. Hürriyet okurlarında gelen tepkileri bir iki cılız mesajı yansıtarak örtbas etti. Doğan Grubu'nun ikide bir okurun gözüne soktuğu anlı şanlı etik kurulları ve Doğan Grubu yayın ilkeleri bu Brüksel hayranının bir ölümün arkasından yaptığı bu büyük terbiyesizliğe sessiz kaldı. Hangi yayın ilkeleri? Hangi yayın ahlakı? Diye boşuna bu kurallardan ve Basın Konseyi'nden bir cevap beklemeyin. Onlar birbirlerini ağırlamakla meşguller.

Ne var ki kısa bir süre sonra kamuoyunda Uluengin'in Atilla İlhan'ın ölümünü fırsat bilip kaleme aldığı bu çirkin yazıya karşı derin bir tepki oluştu. Bunun farkına varan Uluengin kendini anlatan bir şeyler yazarak yaptığı büyük densizliğe mazeretler aradı. kendine takılan sıfatların sinirlerini bozduğunu ve bu nedenle zaman zaman kabalaştığını kabul etti. Uluengin en çok kendisine 'Hain' denilmesine ve kendisine hain diyenlerin alınlarını karışlayacağını da söyledi. Uluengin'in kendisine takılan sıfatları bir kenara bırakıyoruz. Ama hainlik kavramı üzerine bir kaç söz söylemek istiyoruz.

Öncelikle hainlik göreceli bir kavramdır. Şöyle ki bazı kişiler için hainlik doğup büyüdüğü, kendini yetiştiren, bir yere getiren devletini düşmana satmaktır. Bazı kişiler içinse mensup olduğu milleti, dinini, soyunu, kimliğini, kardeşliğini inkar etmek anlamındadır hainlik. Kimileri içinde yönettikleri ülkenin halkını soyarak, bankaları yağmalatmak hainliktir. Yine bazıları içinse kalemini kiralayıp yazdıkları ile halkı kandırmak hainliktir. Ne yazık ki bütün bu kavramların bu denli birbirine karıştığı tek ülke herhalde Türkiye olmalı. Çünkü Türkiye Gazeteciler Cemiyeti'nin Şehit gazeteciler listesinde Kurtuluş Savaşı sırasında işgalci güçlerle işbirliği yapan hainliği tescilli ve cezası halk tarafından verilmiş Ali Kemal'in de bulunması bunun bir kanıtıdır. Üstelik bu yüz kızartıcı durumun bazı TCG yöneticisi gazeteciler tarafından savunulması karşısında söylenecek bir şey bulmak çok zor. Anlaşılan Cemiyet'i yönetenler ve bazı üyeler de günün modasına uymuşlar.

Kimse unutmasın ki ölüm her canlı için kaçınılmaz sondur. Atilla İlhan'ı on binler 'iyi biliriz' diye uğurladı. Yakın tarih ve Edebiyat Dünyası Atilla İlhan için hep iyi şeyler yazacak ve Atilla İlhan ismi gelecek kuşaklara saygınlıkla aktarılacak. Hadi Uluengin ve onun gibileri bu basit ve anlamlı gerçeği hiç unutmasın.

Arşiv

Bab-ı Ali'den İkitelli'ye gazeteci portreleri:

ÇETİN ALTAN

" Baba ve Oğulları "

Bir dönemin efsanesi. Yazar, edebiyatçı, Türkiye Devrimci Hareketi'nin önderlerinden, Bilimsel Sosyalizm'in kuramcısı, ona inanarak kıyıma uğrayan kuşaklardan kendini sorumlu tutmayan bir kişilik.

Tipo baskılı Akşam Gazetesi'nde başlayan zor hayat, Göztepe'de aileden kalma arsaları kat karşılığı müteahhide verilmesi ile aşılan ekonomik sıkıntılar ve Özal'la birlikte başlayan büyük dönüşüm. Çetin Altan, kuşkusuz bunca çileli yıllardan sonra bu yaşamı çoktan hak etmişti. Ama ne yazık ki, ona inanan binlerce genç hiç hak etmediği bir şekilde en iyi yıllarını cezaevlerinde, idam sehpalarında ve yitirilmiş bir gençlikle ödemek zorunda kaldı.

Akşam Gazetesi'nde büyük yankılara neden olan sütunundaki bir başlığı anımsıyorum. Şöyle yazmıştı o gün : "Bugün canım yazı yazmak istemiyor." Ne de çok anlamlı bir cümleydi bu. Meğerse Çetin Altan, belki de "Zengin olup yan gelip yatmak istiyorum." demek istiyordu. Bunu tabii çok geç anladık.

Hayatımda tanımaktan özel bir sıkıntı hissi duyduğum bir kaç kişiden biridir Çetin Altan. Bana göre o, Milli Cephe Hükümetleri sırasında 6 bin kişinin öldürüldüğü dönemde "Arkamda hiç kan ve gözyaşı bırakmadım." diyen Süleyman Demirel'den daha sorumludur. İnançlı bir kuşak, Çetin Altan'ın yazıları ile bilinçlenmiş ve sosyalist olmuştu. Büyük kitleler onun söylemlerine inanmış, Türkiye'ye devrimci bir ivme kazandırmıştı. Benim Çetin Altan'ı tanımam o yıllara rastlar. Çetin Altan'ın TİP Milletvekili olarak kitleleri arkasından sürüklediği yıllarda, spor ve sergi sarayında, üniversite öğrencisi gençler olarak onun yakınında bulunuyorduk. Konuşma sırasında meydana gelen olaylarda bir kaç arkadaşımla birlikte kendimizi onun önünde siper ederek, oradan kaçırmıştık.

1980 sonrasında ise, bambaşka bir Çetin Altan vardı karşımızda. Baygın bakışları ile ağzından tükürükler saçarak konuşması, namuslu ve yurtsever kalmış insanlara ve değerlere karşı "Bunlar değişimin gerilerinde kalanlar" diyerek küçümsemesi ile yeni bir Çetin Altan. Çetin Altan'ın bu defa yeni hedefi, 2. Cumhuriyet'ti. Yıllarca bilimsel sosyalizmin savları ile genç kuşakların yetişmiş kadrolarını kırdıran Çetin Altan, bu kez oğulları ile birlikte 2. Cumhuriyet tezleri ile yeniden sahnedeydi.

Bu konudaki yeni misyonu ile ortaya çıkan Çetin Altan'ı gerçek kişiliğini ilk kez 1976'lı yıllarda Politika Gazetesi'nde tanıdım. İsmail Cem'in yönettiği gazetede büyük reklam kampanyası ile günlük yazılarına başlamıştı. Yazılarını genellikle elden gönderiyor ama arada bir de gazeteye uğruyordu. Her gelişinde herkes etrafında toplanır, dervişini dinleyen müritler misali, bu kavga ve ideoloji adamının ağzının içine bakardı. O halinden memnun, durmadan konuşur, konuşurdu. Gazeteciler Cemiyeti Lokali'nde, orada burada ama hep içki sofralarında, siyasi ve ideolojik konularda etrafındaki müritlerine dersler verir, aydınlatır ve yol gösterirdi..!

Ancak ne hikmetse yazıları gazeteye sadece bin kadar bir tiraj getirebilmişti. Çetin Altan yazı başına para alırdı. Yazıyı yollar ve parayı hemen tahsil ettirirdi. Yazılarını dikkatle okurdum. Eskisi gibi coşkulu ve ateşli yazılardan kaçınıyordu. Bu arada dikkatimi çeken bazı yazılarının bana tanıdık gelmesi oldu. Bunları araştırınca çoğunun Çetin Altan'ın Akşam Gazetesi'nde yazdığı makalelerinin aynı olduğunu gördüm. Çetin Altan eski yıllarda "havadan sudan" konularda yazdığı yazıları daktilo edip bize gönderiyor ve parasını da hemen alıyordu. Bir zaman sonra gazete okurları da bunu fark edince Çetin Altan'ın bu uyanıklığı ortaya çıktı. Zaten yazıları beklenen etki ve içerikten yoksundu ve hiç tiraj getirmemişti. Bu yüzden Çetin Altan'ın yazılarına son verildi.

Çetin Altan, Marksist ve bilimsel sosyalizm kültürü ve eşsiz bir hünerle kullandığı Türkçe'si ile bir kuşağı baştan aşağı etkilemiş biriydi. Egemen güçlerin baskısı altında çileli günler yaşamıştı. Ama bu sonuçta yapılan bir tercihti. Ve bu çileyi çeken yalnız Çetin Altan değildi. Uzun bir aradan sonra Çetin Altan'la bu kez Hürriyet Gazetesi'nde karşılaştım. 1980 sonrasıydı. İsmini kullanmadan "Şeytanın Gör Dediği" başlığı altında güncel olayları hafif bir mizah ile eleştiren yazılar yazıyordu. Ama o artık büyük uzlaşma ve dönüşümü için kararını vermişti ve bunu belli ediyordu. O eski keskinliği yoktu artık. Özal'ın ardına kadar açtığı kapıdan içeri doğru adımını atmıştı.

Onun gerçek derdi çok başkaydı. O çileli yıllarının öcünü, sadece sınıf atlayarak alacağına inanıyordu artık. Şansı da dönmüştü zaten. Göztepe'deki aile mirası arsa büyük bir rant getirmişti. Siyasi anlamda diğerleri gibi Özal'ın eteğine yapışınca Liberalizm'in nimetleri yağmur gibi yağmaya başlamıştı. Yıllarca aforoz edilen, geçim hakkı bile gasp edilen Çetin Altan, Özal'ın sayesinde televizyonlarda sırf kendisinin konuştuğu programlar da boy gösteriyordu. Hatta işkence ve yargısız infazların ürkütücü bir boyuta ulaştığı bir dönemde bu konuların yanına bile yaklaşmadan İçişleri Bakanı ile havadan sudan söyleşi yapmayı bile başardı.

Çetin Altan üzerine fazla söz etmek istemiyorum. Onunla ilgili bu konulardaki çok şeyi Uğur Mumcu yazdı. Uğur Mumcu'nun öldürülmesine sanıyorum en çok Çetin Altan ve oğulları sevinmiştir. Şimdilerde oğulları ile birlikte yeni bir misyonun önderliğini yapıyor. Onlara göre işlevini yitirmiş bir T.C. yerine yenisini kurmanın ideolojisini yaymak için kıyasıya mücadele ediyorlar. Baba ve oğulları şimdi bunun peşinde. Kim bilir belki bu kez başarırlar. Modası geçmiş Marksizm çok şey kaybettirdi Çetin Altan'a. Ama yılmadı. Ona inanıp eriyen genç kuşakları çabuk unuttu. Şimdi yeni bir düşünce ve yeni bir ideoloji ile bayrağını oğullarına devrediyor. Bakalım bu kez yeni kuşak gençleri kandırabilecekler mi?

Onu son kez gördüğümde üzerinde ithal bir eşofman ve pahalı spor ayakkabıları ile Bağdat Caddesi'nde yürüyüş yapıyordu. Arkasından uzun süre baktım. Çetin Altan, iyi bir edebiyatçı mıydı? İyi bir yazar mıydı? Dürüst bir politikacı mıydı? İnançlı bir sosyalist miydi? Devrimci miydi? Bir liberal, antimilitarist, uzlaşmacı bir dönek, bir antikemalist, bir narsist miydi? Bu sorumun cevabını çok sonraları Hıfzı Topuz'un yazdığı "Paris'li Yıllar" kitabında buldum. Hıfzı Topuz, Çetin Altan'la ilgili bir anısını şöyle anlatıyor:

Bir gün Odeon İstasyonu'nda metro bekliyorduk. Çetin "Şu Paris'te insan her istediğini söyleyebilir. Bu hiç kimseyi ilgilendirmez." dedikten sonra "Ben komünistim" diye haykırdı. Sonra "Bak" dedi, "Her insan burada komünistim diye bağırabilir. Burada beni jurnal edecek polis yoktur. Kaldı ki benim bu sözlerim polisi hiç ilgilendirmez."

"Çetin" dedim. "Bak şu ilerideki adam sana nasıl bakıyor, görüyor musun? Gözlerini senden ayırmıyor. O adam elçiliğin bütün kokteyllerinde vardır. Ne yaptığını, kim olduğunu hiç bilmem ama ben o adamı elçiliğin polisi sanıyorum." Çetin yine hemen metronun karanlık tüneline dönerek "Ben demin şaka yaptım, yalan söyledim, komünist falan değilim." diye haykırdı. İlerideki adam gözlerini fal taşı gibi açmış Çetin'i izliyordu. Aslında ben Çetin'i işletmiştim, adamı tanımıyordum.

İşte bence Çetin Altan bu. Ve en baştan beri böyleydi o...

Arşiv

Bab-ı Ali'den İkitelli'ye gazeteci portreleri:

SERDAR TURGUT

" Serdar'ın Uyanışı"

Serdar Turgut uzun yıllar Hürriyet'in Amerika muhabiri olarak çalıştı. Hürriyet'e ağırbaşlı politik haberler yazdı. Amerikan tipi yaşamın ve düşüncelerin adamıydı. Yazılarında da bunu yansıtıyordu. Ama ne olduysa Serdar Turgut'ta seksüel bir değişim başladı. Amerika'dan yazdığı pazar yazılarındaki seksüel içeriğin dozu her yazısında biraz daha artarak sürdü. Ertuğrul Özkök, Serdar Turgut'taki bu değişimin cazip ışıltısını hemen fark ederek onu Türkiye'ye çağırdı.

Bir anda köşe yazarlığına terfi eden Serdar Turgut'un her gün yazdığı makalelerin ana konusu belden aşağı muhabbetlerdi. Okur aklını belden aşağı takmış bu yazarı sevdi. Okurun bu ilgisi Serdar Turgut'u iyice baştan çıkardı. İşin boyutunu her paragrafta bir "penis" lafı geçirecek kadar ileri götürünce, bu tuhaf durum entelektüel çevrelerde eleştirilmeye başlandı.

Derken nasıl oldu bilinmez Serdar Turgut "penis" takıntısından sonra birdenbire Türkiye'nin sosyo-ekonomik durumu ile ilgilenmeye başladı. Türkiye'nin sosyal yapısının derinliklerine daldıkça hemen hemen herkesin yıllardır bildiği gerçekleri keşfetmeye başladı. Gelir dağılımındaki uçurumu, doğu ve batı arasındaki sosyal ve ekonomik dengesizliği, çürüyen bürokrasi ve hukuk sistemi, yolsuzluklar, siyasi çapsızlıklar, alttakiler üsttekiler Serdar Turgut'un yeni keşifleriydi. Serdar Turgut'un yeni keşfettiği "Öteki Türkiye" hep vardı ama Serdar Turgut gibileri "Öteki Türkiye" gerçeğini 45 yaşından sonra görebiliyordu. Serdar Turgut'a ne olmuştu da bu değişimi yaşamış ve hidayete ermişti. Bunu herkes merak ediyordu. Bodrum'dan yazdığı sosyo-ekonomik içerikli eleştiri yazılarınla gelişimini sürdürdü.

Hürriyet'le ve Özkök'le kan uyuşmazlığı başlamıştı. Eskiden olduğu gibi penisli, seks saplantılı yazılar yazması isteniyordu belki ama köprünün altından çok sular akmıştı. Serdar Turgut eski Serdar Turgut değildi artık. Keşfettiği Türkiye gerçekleri ve öteki Türkiye'nin yüzü ile ilgilenmek isteyince Hürriyet'le yolları ayrıldı.

Akşam Gazetesi'ne Genel Yayın Müdürü olarak gittiğinde yazı yazmakla gazeteyi yönetmenin ne kadar farklı bir şey olduğunu öğrendi. Ya Ertuğrul Özkök'ün küçük bir kopyası olacaktı ya da 45'inden sonra keşfettiği Türkiye'nin öteki yüzünü kamuoyuna yansıtmaya çalışacaktı. Çünkü Medya Dünya'sı hiç bir zaman ikisinin birden yapılmasına izin vermez. Bakalım Serdar Turgut hangisini tercih edecek?...

Arşiv

Bab-ı Ali'den İkitelli'ye gazeteci portreleri:

MURAT BARDAKÇI

" Bir Amatör Tarihçi"

Her ne kadar gazeteci olarak bilinse de Murat Bardakçı'nın amatör bir tarihçi ve özellikle Osmanlı Hanedanı'nın koruyucu meleği olduğu herkes tarafından kabul edilir. Bardakçı ben bildim bileli Hürriyet Gazetesi'ndedir. Ertuğrul Özkök'ten önce de oradaydı, şimdi de orada. Hürriyet'te çalıştığım 13 yıl boyunca Bardakçı'nın Arapça ve Osmanlıca bildiğinin dışında bir gazetecilik çalışmasına imza attığını pek görmedim.

Ancak Özkök Hürriyet'e gelince Bardakçı'nın gazeteciden çok "amatör bir tarihçi" olduğunu keşfetti. Murat Bardakçı'nın tarih merakı Bülent Ecevit gibi sonradan olma değildi. Bir kere Osmanlı Hanedanı ona çok güveniyor ve ellerindeki bilgi ve belgeleri hiç sakınmadan Bardakçı'ya veriyordu. Bardakçı zaman zaman resmi tarih ve Cumhuriyet Kurumları ile ters düşse de iyi şeylere imza atıyordu. Hürriyet Bardakçı'nın bu tarih merakını ve bilgisini kullanması için ona tam bir sayfa ayırmıştı. Bardakçı'nın aynı zamanda musiki bilgisi de derindi. TRT ve bazı musiki kuruluşları ile bu konuda açıktan açığa polemiğe girecek kadar bilgi ve arşiv sahibi olduğu yazılarından anlaşılıyordu. Orhan Pamuk'un edebi şaheserlerini kimlerden aşırdığını (intihal) satır satır ve mukayeseli olarak yapması Edebiyatımızın kısır dünyasına ayrı bir renk getirdi.

Bütün bunların yanında Bardakçı'nın esrarengiz bir tarafı bulunuyordu. Osmanlı Hanedanı'nın son temsilcileri ile sıkı fıkı bir ilişki içindeydi ve sanki onların bir sözcüsü gibi davranıyordu. Tarih merakının yanında Arapça ve Osmanlıca bilmesi Ortadoğu ve tarihi konularda ona üstünlük sağlıyordu. Bu durum onun için, kendi kişisel fikirlerini yazılarının içine yerleştirilmesinde büyük kolaylıktı. Bazen ölçüyü kaçırdığı da oluyordu. Bu konudaki en büyük ve en göze çarpıcı olay Talat Paşa'ya ait olduğunu ileri sürdüğü bir defteri Hürriyet'te tam sayfa yayınlaması oldu.

Talat Paşa'nın ailesi tarafından kendisine verildiğini söylediği "Kara Kitap"ın içeriği Ermenilerin soykırım iddialarını açıkça destekler nitelikteydi. Üstelik yayın Ermeni tezinin dünyanın bir çok yerinde gündeme getirildiği bir zamana rastlatılmıştı. Kitabın gerçekten Talat Paşa'ya ait olup olmadığı ve içeriğinin doğruluğu bilimsel olarak bilinmemesine karşılık yayınlanması büyük tepkilere yol açınca dizi üçüncü gün yayından kaldırıldı. Hürriyet Genel Yayın Politikası'nda Ermeni soykırım iddialarına karşı çıkarken, Talat Paşa'nın olduğu ileri sürülen bir kitapta Ermeni tezini destekleyen, bilimselliği kuşkulu iddialara yer vermesi çok tuhaftı. Olay yayın Hürriyet Yönetimi tarafından örtbas edildi ve hiçbir şey olmamışçasına Bardakçı yazılarına devam etti.

Bardakçı'nın ikinci büyük tuhaflığı Hürriyet'in birinci sayfadan neredeyse yarım sayfa anonslarla verilen cinler, periler, büyüler ve tılsımlarla ilgili bir yazı dizisiydi. Tümü bilimdışı ve saçma sapan hurafelerin anlatıldığı bu dizinin topluma ne amaçla sunulduğu anlaşılamadı. Her ne kadar dizinin dibinde "Sağlığa zararlıdır." gibi bir not düşülse de bu sapkınlıkların böyle uzun uzadıya anlatılmasındaki gerçek niyet, Bardakçı'nın esrarengiz misyonunda saklı kaldı.

Hürriyet'e gelince, 2005 yılında yarım milyon ilkokul çağındaki kızın okula gönderilmediği, eğitim düzeyinin halen ilkokul dördüncü sınıfından, beşinci sınıfa geçilemediği Türkiye'de bu tür saçma sapan yayınlarla büyük hizmette bulunduklarına inanmışlardır herhalde..!

Arşiv

Bab-ı Ali'den İkitelli'ye gazeteci portreleri:

CENGİZ ÇANDAR

" Çok Yönlü Gazeteci "

Fikir Klüpleri Federasyonu Yöneticisi, Marksist Proleter Devrimci, Filistin Kurtuluş Örgütü Militanı, Humeynici, Özalcı, Türkçü, Gazeteci, Dış Haberler ve Diplomatik Muhabir, Kurye, Ortadoğu Uzmanı, 2. Cumhuriyetçi...

Cengiz Çandar'ın ilk anda akla gelen ve kartvizitine sığmayan uzmanlık alanı olduğu meslekleri ve özel nitelikleri! Bir insanın bu kadar değişik kimliklere sahip olmasını normal karşılamak takdir edersiniz olanaksız. Bu denli karmaşık kişiliği olan birinin gazeteci olarak çalışması, bence Türk Basını'nın içinde bulunduğu durumun en somut göstergesidir.

Çandar gazeteciliğe 1971 darbesinden sonra kaçtığı Filistin'den döndükten sonra başladı. Filistin sorunu ile ilgili yazdığı kitaplar ve bu konudaki bilgileri ile uzun süre idare etti. Tabii bu arada bütün bu radikal görüşlerin ve düşüncelerin kendisine pek fazla bir şey kazandırmadığını fark etti. Bu yüzden kendine yeni ufuklar, yani maddi ve manevi kazançlar getirecek arayışlara başladı.

Tam o sırada İran'daki Humeyni Devrimi bir anlamda Cengiz Çandar için kısa süreli bir umut ışığı oldu. Çandar Cumhuriyet Gazetesi'nde Humeyni Devrimi'nin yüceliği ve "kendine dönüş" adı altında yazılar döktürmeye başladı. Ne var ki Çandar'ın bu hevesi kısa sürdü. Çünkü sonuçta ideolojik ve maddi bir çıkar getirmeyen bir serüvendi bu. Tıpkı Filistin'de geçen yılları gibi. Bir kez daha yollara düştü. Çandar, Çetin Emeç tarafından Hürriyet'e alındığında işte bu durumdaydı. Onunla dostluk kuramadım. Bunun en büyük nedeni hiç bir zaman güven vermeyen çizgisiydi.

Çandar, Hürriyet'te pek başarılı olamadı. Hazırladığı bir iki gezi ve araştırma dizisi ilgi görmedi. Çandar'da gazetenin Genel Koordinatörü olan Çetin Emeç'ten rahatsızdı. Gerçi Emeç, Cengiz Çandar'ın Hürriyet'e gelmesini istemişti ama nedense Çandar'ın yazılarını pek tutmuyordu. (Çandar yıllar sonra Çetin Emeç'in bu despot, tavır ve anlayışından duyduğu rahatsızlığı dile getirecek ve Emeç'in bu karakterinden çok etkilendiğini belirterek sonraki yıllarda tıpkı Emeç gibi davranarak başarı kazandığını anlatacaktır.)

Sonunda Çandar'ın beklediği güneş doğdu. Çandar "Özalizmi" keşfetmişti. Yıllardır aradığı, peşinde koştuğu ün ve zenginliğe giden yolu Özal'ın sihirli işareti ile bulmuştu nihayet. O da Mehmet Barlas, Çetin Altan, Yavuz Gökmen, Ertuğrul Özkök gibi hidayete ermişti. Özal'da bu tür kişilere özel bir önem veriyordu. Gerçekte ise bu tür kişilerin neye susadığını biliyordu Özal. Ve onların önüne koyduğu, onların isteyipte ulaşamadığı şeylerdi. Çandar bu kez kıblesini bulmuştu. Yüzünü Özal'a döndü.

Özal'ın yükselen değerlerinin yılmaz bir savunucusu kesilen Çandar bu arada Ortadoğu'da edindiği kuşkulu deneyimlerini de Özal'ın hizmetine sundu. Kürt liderleri ile Özal arasında kuryelik yaptı. Özal'ın Amerika çıkarları doğrultusundaki Irak Politikası'nda bir misyoner gibi çalıştı. Adriyatik'ten Asya'ya Türklüğün bayrak açması ve kendine dönmesini savundu. Eski Proleter, Marksist neredeyse bir Amerikan deniz piyadesine dönüşmüştü.

Bütün bu değişimler doğal olarak Cengiz Çandar'a hayalinde bile göremeyeceği bir yaşamın kapılarını da açmıştı. O şimdi devlet katında itibarı ve özel görevleri olan biriydi. Özal sayesinde sadece maaş aldığı arpalık bir yönetim kurulu üyeliği, lüks semtte lüks dairesi, gazetede değerli fikirlerini yansıttığı köşesi, TV açık oturumları'nda Ortadoğu ve Dış Politika konularında etkin ve yetkin bir uzman olarak yeri vardı.

Hep düşünmüşümdür; bu tür karmaşık ve tehlikeli ilişkileri olan biri, gerçekten bir gazeteci midir? Gazeteci değilse nedir? Evet, 1970'li yılların Marksist örgüt üyeliğinden, Filistin gerillalığı'na, oradan Özal'ın özel danışmanlığı ve daha bir çok karanlık kimliği olan birine sadece gazeteci olarak bakmak pek olası bir yaklaşım değil.

Arşiv

Bab-ı Ali'den İkitelli'ye gazeteci portreleri:

BEDRİ BAYKAM

" Dadaizm'den Kemalizm'e "

DADAİST "DAHİ ÇOCUK" BEDRİ BAYKAM : Bedri Baykam'ın "Dadaist" olduğu yıllar. Fotoğraftan anlaşıldığı gibi "dahi çocuk" henüz Kemalizm'i ve Sosyal Demokratlığı keşfetmemiş görünüyor. Beyaz smokinli Baykam, sahibi olduğu "Dadaist Bar"da çıplak kızlara yağlı güreş yaptırıyor. Sosyetenin büyük bir ilgi ile izlediği bu pornografik boyuttaki gösteriler, ne yazık ki "ahlak dışı" bulunarak polis tarafından engelleniyor. Böylece Bedri Baykam'ın Dadaist dönemi de kapanmış oluyor.

Hayat ne yazık ki hiç adil değil. Bazıları doğuştan şanslı, bazıları ise doğuştan şanssız olabiliyor. Buna isterseniz kader, isterseniz alınyazısı yada rastlantı diyebilirsiniz. Ama belirleyici olan gerçek hayata büyük bir şansla başlamanız. Türkiye gibi bir ülkede bir Bakan çocuğu olarak doğmak her şeyden önce, hayata büyük imkanlarla başlamak anlamı taşır. İşte Bedri Baykam'da hayata böyle şanslı başlayanlardan biri. Babası Suphi Baykam'ın ön ayak olduğu özel yetenekli ve zeka katsayısı yüksek çocukların, yani daha çok bilinen tanımlaması ile üstün zekalı çocukların yurtdışında eğitim görmesine olanak tanıyan bir yasadan yararlandırılarak eğitimini yurtdışında yaptı.

Türkiye'ye döndüğünde Bakan Babası'nın çevresi ve koruyucu kanatları altında "dahi çocuk,altın çocuk" tanımlamaları ile ard arda sergiler açtı. Dahi çocuk böylece kamuoyuna büyük ressam olarak lanse edildi. Baykam yıllarla birlikte sanat dünyasında kendine bir yer edindi. Resimleri sosyete dünyasında satılıyor ve epey para ediyor görünüyordu. Bir kısım eleştirmen Baykam resimleri için Fikret Mualla'nın beşinci dereceden kötü kopyaları derken, bazı eleştirmenler de Bedri Baykam'ı yere göğe sığdıramıyordu.

Baykam'ın sanatı, kişiliği ve eserleri gerçekte bizim konumuzun dışında olmasına karşın, zaman içinde resim anlayışına siyasal bir içerik getirmesi, sanatına ve kendine yeni bir karekter belirlemesi ve sonucunda kamuoyunda dikkatleri üzerine çekmesi bu yazıya konu edilmesine neden olmuştur. Baykam Paris'in bohem yaşamından çizgiler ve renkler taşıyan resim tarzının yanında Ulusal Kurtuluş Savaşı'ndan enstanteneler yansıtan fotoğraflardan kolajlar yapıyor bununla da yetinmeyerek yine Ulusal Kurtuluş Savaşı'ndan temalar içeren sahneleri plastik mankenler kullanarak canlandırıyordu. Kuşkusuz bu yeni bir şeydi ama kesinlikle resim değildi. Ama dahi çocuk büyüyordu yavaş yavaş. Büyüdükçe Türkiye'nin gerçeklerinle daha fazla ilgileniyor toplumsal sorunlara kafa yoruyordu.

Siyasal gelişimi sosyal demokrat düşüncede biçimlenmesine karşın Paris'in bohem yaşamındaki göz alıcı parıltılardan da pek uzak kalamıyordu. Bir ayağı sosyetede bir ayağı sosyal demokraside gidip geliyor ve bu gelgitleri Medya'da ilgi gördüğü için her vesile ile basında yer alıp popülaritesini sürdürüyor, zengin kesim evinin duvarlarını süsleyecek bir Bedri Baykam tablosu için sergilerini kaçırmıyordu.

Bedri Baykam Bakan Babası'nın ön ayak olduğu dahi çocuklar projesine seçilen çocuklar için uygulanan zeka kriterlerine göre oldukça zeki biri olduğunu göstermek için hemen kolları sıvayarak "Dadaist Bar" adı altında bir gece kulübü açtı. Bar aslında Avrupa'daki basit barlarda genç kızları çıplak bir şekilde çamur içinde veya yağlı vaziyette güreşirken izlenmesi olayından başka bir şey değildi. Dadaizm, işi basitlikten kurtarıp felsefi bir anlamla teşhirciliğe kılıf uydurmanın adıydı. Dahi çocuk Bedri Baykam'ın amacı yağmur yağarken küpünü doldurmaktı.

Ancak ortaya çıkan görüntüler o denli iğrenç ve pornografikti ki Beyoğlu'nun en kötü barlarında bile bu kadar bayağılık sergilenmiyordu. Basında yer alan fotoğraflar bile müstehcen bulununca polis ahlaki nedenlerle kulübü kapattı. Bedri Baykam'ın Paris bohem hayatına özenerek girdiği Dadaizm serüveni böylece kısa bir sürede noktalandı. Bu iş Baykam'a para kazandırmadığı gibi kariyerine de önemli bir darbe indirmişti. Baykam bir süre sessiz kalarak Türk Halkı'nın unutkan hafızasından bu görüntülerin silinmesinin bekledi. Kenan Evren'in ünlü deyimi ile "Nitekim" öyle de oldu. Baykam'ın bu tatsız sonuçlanan serüveni kısa bir süre sonra unutulunca Bedri Baykam yine sahneye çıktı. Dadaizm'den umduğunu bulamayınca Kemalist olmuştu. Bar işletmeciliğini bırakıp CHP'ye giren Baykam hızla yükseldi. Keskin bir Sosyal Demokrat olarak Parti içinde ün yaptı. Bu kendisinin bile beklemediği bir yükselişti. Parti içi kademelerinde önemli bir yer alan parti meclisi üyesi oldu. Artık babası gibi siyasi geleceğinin parlak olduğuna inanmıştı.

Bu hızlı yükseliş Baykam'ın başını döndürmüş ve birazda şımarmasına neden olmuştu. Huysuz, hırçın ve uyumsuz tavırlar sergiliyor, neredeyse herkese muhalif tavırları ile dikkatleri üzerine çekiyordu. Bu tavırların Medya'da da yer bulması ismini sürekli gündemde tutmasına neden oluyor böylece Baykam sanat ve siyaset dünyasında şöhretini pekiştiriyordu.

Ancak Baykam'ın huysuzluğu, ihtirası, politik istikrarsızlığı ve en önemlisi, CHP Üyesi Partililere ve halka uzak yaşam biçimi onun istediği yere gelmesini engelliyordu. Her konuda bilgiçlik taslaması parti içindeki saygınlığını hızla yitirmesine yolaçıyor, Parti içinde artık ciddiye alınmıyordu. Baykam'ın düşüşü de çıkışı gibi hızlı oldu. Televizyonlarda niteliksiz açık oturumlarda pekte seviyeli olmayan tartışmalara katılarak tutunmaya çalıştı. Bir süre sonra ilginçliğini de yitirerek TV kanallarının gözünden düştü. Bu arada nasıl olduysa Cumhuriyet Gazetesi'nde edindiği köşeden yüksek fikirlerini yazarak siyaset dünyasında varlığını sürdürmeye çalıştı.

Dadaizm'den Kemalizm'e geçişin yolu uzundu ama Baykam kararlı görünüyordu. Zaman bu dahi çocuğun nelere kadir olacağını Türkiye'ye ergeç gösterecek bundan eminim. Ama bana kalsa, bir başkası yapsa "ne bu saçma sapan kolajlar" diye küçümsenecek çalışmaların altına Bedri Baykam imzası olunca nasıl değer kazandığını gören bizler Baykam'ın ressam kalmasını can-ı gönülden dileriz.

Arşiv

Bab-ı Ali'den İkitelli'ye gazeteci portreleri:

MERİÇ KÖYATASI

" Özal Misyoneri"

Meriç Köyatası'nın en taktir ettiğim tarafı onun doğuştan bir Turgut Özal misyoneri oluşu. O diğerleri gibi önce toplumsal ve sosyal değerleri savunup sonradan ferdin kutsallığını keşfedenlerden biri değildi. Köyatası Özal'la birlikte önünde açılan nurlu ufukları hemen görüp yaşamını ve düşüncelerini bu yeni değerlere göre düzenlemeyi hedeflemişti.

Bence, Köyatası'nın medyatik yükselişinin öyküsü bir ölçüde bugünkü basın ve TV dünyasının da öyküsüdür. Yıllarca önce Adnan Menderes, Türkiye'yi küçük Amerika yapacağını ve her mahallede bir milyoner yaratacağını söylemişti. Gerçi bu yolda önemli adımlar attı. Ancak Türkiye'yi küçük Amerika yapan ve her mahalledeki milyonerleri Özal gerçekleştirdi.

Özal, parlak fikirlerin bir çok kapıyı açtığı bir dönemde Meriç Köyatası Hürriyet'in İzmir Bürosu'ndan İstanbul yazıişlerine geldi. Bir süre Hürriyet'in bölge sayfaları gibi sıradan bir işi yapmak zorunda kaldı. O sırada daha yeni bilgisayar sistemine geçmiş olan Hürriyet'te tek özelliği bu sistemi bilmesiydi.

Meriç Köyatası'nın gözü ekonomi servisindeydi. Servisin başında o sırada Necati Doğru'nun olması onun için büyük şanssızlıktı doğal olarak. Ama o hiç yılmadı. İzmirli siyasiler ve gazete yönetimi arasındaki ilişkilerini hep sıcak tuttu. İnançlı bir Özalcıydı. Bütün bu çabaların sonunda şans ona güldü. Genel Koordinatör Çetin Emeç'le anlaşmazlığa düşen Necati Doğru istifa edip Milliyet'e gidince Köyatası'nın beklediği fırsat eline geçti. O şimdi koskocaman Hürriyet Gazetesi'nin ekonomi servis şefiydi. İş dünyası, siyasi kulislerde konuşulanlar, sanayiciler, TV ve basın dünyasının yöneticileri ile içli dışlı olmuştu artık.

Köyatası, Özal'ın taktirle tarif ettiği işbitirici kişiliği ile bir süre sonra ekonomi servisine bile sığamaz olmuştu. Gençti, enerji ve hırs doluydu. Ve yükselmesi için gerekli olan cesarette kendisinde bol miktarda mevcuttu. Ve Meriç Köyatası her şeyden önce Özal'ın işbitiricilik felsefesini ve yeni yükselen değerlerinin neler olduğunu çok önceden görmüştü. İşte bu nedenle önüne gelen her fırsatı hiç düşünmeden değerlendirdi. İş dünyası ekonomi ve siyaset üçgenindeki birbirine geçmiş ilişkiler yumağında oldukça deneyim kazandı. Bunun sonucunda Kemal Uzan'ların Star Televizyonu'nda fikirdaşı Mehmet Barlas'tan boşalan yorumculuğu kaptı. Meriç Köyatası artık televizyonda ekonomiden siyasete, siyasetten belediye ve dış ilişkilere daha doğrusu aklına her gelen konuda ahkam kesmeye başlamıştı. Köyatası bir süre sonra Engin Ardıç'la müthiş bir ikili oluşturdu. İkiside her akşam toplumsal ve sosyal ahlak adına ne kadar değer varsa küfretmeye yorum adını takmışlardı. İş öylesine bir noktaya geldi ki patronları Uzan'ların Hürriyet patronları ile giriştikleri çıkar savaşında Uzan'ların saflarında katılmak zorunda kaldılar. İşte bu noktada Köyatası kendisine büyük iyiliklerde bulunmuş olan eski patronu Erol Simavi'ye karşı fazla nankörlük etmeyi göze almayarak bu tatlı işinden ayrılmak zorunda kaldı.

İzmir'den isimsiz bir gazeteci olarak İstanbul'a gelen ve daha sonra yazılı ve görsel basında düşlerinde bile göremediği bir yere gelen Meriç Köyatası için yeni bir dönem başlamıştı artık. Hürriyet ve Star TV gibi büyük yerlerde çalışan ve bunun getirdiği hava ile ayakları yerden kesilen Meriç Köyatası için yeniden eski günlere dönmek çok korkunç bir şeydi. Bir süre küçük ve fazla etkinliği olmayan bir gazetede kendi yazıp kendi okuduğu makaleleri pek tabii ki onu tatmin etmedi. O şanına yakışır bir şeylerin peşindeydi. Derken orada burada bir takım ilanlar boy gösterdi. İlanlarda Meriç Köyatası'nın yönetiminde çıkacak olan "Not" isimli bir dergiden bahsediyordu. Dergi kuşkusuz akla bir takım sorunları da getirdi. 1994'lü yıllarda gazete ve dergiler kapanırken dergi çıkarmak ve bu dergiyi kabul ettirmek çok zor bir olasılıktı. Bu dergiyi kimin finanse edeceği sorusu ise havada kalıyordu. Bir süre sonra dergi çıktı. Anlaşılan Merç Köyatası kendini ekonomi bilirkişisi tayin etmişti. Şirketlere, hükümete ve ona buna aklınca bir takım "not"lar veriyordu. Yani şu şirket iyi bu kötü, hükümetin bu kararı uygun veya değil gibi. işte bu sıralarda derginin gerçek finansörü ile ilgili bir takım söylentiler yayılmaya başladı. "Not"un gerçek patronu olarak ortalıkta dolaşan isim Nasrullah Ayan'dı.

Meriç Köyatası'nın inkarına rağmen bir süre sonra Ayan'ın patronluğu söylentisi doğru çıktı. Nasrullah Ayan 80 sonrasında İsviçre'ye kaçan, adı altın kaçakçılığı ve yasadışı olaylara karışan bir isimdi. Türkiye'ye döndükten sonra da borsada oynamaya başlamış ve bu konuda piyasada hatırı sayılır bir yer edinmişti. Buraya kadar olanları Meriç Köyatası'nın gazetecilik hevesine bağlamak bir ölçüde mümkün ama 1994'ün Haziranı'nda meydana gelen olaylar dizisi Meriç Köyatası'nın gazeteci kimliği ile açıklamak sanırım olanaksız.

Olaylar zinciri Nasrullah Ayan'ın ünlü şirketi Türkinvest'in müşterilerinin trilyonlarca lirasını dolandırması ile başladı. Nasrullah Ayan bir süre müşterilerini oyalamak için sözüm ona ödeme planları açıkladı. Bu arada Türkinvest'in yönetim kurulunu da değiştirdi. İşte bu noktada televizyonların da yayınladığı basın toplantısında Nasrullah Ayan'ın sağ yanında oturan ve TV izleyicileri çok yakından tanıdığı bir yüzle karşılaştı. Modern yuppi görünümü, entel gözlükleri ve afrolu saçları ile bu tanıdık yüz Meriç Köyatası'ndan başkası değildi. Köyatası bu kez piyasayı trilyonlarca lira dolandıran bir şirketin yönetim kurulunda Nasrullah Ayan'ın sağ kolu olarak ortaya çıkıyordu. Yönetim kurulunun bir başka üyeside en sağda oturan ve sigarasından derin nefesler çeken bir başka isimde kendisini yakından tanıyanların şaşkınlıkla yerlerinden sıçramasına neden olan biriydi. Evet 1971 ve 80'li yıllarda eylemleri ve vurucu gücü ile isim yapmış yasadışı silahlı bir örgütün lideri Sarp Kuray'dı bu. Adı bir çok öldürme, yaralama, soygun olayına karışmış örgütün kaçak lideri uzun yıllardan sonra Türkiye'ye dönmüş ve kısa bir süre gözetim altında kaldıktan sonra DGM tarafından esrarengiz bir şekilde serbest bırakılmıştı.

Türkinvest'in sahibi Nasrullah Ayan, bir süre sonra dolandırıcılık suçu ile mahkeme tarafından tutuklanırken, Meriç Köyatası'nın ismi karanlık kişilerin esrarengiz ilişkileri ve yasadışı faaliyetlerin organize edildiği bir şirketle birlikte anılıyordu artık. Meriç Köyatası'nın bundan sonrası için yazılacak fazla bir şey yok sanıyorum. Çünkü o bir gazeteci değil. Ne olduğunu ise burada yazmanın gereksiz olduğuna inanıyorum.

Arşiv

Bab-ı Ali'den İkitelli'ye gazeteci portreleri:

HASAN CEMAL ( LER )

Osmanlı Devleti'nin sonunu hazırlayan üç İttihatçı paşadan biri olan Cemal Paşa'nın torunu Hasan Cemal sonunda dedesine layık bir torun olduğunu kanıtladı. Osmanlı Devleti'nin yüzyıllar boyunca elinde bulundurduğu Suriye, Irak ve Filistin'in elden çıkarılmasında başrol oynayan Cemal Paşa, politik ihtirasını her şeyden önde tutan diktatör, acımasız, benmerkezci ve en önemlisi askeri anlamda başarısız biriydi. Subayları liyakat, yetenek ve rütbelerine göre değil İttihat ve Terakki Partisi'ne yakınlığı ve uzaklığı ile değerlendirirdi. Cemal Paşa, Osmanlı Devleti'nin sonunu getiren büyük yenilgiden sonra Enver ve Talat Paşa ile birlikte kaçtılar. Hasan Cemal'de tıpkı dedesi gibi batma noktasına getirdiği Cumhuriyet Gazetesi'nden kaçmak zorunda kaldı. Zaten ne Cumhuriyet'te geçen yılları ne de sol düşünceleri onu istediği yere getirmemişti. Kendisine ve eşine kucak açan Doğan Grubunda işbaşı yaptığında sol düşüncelerini de geride bırakmıştı. Zaman değişmiş o da hidayete eğerek yüzünü kapitalizm'e dönmüştü. Yeniş kıblesi Kapitalizm olan Hasan Cemal her ne kadar bu durumunu Demokrasiye dönüş olarak niteliyorsa da bunun aslında düzenin nimetlerine dönüş olduğu açıktır.

RUHSUZ, MUĞLAK, İTİCİ VE DİNLEYENE IZDIRAP VEREN ÜSLUP

Hasan Cemal bu dönüşümün karşılığını yeni yuvasında gördü. TV'ler boy gösteriyor, büyük tirajlı gazetelerde köşe yazarlığı yapıyordu. Cumhuriyet Gazetesi'nin küçük tirajından ve dar kalıplarından kurtulmuştu ama ne yazdıkları ne de TV ekranlarında iktidarı öven yorumları ilgi görmüyordu. Bunun nedeni ise Hasan Cemal'in kendisiydi. Yazılarının ruhsuz, muğlak ve anlaşılmaz üslubu, kitaplarının hiçbir ebedi değerinin olmaması, TV'lerde ise dinleyenlere ızdırap veren yavaşlıktaki itici ve sıkıcı konuşma biçimi, iktidara düzdüğü övgüler Hasan Cemal ismini istediği parlaklığa ulaşmasına en büyük engel oluyordu. Ancak Hasan Cemal'i esas derinden etkileyen ve bir türlü unutamadığı Cumhuriyet'ten kaçmak zorunda kalışıydı. Bu olayı içine sindiremediği gibi ezikliğini bir türlü üzerinden atamıyordu. Dedesi gibi intikamcı ve kindardı. Dedesinin intikamcı ve bencil ruhu adeta onda vücut bulmuştu. Cumhuriyet Gazetesi'ndeki yıllarını ve solculuk yıllarında kader birliği yaptığı arkadaşlarına son yazdığı kitabında çirkin, seviyesiz, hakaretlerde bulunarak intikam almaya çalıştı. Kitabınla eş zamanlı olarak Doğan Grubu'nun TV ve yayın organlarında bu hakaretlerini çok seviyesiz bir üslupla tekrarladı. Hasan Cemal'in Cumhuriyet Gazetesi'nde çalıştığı eski arkadaşlarını sanki o dönemlerinde fikir birliği etmiyormuş gibi cuntacı ve askeri darbe yanlısı olmakla suçladı.

Hasan Cemal'in Cumhuriyet'i ne kadar sevip sevmediğini kendisine bırakıp Türk Basını'nın askeri müdahale dönemlerinde demokrasiye ne ölçüde sahip çıktığına baktığımızda pekte iyi bir geçmişe sahip olmadığını görürüz. Türk Basını bütün Cumhuriyet tarihi boyunca iktidarı elinde bulunduran parti ve siyasal güçle iyi geçinmeyi adeta bir ilke edinmiştir. Basının bu konudaki karnesi o kadar kötüdür ki Türkiye'de yapılmış darbe ve müdahalelerin tamamını Türk Basını alkışla ve methiye ile karşılamıştır. Bir iki yazar ve gazetenin dışında bu darbeleri eleştiren yazar ve gazete olmamıştır. 1980 askeri müdahalesinin hemen sonrasında Gazeteciler Cemiyeti'nin 80 yaşındaki Başkanı Burhan Felek'in kendisinde yaşça bir hayli küçük olan darbe lideri Kenan Evren'in elini öpmesi epey tartışılmış ve belki de dünyada bir ilk olarak tarihe geçmiştir. Evren dönemin gazete yöneticilerine nereyse emir eri gibi davranırdı. Gazeteler hoşuna gitmeyen bir haber veya yazı gördüğünde gazete yöneticilerini ve yazarlarını Kalender Orduevi'ne ayağına çağırtıp esip gürler, genel yayın müdürleri ve yazarlar ise neredeyse esas duruşta sus pus dinlerdi. Evren kendini Cumhurbaşkanı seçtirdikten sonrada basın üzerindeki etkinliğini devam ettirdi. Evren Cumhurbaşkanlığından emekli olduktan sonra kendini ve askeri müdahalenin uygulamalarını eleştirenlere cevap olarak 12 Eylül 1980'de aynı kişilerin kendisini ve askeri müdahaleyi nasıl övdüklerini gösteren yazılarını bir araya getirip kitap olarak yayınlattı.

Kısaca basının askeri darbe destekçiliği ve iktidar yanlısı olması birkaç istisna dışında önde gelen özelliğidir. Bunu anlamak için öyle uzun boylu araştırmalara da gerek yoktur. Yakın siyasi tarihin gazete arşivlerine bakıldığında bunun sayısız örneğini görebilmek mümkündür. Bu yüzden Hasan Cemal'in ne söylediği ve ne yazdığı pek önemli değildir. Ancak bir gerçek var ki günümüzde kendini Ulusal Medya olarak niteleyen yazılı ve görsel basının giderek Hasan Cemal'leşmekte olduğu bir gerçek olarak karşımızdadır.

Arşiv

Bab-ı Ali'den İkitelli'ye gazeteci portreleri:

FERAİ TINÇ

" Nereden Nereye? "

Ferai Tınç aklımdan geçince nedense ünlü yönetmen Ellie Kazan'ın " İhtiras Tramvayı " filmi aklıma gelir. Çünkü Ferai Tınç " İhtiras Tramvayı'nın " hırslı bir yolcusudur. Karşı konulmaz hırsı onu Hürriyet Gazetesi'nin köşe yazarlığına kadar getirdi. Kısa boylu, şişman ve sakin görünüşünün altında ihtiraslı kişiliğini büyük bir ustalıkla gözlerden saklamayı bilen Ferai Tınç, 1970'li yıllarda hızlı bir devrimciydi. Hatta bu uğurda hapislerde yatmış, çileler bile çekmişti. Ama 1980'li yıllara gelindiğinde bir çok şey gibi bütün bunlar geride kalmıştı. Üstelik bütün Türkiye'de Özal rüzgarı esiyordu ve yeni yükselen değerlere inananlar kendi fırsatlarını kendileri yaratıyordu. Bütün bunların yanı sıra Ferai Tınç sinema yıldızlarına taş çıkartacak kadar yetenekli bir oyuncuydu. Ferai Tınç Dış Haberler Servisi Müdürü Şevki Adalı'ya son derece bağlı birini oynuyordu ve bu rolünde çok başarılıydı. Ferai Tınç ikinci rolünü de o sırada Genel Yayın Koordinatörü olan Çetin Emeç'e karşı oynuyordu. Ferai Tınç kısa bir sürede her iki cephede de başarılı olmuştu. Dış Haberler Servisi Müdürü Şevki Adalı olmadığı zaman Müdür Yardımcısı olarak toplantıya katılıyordu. Bu toplantılarda gazete Genel Yayın Koordinatörü Çetin Emeç dış haberler konusunda ne zaman bir eleştiri yapsa, bunu Servis Müdürü Şevki Adalı'nın talimatı ile yapıldığını söylüyor daha sonra servise geldiğinde Şevki Adalı'ya Genel Koordinatör Çetin Emeç'in servisi haksız bir şekilde eleştirdiğini söyleyerek Şevki Adalı'yı, Çetin Emeç'e karşı kışkırtıyordu.

Ferai Tınç uzun süre bu ikili oyununa devam etti. Uzun vadeli bir strateji izliyordu. Ne de olsa devrimcilik yaptığı yıllarda öğrendiği strateji ve taktikler konusunda epeyce bilgi ve deneyim sahibi olmuştu. Çetin Emeç'ten sonra Hürriyet Gazetesi'nin Genel Yayın Yönetmenliğine Ertuğrul Özkök'ün gelmesi Ferai Tınç'ın gelecekle ilgili düşlerini daha da hızlandırdı. Çünkü Ertuğrul Özkök, Özal'ın yükselen değerleri önünde secde etmiş ve bunun karşılığında önündeki tüm kapılar açılmıştı.

Ferai Tınç'ın beklediği an 1992 yılında geldi. Dış Haberler Müdürü Şevki Adalı emekli oldu. Ardından Ferai Tınç'ın ismi gazetenin künyesinde Dış Haberler Müdürü olarak yerini aldı. O yılmadan çalışmış didinmiş, devrimcilik yaptığı yılların ardından nice sıkıntılı günlerden sonra Türkiye'nin en büyük gazetesinde Dış Haberler Müdürü olarak kendini kanıtlamıştı. Üstelik bunu yaparken, Şevki Adalı'nın kanatları altında Boğaziçi Üniversitesini bitirmişti.
Yani daha açık bir deyimle sevecen ve olağan üstü dürüst bir kişiliği olan Şevki Adalı'yı kendi amaçlarını gerçekleştirebilmek için usta bir Shekespeare oyuncusu gibi oynayarak kandırmıştı.

Ferai Tınç'ın gerçek yüzü Dış Haberler Servisine müdür olduktan sonra ortaya çıktı. Serviste tam bir despotizm fırtınası estirirken, Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök ile olan ilişkilerini de çıkarı doğrultusunda yönlendirdi. Öyle ki Cumhuriyet Gazetesi'nde ek dergi yönetmeni olan eşi Lütfü Tınç'ı Hürriyet'in yan kuruluşlarına transfer ettirdi.

Ekonomik gerçekler ağırlaşıyordu ve Tınç ailesinin oldukça iyi sayılan bir yaşam standardı vardı ve bunun sürmesi gerekiyordu. Bu nedenle bir zamanlar eşi Ferai Tınç ile aynı devrimci görüşü paylaşan Lütfü Tınç Hürriyet'in sadece para kazanma amacı ile çıkardığı iğrenç seks dergilerine sorumlu müdür olarak imzasını bile koymaktan çekinmedi. Çocuklarının iyi okullarda okuması ve kendilerinin de İstanbul'un müstesna semtlerinde oturup iyi şeyler yiyip içmeleri için bunlar gerekliydi.

Tınç ailesi nihayet uzun ve çileli yıllardan sonra mutlu sona kavuşmuştu ve Ferai Tınç yeni düzene duyduğu minneti 23.05.1994 tarihinde Hürriyet Gazetesindeki sütununda "Demirel Dünya Liderliği Yolunda" diyerek açıklıyordu.

Evet, Türkiye'de MÇ Hükümetleri ile ülkeyi kan gölüne çeviren, üç kuşağı cezaevlerinde ve yaşamlarını zindana çevirerek eriten, her darbe sonrasında - " Arkamda kan ve gözyaşı bırakmadım " diyerek demagoji yapan 1980 sonrasında bir kez daha demokrasi havarisi kesilip yeniden ülkenin başına gelen Demirel için Ferai Tınç yazısının sonunda şöyle diyordu:

- Gençlik yıllarımda özgür düşünce ve örgütlenme ortamı için bayrak açtığım Demirel'e Türkiye'de uzlaşma atmosferini açan lider olarak teşekkür etmeyi vatandaşlık görevi biliyorum.

Evet Ferai Tınç Demirel'e böyle teşekkür ediyor. Aslında teşekkür ettiği Demirel değil tabi. Ona ve ailesine lüks bir yaşam sağlayan yeni düzene teşekkür ediyor Ferai Tınç.

Aynı Ferai Tınç daha sonraki yıllarda yazdığı köşe yazılarında da bu minnet duygusunu dile getirmekten başka doğru dürüst bir şey yapmadı. Zaten bu iş için para alıyordu artık. Tınç eski bir devrimcinin geriye doğru evriminin güzide bir örneği olarak köşe yazarlığını sürdürdü.

Arşiv

Bab-ı Ali'den İkitelli'ye gazeteci portreleri:

ERCAN ARIKLI

" Medya'nın Prensi... "

Büyük düşlerin talihsiz prensi. Basın dünyası çalışanları arasında onu tanımayan hemen hemen yok gibi. Onun düşlerini hep büyük bir gazetenin patronu olmak hayali süsledi. İki kez denediği bu büyük düşünü gerçekleştirme girişimi ne yazık ki hüsranla sonuçlandı. Ansiklopedi krallığından kazandığı büyük paraları bu düşü uğruna harcamaktan çekinmedi.

Ercan Arıklı, tıpkı eski bacanağı İsmail Cem gibi lisan bilen, iyi eğitim görmüş, modern bir iş adamı ve liberal görüşlü hatta İsmail Cem'in TRT'den ayrıldıktan sonra Yayın Müdürlüğünü yaptığı Politika Gazetesi'nin patronu olduğu yıllarda ise ileri bir sosyal demokrattı.

Ercan Arıklı'yı tanımam 1974'lü yıllarda yayına başlayan Politika gazetesinde oldu. Arıklı, o yıllarda çok tutulan bir dizi ansiklopedi pazarlamasından tahmin edemeyeceği kadar büyük para kazandı. Bana göre Türk toplumunun "Ansiklopediye" merakını ilk keşfeden Ercan Arıklı'dır. Sofradan doğaya, doğadan icatlara, "Devrimciler ve Karşı Devrimler" ansiklopedisine kadar her şeyi taksitle pazarladı. Öyle ki toplumun her kesimine yönelik bu ansiklopedi furyasından akan paralar, Ercan Arıklı'yı yayıncılık dünyasından basın dünyasına taşımıştı. Arıklı'ya büyük paralar kazandıran ansiklopedi işinin sırrı çok basitti. Arıklı chorprayt'ını aldığı ansiklopedilerin, ofset filmlerini Türkiye'ye getiriyor ve yazılı metinlerini Türkçe'ye çevirip matbaa'da bastırıyordu. Daha sonra bu ansiklopedileri kampanyalar halinde pazarlayan Arıklı haklı olarak bir kaç yıl sonra krallığını ilan ediyordu.

Arıklı büyük düşü için beklediği zamanın geldiğine inanarak, o sırada Haldun Simavi'ye ait olan Ekonomi Politika Gazetesi'ne büyük ortak olarak gazete patronluğuna adımını attı. Gazetedeki en büyük hisse onundu tabi. Gazetenin başında o günlerde Türkiye'nin en popüler siması olan eski bacanağı İsmail Cem ve arkadaşlarını getirdi. Ortalığı toz duman olduğu yıllardı. M.C hükümetleri, siyasi cinayetler, terör ve pahalılığın dört nala gittiği bir ortamda Ercan Arıklı yükselen solun sesi olmak istiyordu. Bu yüzden gazetenin ismi "Politika" olarak değiştirildi. Siyasi içeriğinin yanı sıra entelektüel kesime hitap eden sayfalara yer verildi.

Bütün bunlar olup biterken Ercan Arıklı umut doluydu. Her zaman şıktı. Çevresinde her zaman birbirinden güzel sekreter ve yardımcılar bulundururdu. Ancak ne var ki gazetede işler pek iyi değildi. Cem'in TRT'deki görevine son verdikten sonra onunla birlikte ayrılan ekip gazeteciliği pek bilmiyordu. Üstelik Cem'in siyasi görüşlerini ve tahlillerini yansıtan yazıları ve haber değerlendirmelerinde kullandığı entelektüel yaklaşım, burjuva kültürünü göstermedeki merakı, okurlarının sayısının hızla azalmasına yol açıyordu.

Gazetenin sanat sayfaları ise tam bir anlaşılmazlık ve kargaşa içinde birbirlerine kapalı devre mektup yazan sanatçılarla doldurulmuştu. En kötüsü ise gazetenin o yıllarda gericiliğin bayraktarlığını yapan Tercüman Gazetesi'nin tesislerinde basılmasıydı. Arıklı uzun sürmeyen bir zaman içinde, gazete işinin İtalya'dan ofset filmlerini getirtip burada yazılı metinlerini tercüme ettirip bastırdığı ansiklopedilere pek benzemediğini anladı.

Bunu anlaması ile birlikte Ercan Arıklı'nın modern ve sosyal demokrat bir işadamı kimliği de hızla değişmeye başladı. Artık işleri iyi gitmeyince yüzü bir karış olan Sultanhamam tüccarlarından herhangi bir farkı kalmamıştı. Modernliği ve sosyal demokratlığı çoktan uçup gitmişti. Uçup giden bir başka şeyde Bab-ı Ali'de gazete patronu olma düşüydü. Hesaba katmadığı en büyük etken Bab-ı Ali'nin büyük balinalarıydı. Baskı ve dağıtım onların kontrolünde olduğu sürece Ercan Arıklı hiç bir zaman gazete patronu olamazdı. Ama o bu önemli gerçeği göremedi. Ya da görmek istemedi. Çünkü yıllar sonra yapacağı ikinci deneme de yine aynı oyuna gelecekti. Yani büyük gazeteler yine ona geçit vermeyecekti.

Arıklı, Politika gazetesinin altında kalmıştı, bundan kurtulması ve daha fazla zarar etmemek için hisselerini devredeceği bir ortak aramaya başladı. Bu arada ekonomik önlemler de alarak çok sonraki yıllarda uygulanacak bazı yöntemlerinde öncülüğünü yaptı.

Arıklı, önce yüksek maaş aldığını ileri sürdüğü çalışanların maaşlarında indirim yaptı. (Bunların arasında TRT'den gelen yakın arkadaşları da vardı.) Sonra teknik servis ve diğer fikir işçilerinin sendikalaşması halinde dayatacakları toplu sözleşmeyi yapmasının imkansız olduğunu belirterek, sendikanın gazeteye girmesini önledi. Bu arada çalışanların SSK primleri de yatırılmadı. (Bunu çok yıllar sonra öğrenebildik.)

Arıklı ne de olsa bir işadamıydı. Her ne kadar büyük düşünü gerçekleştiremediyse de bu işten en az zararla nasıl çıkacağının yolunu bulacak kadar piyasa deneyimi vardı. Arıklı sonunda hisselerini devredeceği demokrat birini buldu. Bu Ankara Belediye Başkanlığı yapmış olan Vedat Dalokay'dı. Dalokay, gazetenin en büyük hisselerine sahip olduğunda İsmail Cem'in işine son verdi ve yerine öykücü Demirtaş Ceyhun'u getirdi.
Ercan Arıklı gazetedeki patronluğunu Cağaloğlu'ndaki Milli Gençlik Teşkilatı binasının karşısındaki Tasvire Han'ın üst katında bırakıp, Nişantaşı'ndaki görkemli ofisine ve güzel sekreterlerinin arasına döndü.

Ercan Arıklı ile bundan sonraki karşılaşmamız, dört yıl sonra gerçekleşti. Politika serüveni üzerinden tam dört yıl geçmişti ama Arıklı'nın Bab-ı Ali düşü hala sürüyordu. Aradan geçen yıllar içinde Gelişim ve Süreli yayınlar isimli iki şirketin sahibi olarak yeniden basın yayın dünyasının kapılarını zorlamaya başlamıştı. Bu kez ansiklopedilerin dışında bir dizi haftalık ve aylık derginin sahibi olmuştu. Ama onun tek amacı tekrar gazete patronu olmaktı.

Ben o sıralarda THA'nın gece editörü ve Ayrıntılı Haber gazetesinin istihbarat şefi olarak çalışıyordum. Arıklı tekrar Nişantaşı'ndan Cağaloğlu'na taşınmıştı. Sultanahmet Adliyesi'ne bakan süreli yayınlar merkezindeki ofisinde, bana haftalık Time dergisinin bir benzerini çıkarmayı planladığını ve kuracağı ekibin içinde yer almamı istediğini ve üstelik ekipte çok sevdiğim kişilerinde bulunduğunu söyledi. Yine çağdaş ve sosyal demokrat düşünceleri ağır basan bir Ercan Arıklı kimliğine bürünmüştü. Ekipte yer alan arkadaşlarımda ağır basması nedeniyle Arıklı'ya evet dedim. Bir ay süren maket çalışmaları sonucu ortaya "Nokta" dergisinin ilk prototipi olan "Hafta" isimli prova dergi çıktı. Ancak dergiyi hazırlayanların başında gelen Şevki Adalı, Cahit Düzel, Abdullah Gelgeç ve ben ilk provanın künyesinde Genel Yönetmenin imzasını görünce dehşete kapıldık. İmza maket çalışmalarına hiç bir katkısı olmayan Sadun Tanju'ya aitti. Arıklı'nın bu sinsi ve hiç beklenmeyen davranışına karşılık yapılacak tek şey istifa etmekti. Arıklı'nın gerçek yüzü buydu işte. Modern görünüşü, uygar davranışları, iyi eğitim görmüş burjuva görünümünün altındaki gerçek kişiliği, sıradan bir ticaret kaypaklığı ve çıkarcılığını gizlemek için kullandığı maskeydi sadece.

Arıklı tabi ki yoluna devam etti. Erkekçe, Kadınca ve daha bir çok dergi ile basın dünyasında gezindi durdu. Dergilerin hepsi birbirinden başarılıydı. Ve Arıklı'ya miladı dolan ansiklopedilerden sonra epey paralar kazandırmıştı.

Ve Arıklı ikinci kez gazete patronluğu denemesi için sıranın geldiğine kanaat getirdi. İkinci büyük deneme, modern basın dünyasının öncülüğü iddiası ile hazırlandı. Genç yetenekli ve iyi eğitim görmüş bir kadro ile "Söz" gazetesini çıkardı bu kez.

Ne var ki, Arıkılı yine aynı hatasını tekrarladı. Gazete o denli yüksekten uçuyordu ki sıradan okurun o yükseklikteki ve uzaklıktaki bir gazeteyi okuması olanaksızdı. Buraya kadar olan, yani "gazetenin genel politikasını sahibi belirler." gerçeği ile izah etmek bir ölçüde mümkün. Ancak Arıklı kısa zaman sonra tıpkı Politika'daki gibi işlerin iyi gitmediğini görünce, bin bir ikna ve uğraşı ile topladığı ekibi bir anda gözden çıkarıp bir gecede yenileri ile değiştirmekten kaçınmadı. Ama gazetelerde başlangıç çok önemlidir. Eğer kötü bir başlangıç yapıp okuru daha ilk günlerde gazeteden uzaklaştırdıysanız aynı okuru tekrar gazeteye döndürmeniz mümkün değildir.

"Söz" Gazetesi de ne yazık ki aynı akıbete uğruyor ve Arıklı'nın tüm çabalarına karşın ayaklarını bir türlü yere basamadığından Bab-ı Ali'den siliniyordu. Arıklı'nın ikinci deneyimi de hüsranla sonuçlanırken, gazete patronluğu düşü de belki de hiç bir zaman gerçekleşmeyecek kadar uzaklara gidiyordu.
Bu deneyimden sonra Arıklı için gerileme dönemi başlamıştı. Ansiklopediler eskisi kadar satılmıyordu, çünkü piyasa doymuştu. Dergileri ise dağılan kadroları nedeniyle içerikleri bir hayli zayıflamış ve tirajları hızla düşüyordu.

Arıklı bu aşamada da kan kaybını önlemek için, İzmir'den İstanbul'a göç eden Yeni Asır ve Sabah'ın sahibi olarak yıldızı parlayan Dinç Bilgin'le işbirliği yaptı. Kısmen hissedarı olan "1 Numara" yayıncılığın çıkardığı dergilerle bir süre idare etti. Dergilerin tamamı tıpkı Sabah gazetesi gibi, içerikten yoksun ve magazin yanı ağır basan yayınlardı ve hemen hemen hepsinin kapağında çıplak bir kadın resmi bulunuyordu. Kuşe kağıda basılan bu dergilerin maliyeti çok yüksek olmasına ve az satılmasına karşın yine de yayınlarını sürdürdü..!

Ercan Arıklı her zaman için kendine yeni bir çıkış yolu buldu. O, tazminatını alamamış, sokağa atılmış işsiz kalmış ve kullanılmış bir basın emekçisi olmadı. Ama trajik ölümünden sonra ismi Türk Basın tarihine yaptığı toplumsal ve sosyal hizmetlerinden ötürü altın harflerle yazılan biri olarak da geçmeyecek sanıyorum.

Arşiv

Bab-ı Ali'den İkitelli'ye gazeteci portreleri:

ORHAN BİRGİT

" Bakan Gazeteci"

Orhan Birgit, CHP'nin MSP ile koalisyonu öncesi Türk Haber Ajansı'na sık sık gelirdi. O yıllarda bende THA'da editör olarak çalışıyordum. Ajansın Genel Müdürü ve sahibi olan Kadri Kayabal ile arası çok iyiydi. THA o sıralarda yükselen bir grafik gösteren başarılı ajans olma yolundaydı. Servis yaptığı haberlerin büyük bir bölümünün gazetelerde yer alması, herhalde CHP'nin güçlü adamı olan Orhan Birgit'inde dikkatini çekmişti. O zamana kadar tarafsız bir görünümde olan THA, Orhan Birgit'in gayreti ile CHP'ye eğilim göstermeye başladı. Bu eğilim bir süre sonra öylesine arttı ki genel seçimlerde Orhan Birgit, THA'yı karargah gibi kullandı. Tabii bunu zorla yapmadı kuşkusuz. Birgit hükümet oldukları zaman kendilerine kapılarını açan bu kuruluşa yardımcı olacaklarını ajansın sahibi Kadri Kayabal'a inandırdığını sanıyorum.

Seçim sonuçları beklendiği gibi çıkmasa bile, CHP, Ecevit'in önderliğinde şeriatçı MSP ile koalisyon yaparak hükümet oldu. Birgit, hükümette Turizm Bakanı oldu. İşte bu noktada Kadri Kayabal'ın THA için kurduğu bütün düşler yıkıldı. Birgit, bir CHP ajansı gibi kullandığı THA'yı çoktan unutmuştu bile. Artık o hükümet üyesi ve kırmızı plakalı bir bakandı. THA kullanıldıktan sonra bir kenara atılan bir mendildi onun için. Değil THA'ya uğraması, Ajansın sahibi Kayabal'ın telefonlarına bile cevap vermeye tenezzül etmiyordu. Kayabal yana yakına bizlere Birgit'in ve sosyal demokratların vefasızlığından söz ederken, ajans CHP uğruna yaptığı yanlış yayın politikası nedeniyle batma noktasına gelmişti.

İşte Orhan Birgit'in kişiliği ile ilgili ilk edindiğim bilgiler bunlardı. Birgit, politik yaşamı süresince ve özellikle bakanlık yaptığı sırada tabiri yerindeyse burnu bir karış havada ve hep çevresini küçümseyen bir ifade ile sözüm ona "halkçı politika" yaptı.

Birgit ile ikinci karşılaşmamız 1980 sonrasında oldu. Darbeciler politikacıları cezalandırmış ve partileri kapatmıştı. Ortada kalan Birgit, o sıralarda Hürriyet gazetesinin Genel Müdürü olan Nezih Demirkent'in tavassutu ile kapalı devre çıkan ve çok az bir miktarda piyasaya dağıtılan Dünya gazetesinde işe başladı.
ssssss Birgit, gazetede müstear isimle darbeci yönetime eleştiriler yazıyordu. Ancak sıkıyönetim yazılar için soruşturma açınca, Orhan Birgit bu ucuz kahramanlıktan vazgeçmek zorunda kaldı.

Birgit daha sonra Simavi Vakfının bürokratik işleri ile uğraşması için vakfa alındı. Bakan olduğu sıralarda burnundan kıl aldırmayan Orhan Birgit, uzun yıllar boyunca Erol Simavi'nin herhangi bir çalışanı olarak kaldı. Eski patronu Ecevit'in kurduğu kulüp parti DSP'de yine eski günlerine dönme özlemi ile yaptığı girişimler ne yazık ki hüsranla sonuçlandı.

Orhan Birgit, CHP'nin yükseldiği dönemlerde parlayan bir yıldızıydı. Ancak onu biraz olsun tanıdığımda, Türk politikacı tiplerinin sosyal demokrat olsun veya başka bir çizgide olsun ne kadar çok birbirine benzediğinin emsalsiz bir örneği oldu benim için. Şimdilerde yazdığı hatıraları ile adını duyuran Birgit'in geçmişinde, Türkiye'nin yakın tarihinde kara bir leke gibi duran 6-7 Eylül olaylarında oynadığı rol ne yazık ki hala tam olarak aydınlanmış değil. Kanlı olayların tertipçisi olarak yargılanan ve hapis cezasına mahkum olan Birgit anılarında da bu olaylardaki sorumluluğuna nedense pek fazla değinmiyor.

Arşiv

Bab-ı Ali'den İkitelli'ye gazeteci portreleri:

OKTAY EKŞİ

" Hafızam Beni Yanıltmıyorsa... "

Bab- Ali'nin bazı duayenleri gazetecilik mesleği konusunda "kendisinden menkul" bazı tanımlamalarda bulunur. Bu tanımlamaların en yaygın ve sıkça kullanılanlarından biri "Gazeteci olunmaz, doğulur." Diğeri ise "Kalemini kır ama satma" dır. Oysa şimdilerde yeni yükselen değerler her şeyi ticari ölçüler içinde göstermesi ve bunu çağdaş bir yaklaşım olarak görmesi nedeniyle, kalemini kırmak yerine satılmasını öngörmekte.

Ancak bizim burada sözünü etmek istediğimiz tanımda "Gazeteci olunmaz, doğulur" cümlesi. Bu cümleyi biz burada Oktay Ekşi için değiştirerek uygularsak şöyle olur: "Başyazar olunmaz, doğulur."

Yani siz istediğiniz kadar üniversiteler bitirin, bu konu ile ilgili her türlü bilgilerle kendinizi donatın ama eğer doğuştan gazeteci değilseniz (Ne demekse) asla bir gazeteci veya başyazar olamazsınız.

İşte Oktay Ekşi böylesi bir tanımlamanın ışığında bir başyazar olarak doğmuş biri. Oktay Ekşi, Ecvet Güresin'in ölümünden sonra onun yerine yazmaya başladı. Daha önce Hürriyet gazetesinin Haber Ajansı Müdürüydü. 1979'lu yıllarda Hürriyet'in üçüncü sayfasında yazıyordu. 90'lı yıllara kadar başyazar makalelerini genellikle çalıştıkları gazetenin genel yayın politikaları doğrultusunda kaleme alırlardı. Bunun anlamı başyazarın dile getirdiği görüşler önemli ölçüde gazetenin o konu ile ilgili görüşleri olduğudur. Bu gelenek uzun yıllar sürdü. Özal'ın başlattığı yeni değerler anlayışı ile birlikte, bir süre sonra gazetelerin yazarları da her telden çalmaya başladı. Öyle ki bazen başyazarın yazdığı ve savunduğu bir konu gazetenin başka sayfasında yazan başka bir yazar tarafından tam tersi bir görüşle savunulur bir hale geldi.

Her ne kadar buna Genel Yayın Müdürleri "Demokrasinin gereği çok seslilik." diyorlarsa da okurlar bunun bir süre sonra gazetelerdeki yazar çizer takımının kişisel çıkarlarının ve bağlı oldukları yerlerin görüşleri olduğunu öğrendiler.Bu konudaki sayısız örneklerden biriside 1994 Ağustosunda Hürriyet ile Sabah arasındaki promosyon ve iftira kampanyasını eleştirmek için "Basında yine kavga var." başlığı ile makale yazan Oktay Ekşi'ye karşılık aynı gün gazetenin Genel Yayın Müdürü olan Ertuğrul Özkök "Kavga yok" diye yarım sayfa makale yazarak gazetenin başyazarını tekzip etmesidir.

1961 Kurucu Meclis Üyesi olan Oktay Ekşi, çeşitli şekilde eleştirilmesine karşılık Basın Konseyi Başkanı olarak ta yine kendi başyazarlığını yaptığı gazete ile bir çok konuda çelişkiye düştü. Oktay Ekşi Hürriyet'teki üst yönetim ve hatta 1994 Ağustosundaki gazetenin el değiştirmesinden bile etkilenmedi. Durmadan değişen, Genel Yayın Müdürleri, Yazı İşleri Müdürlerine karşılık 1980'li yıllardan bu yana o hep başyazarlık unvanını koruyup sürdürmeyi başardı.

Oktay Ekşi'nin yazılarında en göze çarpan içerik, alt sosyal yapıdan ziyade üst düzey politikaların ön planda olmasıdır. Devletin yüksek menfaatleri, dış politika, uluslararası ilişkiler ve üst düzey politikalar, yazarların kalitesini ve bilgeliğini gösteren konulardır.

Oktay Ekşi'nin 27 Mayısçılığı ve olağanüstü dönemler konusundaki görüşleri de o günün koşullarına uygundur genellikle. Ama aradan geçen zaman, o günlerde alkış tutulmuş görüşleri içeren yazıları da unutturur. Değişimin zamanla bir başyazarın görüşlerini de değiştirmesi doğanın diyalektiği gereği olduğunu o da bilir.

Tıpkı yıllar önce Ecevit'in Başbakanlığı döneminde Türkiye'ye gelen Yaser Arafat'ı "terörist" olarak ilan eden yazısından yıllar sonra, Bill Clinton'la ve İsrail Başbakanı İzak Rabin'le barış imzalayan aynı Yaser Arafat'ın yasallığını kabul etmesi gibi. Hamas Liderinin Türkiye ziyaretinde de aynı tepkiyi gösteren Oktay Ekşi, anlaşılan bu konudaki önyargılı tutumunu sürdürmekte kararlı görünüyor.

Basın Konseyini sırf kendisine unvan gerekçesi ile kurduğu eleştirisine karşılık Oktay Ekşi, bir çok yazarların ve gazetecilerin aksine siyasi çizgisini hiç bir zaman değiştirmedi. Değiştirmediği gibi en başta başyazarlığını yaptığı gazetesinin ardına takıldığı yeni yükselen değerlere de fazla yüz vermedi. Eleştirilen Basın Konseyi, en azından yeterli olmasa bile bazı girişimlerde bulundu. Ekşi, aynı duyarlılığı zaman zaman yazılarında da gösterdi. Örneğin; Erdal İnönü'nün Başbakan Yardımcısı olarak katıldığı Bakanlar Kurulu toplantısında PKK'ya af görüşülürken terhis olmuş 33 askerin araçlarından indirilerek PKK tarafından kurşuna dizilmesi olayı konusunda yeterli önlem almayan Genelkurmay'ı eleştirdi. Türkiye'de tabu olan ve dokunulmazlığı bulunan askeri konularda Ekşi'nin bu tavrı, PKK eylemlerinin neden olduğu askeri kayıplar, terhislerin uzatılması konularında da sürdü. Basında pek çok kimsenin yanından bile geçmek istemediği bu "netameli" konulara değinmesi ve açıkça eleştirmesi Oktay Ekşi'ye Türk basın tarihinde saygın bir yer almasını sağladı.

Ekşi'nin Cumhuriyet devrimlerine ve ilkelerine karşı gösterdiği büyük bağlılık ise ona saygıdeğer bir kimlik kazandırdı. Oktay Ekşi, 2000 yılı Şubat ayında Süleyman Demirel'i 2. kez Cumhurbaşkanı yapmak için dönemin Başbakanı Bülent Ecevit'in başlattığı kampanyaya destek veren Emin Çölaşan'a yazdığı açık mektupla dikkatleri üzerine çekti. Çölaşan'ın Demirel'in Cumhurbaşkanı olduktan sonra değiştiğini, tarafsız olduğunu, Laikliğe önem verdiğini, yakınlarının karıştığı yolsuzluklardan onun sorumlu olmadığını söyleyerek övgüler düzmesine karşılık, Ekşi; "Demirel'in ne kendisi ne de hedefi değişir. Hedefi iktidar mevkiidir. Demirel için şartlar değişir. Şartlar ise Demirel'in söylemini değiştirir. Örneğin Başbakan olmak için dini istismar etmek mi gerekir? Eder. Ama Cumhurbaşkanı kalmak için Laikliği savunmak mı gerekir? Savunur." Diyerek 40 yıllık Demirel gerçeğini dile getirdi.

İşte bütün bunlar Oktay Ekşi'yi, artık her tür güvenirliliğini ve saygınlığını yitirmiş Türk basınında artık sayıları parmakla anılan bir kaç kişinin arasında göstermeye yeteceğine inanıyorum.

Arşiv

Bab-ı Ali'den İkitelli'ye gazeteci portreleri:

EMRE KONGAR

" Anket Profesörü... "

Sosyoloji profesörü, 1402'liklerden, kamuoyu araştırmacısı, sosyal demokrat ve Kültür Bakanlığı Eski Müsteşarı. Emre Kongar kendine özgü tipi, sempatikliği ve sosyal demokrat kimliği ile basın camiasının yakından tanıdığı bir kişi oldu hep. Tabii bu basınla dirsek temasının Emre Kongar'a büyük imkanlar sağladığını da belirtmek gerekir. Prof. Emre Kongar, Sosyal Demokrat anlayışın kendini nasıl tüketme noktasına getirdiğini gösteren ilginç bir örnektir.

Kongar 80 darbesi sonrası çıkarılan 1402 sayılı yasa ile YÖK tarafından üniversiteden uzaklaştırıldı. Yıllarını sosyal bilime adamış bir bilim adamı olarak oldukça zor günler yaşadı. İşte bu aşamada Hürriyet'te işe başladı. İşi, üç kişilik bir komite halinde Yazıişleri tarafından hazırlanan gazetenin günlük kritiğini bir rapor halinde hazırlayıp, Gazetenin sahibi Erol Simavi ve Genel Yayın Yönetmenine sunmaktı. Prof. Kongar'ın başkanlık yaptığı bu kurul çok kısa bir süre sonra Yazıişleri için neredeyse bir "Engizisyon" mahkemesine dönüştü. Kongar, en küçük imla yanlışından, her tür makale ve haberler hakkında da mütalaa ve eleştiri getirmeye başlamıştı. Yazı İşleri, kurulun bu eleştirilerini ciddiye alıp gazete yapması hemen hemen olanaksız gibiydi. "Redaksiyon kurulu"nun eleştiri terörü uzun bir süre devam etti. Ama giderek Yazıişleri üzerindeki etkisi de azaldı. Sonunda kurul kendi yazıp kendi okuyan bir hale dönüşünce işlevini yitirmiş oldu. Bir süre sonra da kurulun işine son verilince Kongar bu kez o dönemlerde yeni yeni önem kazanmaya başlayan bir kamuoyu araştırma şirketi kurdu. Tabii şirketin en iyi ve birinci müşterisi Hürriyet gazetesiydi.

Kongar'ın firması çeşitli konularda yaptığı araştırmalarla gazetede geniş şekilde yer alıyordu ve bildiğim kadarı ile de Hürriyet bu araştırmalara oldukça yüklü bir para ödüyordu. Ancak bu araştırmaların güvenirliği konusundaki düşüncelerimiz pek sağlıklı değildi. Kongar'ın yüzde hesabı hep yüzde 10 artı, yüzde 10 eksiydi. Yani bunun anlamı Kongar'ın rakamlarında hep yüzde 20'lik bir yanılma payı vardı. Oysa bu rakam tahmin yüzdesi için çok yüksekti. Batıda bu rakam yüzde 2, 3'le ölçülürken bizde yüzde 20'ye çıkması tahminleri doğal olarak gerçekçi göstermiyordu.

Bu konudaki en çarpıcı örneği 1986 seçimlerinin bir kaç gün öncesi yaşadık. Kongar'ın seçim tahminleri taşra baskısında dönerken, Patron Erol Simavi gazeteyi aradı ve o sırada Genel Yayın Müdürü olan Çetin Emeç'ten tahmin sonuçlarını öğrenmek istediğini söyledi.

Anket sonuçlarını inceleyen Erol Simavi ANAP'a verilen oy yüzdesini az bularak yükseltilmesini istedi. Taşra baskısı durduruldu ve Emre Kongar'ın seçim tahminlerini içeren kamuoyu araştırması Erol Simavi'nin isteği doğrultusunda yeniden düzenlendi. İşin tuhafı Erol Simavi'nin isteği doğrultusunda yapılan düzeltme Emre Kongar'ın anket sonucu bulduğu sonuçtan daha doğru çıktı.

Kongar daha sonra 2000 yılının başında İstanbul Ticaret Odası için yüklü bir meblağ karşılığı hazırladığı "İstanbul Halkının Yaşam Biçimi Ve Sorunları" raporu da tam bir fiyasko ile sonuçlandı. Kongar'ın anketinde, TV sayısından, trafiğe kayıtlı otomobil sayısına, evlerdeki bulaşık makinesinden bilgisayara kadar bir çok şeyin gerçek rakamları yansıtmadığı ortaya çıkınca, o yine her zaman ki gibi anket biçiminin yanlış anlaşıldığını ileri sürdü.

Ama Türkiye'de her şey çok çabuk unutulur. Altı defa gidip yedi defa gelmeyi övünme vesilesi yapan Demirel'in geçmişini unutup yeniden Cumhurbaşkanı yaptığımızı düşünürsek, masa başında oturup kamuoyu araştırmalarını istenilen sonuçta düzenleyenler de doğal olarak unutacaktır tabii.

Kongar'ın SHP-DYP koalisyon hükümetinde Kültür Bakanlığı Müsteşarı olduğunda ne yalan söyleyeyim en azından iyi bir şeyler yapacağına dair biraz olsun umutluydum. Sonuçta 12 Eylül darbesinin gazabına uğramış bir bilim adamıydı. Ancak yine yanılmıştım.
Kongar koskoca Kültür Bakanlığı Müsteşarı olarak, fiyaskoyla sonuçlanan bir kaç Türk filminin yapımına çanak tutmaktan, kendi aralarında mektup yazan birkaç aydının katıldığı festivaller düzenlemekten başka doğru dürüst bir şey yapmadı. Birde Kadıköy Selamiçeşme'de açılan bir parka İlhan Selçuk, Oktay Akbal ve Abidin Dino'nun dev heykellerinin dikilmesine ön ayak oldu.

SHP'yi yüzde 30'larda alıp yüzde 15'lere düşüren, öldürülen aydınların cenazelerinde katilleri bulmak için namus sözü veren, Sivas'ta yakılanları Başbakan Yardımcılığı koltuğunda çaresizlik içinde izleyen, Süleyman Demirel'i Cumhurbaşkanlığına taşıyan Erdal İnönü'de bir profesör değil mi? 12 Eylül'cülere istedikleri antidemokratik anayasayı saygıdeğer bir profesör hazırlamadı mı? Yine 12 mart'ta demokrasinin üzerine şal atan bir profesör değil miydi?

Türkiye'de ne yazık ki aydınlar "yalancı çoban" misali artık güvenirliliklerini yitirdi. Bugün Sosyal Demokrat siyasetçilerin içini boşaltıp ayağa düşürdükleri Sosyal Demokrasi kavramının bu hale gelmesindeki en büyük payın sahibi yine bu "Aydın ve Sosyal" profesörler.

Arşiv

Bab-ı Ali'den İkitelli'ye gazeteci portreleri: