"Türk gecelerinin 'Beyaz saçlı prensi'" konuşuyor.
Müthiş bir demokrasi dersi...
Türkiye geceleri konuşuyor...
Size tavsiyem biraz bu gece yarısı muhabbetine kulak verin. Orada müthiş
bir Türkiye'yi yeniden inşa etme, bu ülkeyle gurur duyma, insanları,
hayvanları, çevreyi sevme muhabbetine katılacaksınız. Türkiye asıl şimdi
konuşmaya başladı..." (Ertuğrul Özkök'ün Hürriyet Gazetesi'nin
11.09.1994 tarihli sayısında "Türkiye, gece yarıları konuşmaya
başladı." başlıklı yazısı.) Ertuğrul Özkök'e göre " Konuşan
Türkiye "
Neredeyse yarım sayfa olan makalesinde "Konuşan Türkiye"den
çizdiği manzaralara baktığımızda, Türk basınının neden bu hale geldiğini
gösteren bu makaleden daha iyi bir örnek bulamazsınız.
TÜRKİYE'NİN GURURUNU OKŞAYAN ADAM: YILDO...?
Ertuğrul Özkök, Yıldo'nun muhabbetlerini öylesine seviyor ki, bu yüzden
kısa bir süre sonra onunla bir söyleşi yaptırıyor. Özkök'e göre, konuşan
Türkiye'nin mümtaz örneği Yıldo, kendi ağzından kendini anlatıyor: "Cem
Uzan, Güner Ümit ayrıldı, yerine pek tanınmamış ama enteresan bir adam
arıyoruz demiş. Mustafa Koç da beni önermiş. Cem'de bulun bu i....i
demiş..." ( Hürriyet Gazetesi, 25 Eylül 1994 Ahmet Çelik'in söyleşisi.)
Özkök'ün tanımlaması ile, Türkiye'nin gururunu okşayan beyaz saçlı adam
böyle anlatıyor kendini.Ve bu belden aşağı muhabbet, Hürriyet Gazetesi
Genel Yayın Müdürü Özkök'e göre "Konuşan Türkiye'nin" eşsiz
bir örneğini oluşturuyor.
Özkök'ün biyografisi aslında Türkiye'nin 1980 sonrası yıllarında yaşadığı
değişimi bütün yanları ile gözler önüne serer. Bu öylesine bir değişimdir
ki, daha dün göklere çıkardığını işi bitince yerden yere vurur. Bu öylesine
bir değişimdir ki, Milliyet'e ve sahibi Aydın Doğan'a gazete boyu makaleler
yazarak saldırırken, Hürriyet'in bu gazetenin sahibi tarafından satın
alınması üzerine övgüler yağdırır. Bu öylesine değişimdir ki, "Çiller'in
Topuk Sesleri" manşeti ile karşılayıp, Çiller ile işi bitince,
"Kimse Çiller'e İnanmıyor" ile devam eden bir değişimdir.
Semra Özal'ın has bahçe ziyafetlerini saltanat olarak yazarken bir popçu
ile evlenen kızına Çırağan Sarayı'nda padişah düğünü yaptırır.
ÖZKÖK'ÜN SINIR TANIMAYAN GAZETECİLİK ANLAYIŞI
Ertuğrul Özkök'ün gazetecilik anlayışı kendinle sınırlıdır. Antalya'da
bir villanın içi boşaltılmış yüzme havuzunda güneşlenen Çiller'in gizlice
çekilen mayolu fotoğraflarını yayınlamayı büyük gazetecilik olarak görür.
Bir yakını tarafından tecavüz edilip öldürülmüş, henüz on beş yaşında
bir genç kızın çırılçıplak fotoğrafını yarım sayfa büyüklüğünde teşhir
etmeyi gazetecilik sayar. (4 Eylül 1995)
Özkök, 80'li yıllara kadar gelen solcu geçmişinde umduğunu bulamayınca,
yüzünü Özal'ın başlattığı büyük değişim rüzgarına doğru döndü. Mehmet
Barlas, Yavuz Gökmen, Cengiz Çandar gibi, o da sezgilerinin yardımı
ile bu kez düzenin nimetlerinden yararlanacağını hissediyordu. Ama bunun
için geçmişinden arınması ve bunu herkese deklare etmesi gerekiyordu.
O da öyle yaptı "Elveda Başkaldırı" isimli bir kitabı ile
işe 1968 yıllarında başlayan solculuk serüveninin bittiğini ve Özal'ın
yükselen değerlerine dönüş yaptığını açıkladı. Özkök, mesajını gerekli
ve ilgili yerlere verdikten sonra kapıların açılacağına inanıyordu.
Üniversitede sıradan bir akademisyen olarak kalmak istemiyordu. Yükselmesini
hızlandıracak bir meslek ve dolayısıyla bir merdiven bulmalıydı. Ve
Türkiye'de bunun en kestirme yolu basından geçiyordu. Özkök, Hürriyet'in
Ankara bürosunda bu aradığı fırsatı çabuk yakaladı. Çetin Emeç'in yardımı
ile kısa sayılabilecek bir süre içinde büyük ilerleme göstererek büronun
başına geldi.
ÖZAL'CI OLMANIN DAYANILMAZ AĞIRLIĞI
Artık Ankara'nın siyasi ve etkili çevresi ile iç içeydi. Özellikle
Özal'la kurduğu yakın "Dostluk", ona bütün kapıları ardı ardına
açıyordu. Gazetenin manşetlerinde Özal'lı haberlerin altında hep onun
imzası vardı. Hırslı ve ihtiraslıydı. Hürriyet'in Moskova bürosunun
tek kişilik yönetimini de üstlendi. Ama onun hedefi daha büyüktü.
Çetin Emeç'in despot yönetimi ve agresifliği, yazıişleri ve diğer çalışanlar
üzerinde yolaçtığı huzursuzluk en çok onun işine yaradı. Bundan yararlanarak
el altından kulis yapmaya başladı. Gözü, Hürriyet'in Genel Yayın Müdürlüğü'ndeydi.
Bu arada Özal'cı olup çıkmıştı artık. Ve tabii ki, bunun faydasını da
görüyordu. Yavuz Gökmen'le birlikte Özal'ın basındaki sesi ve gözü olmuştu
neredeyse. Beklediği büyük fırsat, birazda onun gayretiyle ayağına geldi.
Emeç görevinden alındı ve yerine Rahmi Turan getirildi. Buna canı sıkılmıştı
ancak Erol Simavi'nin tercihine pek fazla ses çıkaramazdı. Ama Rahmi
Turan'ın Hürriyet'e yakışmadığını ve hafif kaldığını göstermek için
elinden geleni yaptı. Bir süre sonra Emeç'in öldürülmesi ve Rahmi Turan'ın
istifa etmesi sonucu, nihayet yıllardır düşlerini kurduğu Hürriyet'in
Genel Yayın Müdürlüğü'ne kavuştu. Özkök o denli hırslıydı ki, Hürriyet'in
Genel Yayın Müdürlüğü'nün yanısıra uzunca bir süre Ankara bürosunu ne
olur ne olmaz diye kimselere bırakmadı. Haftanın iki üç gününü Ankara'da,
geri kalanını da İstanbul'da geçiriyordu. 1991'de başlayan bu yeni görevi,
o çoktan hak etmişti. Artık lüks otellerde yatıp kalkıyor, iyi giyinip
çok para kazanıyordu. Yıllardır özlemini çektiği güzel ve lüks yaşamın
tadını çıkarıyordu.
Her zaman için Özal'ın yanında duruyordu. Gündemi belirlemek veya değiştirmek
isteyen Özal'ın, Özkök'ü arayıp konuşması yeterliydi. Özal'ın dedikleri,
ertesi gün Hürriyet'in manşetindeydi. Hürriyet Gazetesi kurulduğundan
bu yana hiç bir kimseye ve düşünceye bu kadar taraflı olarak hizmet
etmemişti. Gazete, adeta Özal'ın yayın organı haline gelmişti. Ne onca
yolsuzluk, ne giderek artan PKK terörü, ne de geniş halk yığınlarını
ezen enflasyon Özkök'ün umurunda bile değildi. Hürriyet, artık her zaman
övündüğü halkın gazetesi olmak yerine, Özal ailesinin ve onun "yükselen
değerleri"nin sözcüsü olmuştu.. Bu değişimin mimarı Ertuğrul Özkök'tü.
Ne var ki, bütün bu yanlı yayınlara rağmen, gazetenin tirajı bir türlü
yükselmiyordu. Okur, her şeyi mübah sayarak köşe dönme felsefesini savunan
düşünceye tepki duyuyordu. Toplumsal sorumluluk duymayı çağdışı gören
Özal Felsefesi, en çok medyada rağbet buluyordu. Basın, başta Hürriyet
Gazetesi olmak üzere, neredeyse Özal İktidarı'nın tek sesli propaganda
organı haline gelmişti.
ANSİKLOPEDİLER SAVAŞININ ARKASINDAKİ GERÇEK
Özkök, her geçen gün biraz daha toplumsal gerçeklerden uzaklaşan Hürriyet'i
eski günlerine kavuşturmak için Erol Simavi'yi büyük çaplı promosyonlara
girmeye ikna etti. Diş macunu, hazır çorba, tıraş bıçağı ile başlayan
yarış, sonunda basın tarihine ansiklopediler savaşı olarak geçecek bir
hale dönüştü. Milyonlarca dolar, bu uğurda hesapsız kitapsız ve amaçsız
bir şekilde ortalığa saçıldı. Bu uğurda gazeteler, birbirlerini mide
bulandıran üsluplarla suçladılar. Sonuç, basın için hüsrandı. Çıplak
kadınlar, yalan haberler, siyasi ve ekonomik çıkarlara dayalı manşetler,
okurun gazetelere karşı güvenini yitirmesine yol açmasından başka hiçbir
işe yaramadı.
Basın, Türkiye Cumhuriyeti kuruluşundan bu yana, halkın değerlerine
bu kadar ters düşmemişti. Sosyal değerler düşman ilan ediliyor, yağma
ve talan ekonomisi göklere çıkarılıyor, özelleştirme adı altında stratejik
önem taşıyan tesislerin satılması tezgahlanıyor, yolsuzluk ve ahlaksızlık
televizyon programlarında savunuluyor, bazı gazeteciler büyük servet
sahibi oluyor; Medya, özgürlük ve demokrasi adına ahlaksızlığı, liberal
ekonomi adına ise vurgun ve talanı savunur hale geliyordu. Amaç Özal'ın
önderliğini yaptığı Makyavelist "Köşe Dönme" politikasını
toplumun bütün katmanlarına yaymaktı.
İKİTELLİ HÜRRİYET'TE SALTANAT GÜNLERİ
Bu arada Hürriyet, büyük paralar dökerek İkitelli'de gecekondu ve sanayi
bölgesinde yaptırdığı devasa "Plaza"sına taşındı. Bina baştan
aşağı ithal eşyalarla döşenmişti. Bina o denli büyüktü ki, burada Türkiye'nin
tüm gazetelerini çıkaracak kadar yer vardı. Gazete yönetimi tam bir
lale devri saltanatı içindeydi. Har vurulup harman savruluyordu. Herkesin
arabası ve şoförü vardı. Lüks otellerde konaklanıyor, yöneticiler eşleri
ve özel yakınları ile her fırsatta yurtdışı gezilerde gününü gün ediyordu.
Bir zamanların eski solcusu Özkök şimdi lüks yaşamın baş döndürücü denizinde
yüzerek, geçmişteki sıkıntı dolu günlerin acısını çıkarıyor gibiydi.
Özal'ın ani ölümü ile birlikte felsefesinin de düşüş sürecine geçmesi,
Özkök'ü fazla etkilemedi. O bu işin sırrını öğrenmişti artık. Hemen
yüzünü tekrar iktidara gelen Demirel'e çevirdi. Demirel'in Cumhurbaşkanı
olmasından sonra da, bu kez Başbakan olan Tansu Çiller'e döndü. O iktidara
kimin geleceğinin kokusunu olmakta ustalaşmıştı. Yatırımını DYP'nin
büyük kongresi öncesi "Çiller'in topuk sesleri" diye manşet
atarak yapmıştı bile.
Ertuğrul Özkök'ün, Özalcı, Demirelci ve sonra Çillerci olması, gazetenin
tirajını artırmak yerine geriletmişti. Hürriyet, geleneksel halk yanlısı
yayın politikası imajından iyiden iyiye koparak, iktidarın önünde eğilip
bükülen, esen rüzgarlara göre dönen bir gazete haline gelmişti. Ansiklopedi
savaşı gazeteye büyük bir mali yük getirmiş, hesapsız kitapsız ve lüks
harcamalar da buna eklenince, gazetenin sahibi Erol Simavi büyük bir
mali sıkıntıya düşmüştü... Erol Simavi bu mali cendereden kurtulmak
için hisselerinin bir bölümünü bankacı Erol Aksoy'a satmak zorunda kaldı.
Yılların Hürriyet'i, Ertuğrul Özkök'ün yayın politikaları yüzünden zor
günlere doğru sürüklenirken, okur karşısında da her geçen gün güvenirliğini
biraz daha yitiriyor ve sürekli tiraj kaybediyordu... Ertuğrul Özkök,
Özallar'ın eskiyen vizyonu yerine, Çiller ailesinin parlayan yıldızının
peşine takılmıştır. Özkök'ün kendisine özgü sosyal, siyasi terminolojisinde
bunun adı "değişim"dir.
1994 Mayısı'nda Özkök, "Türkeş'i öveceğim aklıma gelmezdi"
başlıklı makalesinde, MHP liderinin 1969 yılından bu yana gösterdiği
olağanüstü gelişmeyi, büyük bir takdirle izlediğini belirtip, Türkeş'in
gerçek ve büyük bir devlet adamı olduğunu uzun uzadıya yazar. Okurlar,
bu eski solcunun, Türkeş sevgisine ilk başta bir anlam veremezler. "Bu
sevgi de neyin nesi" derken, meselenin aslı, 10-15 gün sonra Başbakan
Tansu Çiller'in bir televizyondaki söyleşisinde anlaşılır.
Tansu Çiller, SHP ile yapılan koalisyonun sona ermesi halinde, parlamentodan
yine DYP'nin içinde bulunduğu başka koalisyonların çıkabileceğini belirterek,
kendisinin temelde Başbuğ Türkeş'le aynı fikri paylaştığını ve Türkeş'in
büyük bir devlet adamı olduğunu söylemesi, Özkök'ün, birden bire depreşen
Türkeş sevgisinin kaynağını açıklar. Özkök, daha şimdiden SHP-DYP koalisyonunun
dağılma olasılığına karşın kurulması planlanan DYP-MHP azınlık koalisyonuna,
kamuoyunu hazırlama derdindedir.
"KALEMİNİ KIR AMA SAKIN SATMA"...!
Erol Simavi, sürekli yükselen borçlara daha fazla dayanamayıp gazeteyi
Milliyet'in sahibi Aydın Doğan'a satmak zorunda kalır. Hürriyet'in kurucusu
Sedat Simavi "Kalemini kır ama sakın satma" derken ne acıdır
ki oğlu Hürriyet'i içindeki çalışanları ile birlikte satmak zorunda
kalıyordu. Satışın gerçekleştiğinin hemen ertesi gününde, Hürriyet Gazetesi
okurları, birinci sayfada yayınlanan makaleyi okurken gözlerine inanamazlar.
Ansiklopedi savaşları sırasında Milliyet'e ve sahibi Aydın Doğan'a en
ağır eleştirilerde bulunan Özkök, Hürriyet'in Aydın Doğan tarafından
satın alınması üzerine, bu kez yeni patronuna övgüler düzüyordu.
Özkök için bir şey değişmedi. O yine yerini korumayı başardı. Onun
için konuşan Türkiye "Yıldo'ydu". Çiller'in gizlice çekilmiş
mayolu fotoğraflarını yayınlamak gazetecilikti. Kendi çıkarlarına uygun
görmediği İstanbul Belediyesi Başkan Adayı Zülfü Livaneli'nin İsveç'te
mülteci olduğu yıllarda polis tarafından çekilmiş fotoğraflarını bir
sabıkalı havasında yayınlamaktı. Uzun yıllar övdüğü Özal'ları, gözden
düşünce hemen cephe değiştirip baştacı yaptığı bu aileyi yerden yere
vurmaktı. Özkök'ün kişiliği Türkiye'nin 1980'li yıllarından bu yana
geçirdiği siyasi ve ekonomik dönüşümün yarattığı yeni değerler ve kavramların
eşsiz bir prototipidir.
1980 yılından itibaren Türkiye'nin her alanda yaşadığı büyük değişim
Özkök'ün kişiliğinde kendini bulmuş gibidir. Akıl almaz promosyon ve
lotaryalarla Hürriyet'i bir gazete olmaktan çıkaran, basında sendikasızlaştırma
operasyonunun öncülüğünü yapan Özkök, Çiller'in "Türkiye'de Sosyalizmi
yıktık" tanımlamasına alkış tutuyor, Cumhuriyet Bayramı kutlamalarını
sosyalist ülkelerin törenlerine benzeterek alay ediyordu. Ama aynı Özkök,
muz cumhuriyetlerin de görülen bir ihtişamla, önünde ve arkasında iki
eskort araba ve bir yığın korumayla dolaşıyor, kendisinin ne kadar "önemli
biri" olduğunu herkese gösteriyordu. Yükselen bu güneşin ardındaki
sır, gerçekte bugünkü basının yada genel ifadesi ile Medya'nın öyküsüdür.
Özkök bu özel nitelikleri ile bugünkü Medya'nın durumunu açıklayan en
seçkin örneklerin başında gelir. O telefonda dönemin Ekonomi'den Sorumlu
Bakanı Güneş Taner'e yönetim kurulu üyesi olduğu şirketin "Teşvikinin
neden geciktiğini" hesabını soran bir gazetecidir. O dönemin Başbakanı
Mesut Yılmaz'a bu işi geciktirdiği için yerinden edebileceğini ima edecek
kadar güçlüdür.
PAUL HENZE VE ERTUĞRUL ÖZKÖK'ÜN GÖRÜŞLERİ
2000 yılının ortalarına gelindiğinde Özkök artık öylesine pervasızdır
ki 2 Ağustos'ta CIA'in ünlü Türkiye uzmanı Paul B. Henze'nin Türkiye
üzerine yazdığı bir kitaba makalesinde yer verir. Henze göre Türkiye
inanılmaz bir ilerleme ve büyüme içinde 21. yüzyıla damgasını vuracaktır.
Yani kısaca Paul B. Henze ve Özkök'e göre Türkiye'de her şey yolundadır.
Gelir dağılımındaki korkunç dengesizlik, tartışılan hukuk ve adelet
sistemi, devletin içinde yuvalanmış mafya ve çeteler, banka soyguncusu
işadamları, içleri boşaltılmış bankalar, işsizlik, ekonomik krizler,
siyasi skandallar, rekorlar kıran dış ve iç borçların hiçbiri gerçek
değildir. Bütün bunlar solcu artıklarının uydurmasıdır. Henze ve Özkök
öyle diyorlarsa öyledir. Nede olsa ikisi de Türkiye'nin gerçeklerini
Türk halkından daha fazla bilmektedirler...
Özkök,2003 yılında Irak'a karşı ABD'nin yanında savaşa katılma kampanyasının
öncülüğünü üstlendi. Hürriyet'te savaş tamtamları çalınıyor, Özkök Irak'a
asker göndermesine karşı çıkanları neredeyse vatan haini ilan ediyordu.
Genelkurmay'ın Irak'a asker gönderilmesi konusundaki temkinli davranışını
açıkça eleştiren Özkök'e göre; kamuoyunun, sivil toplum örgütlerinin
ve demokratik kuruluşların direnişi Türkiye'nin geleceğine ihanetle
eşdeğerdi. AKP hükümetinin Irak'a asker gönderilmesi yolundaki teskeresinin
mecliste reddedilmesi Özkök'ü derin bir hayal kırıklığına uğrattı. Bunun
hıncı ile ABD'nin Türkiye'yi en ağır şekilde cezalandıracağını yazarak
herkesi korkutmaya çalıştı.
"ORDU ÇİÇEK TOPLAMAK İÇİN Mİ BESLENİYOR?"
ABD'nin Irak savaşı çok kısa sürdü. Ancak sonrası pek iç açıcı değildi.
ABD, savaş sonrasında beklemediği bir direnişle karşılaşıp kayıp vermeye
başlayınca Türk askerinin Irak'a gelmesi isteğinde bulundu. Özkök'e
göre bu kez fırsat kaçırılmamalıydı. Hürriyet'in tetikçi bazı yazarları
"ordunun çiçek toplamak için beslenmediğini" yazacak kadar
kendinden geçti. Bir generalin Osmanlı döneminde Türk Ordusunun Ortadoğu
Coğrafyası'nda verdiği kayıplardan söz etmesi, Özkök'ü adeta çileden
çıkardı. Oraların Osmanlı toprağı olduğunu ve Türk askerlerinin o toprakları
savunmak uğruna can verdiğini yazdı. Özkök kendince iyi bir açık yakalamış
pekte iyi olmadığı anlaşılan yakın tarih bilgisini hamasi edebiyatla
süsleyerek iyi bir vuruş yapmıştı...
Oysa generalin kastettiği bu coğrafyada İngiliz, İtalyan, Fransız işgallerine
karşı Osmanlı toprağını savunan Türk askerlerinin dindaşları Araplar
tarafından nasıl sırtlarından hançerlendiği ve Osmanlı Devleti'nin her
köşesinden gelmiş yüz binlerce Müslüman Türk'ün Alman emperyalizmi tarafından
sürüldüğü Galiçya, Trablus ve Yemen çöllerinde can verdiği gerçeğiydi.
IRAK'A KİMİN ÇOCUKLARI GÖNDERİLECEK?
Ama ne gam..! Özkök'ün askere göndereceği çocuğu yoktu... Askere komando
olarak giden ama bando mızıkacısı olarak bitiren damadı da Doğan Grubu'ndaki
müzik şirketinin başında emniyetteydi. Ve Irak'a gidilecekse her zaman
ki gibi Anadolu çocukları gönderilecekti.
ABD'nin 8,5 milyar dolar kredi karşılığı istediği Türk askeri konusundaki
2.Tezkere 7 Ekim 2003 kabul edildiğinde Özkök etekleri zil çalarak Hürriyet'e
şu manşeti atıyordu: "87 Yıl sonra Türk Ordusu Barış için Irak'a
gidiyor." Sevincini saklayamayan Özkök hemen o gün makalesinde
ise AKP'lilere "İçiniz ve vicdanınız rahat olsun, doğru iş yaptınız"
diyerek selamlıyordu. Özkök'ün dediği doğruydu ancak bir farkla. Osmanlı
Devleti 1917'de Alman emperyalizminin oyununa gelerek Ortadoğu'da girdiği
batakta on binlerce askerini çölün sıcak kumlarına gömerek batmış, dede
yadigarı toprakları yitirmişti. Irak topraklarındaki bataklık bu kez
Türkiye Cumhuriyetini yutabilirdi. 2005 yılına gelindiğinde Amerika
Irak'ta işgalci olarak tanımlanıyor müttefikleri ile birlikte zor günler
yaşamaya başlaması Türkiye'nin ne büyük bir beladan kıl payı kurtulduğunu
gösteriyordu.
ERTUĞRUL ÖZKÖK'ÜN MANİFESTOSU
Bu arada Özkök, zikzaklarının artık kamuoyunda sorgulanmasının verdiği
sıkıntı ile siyasi kimliğini "deklare" eden ilginç bir makale
kaleme aldı. Özkök'ün siyasi ve sosyal anlamda şimdi "nerede"
bulunduğunu anlattığı bu makale, Özkök Manifestosu gibiydi.Bu makalede
27 Mayıs 1960 Askeri Darbesinin, siyasetle ilgilenmesinin milat tarihi
olduğunu söyleyen Özkök, o günden bu güne kadar geçen süre içinde
bazılarına göre; görüşlerinin "zikzaklı" olduğu ancak kendisine
göre tutarlı olduğunu yazıyordu. Oysa Özkök'ün siyasetle ilgilendiği
o ilk yıllarda yazdıkları ile şimdi yazdıklarına bakıldığında zikzak
değil büyük "U" dönüşleri olduğunu herkes görebilir.Özkök'ün
demokrasi anlayışı da bir tuhaftır. Bazı darbelere destekçi bazılarına
da karşıdır. Örneğin; Özkök 27 Mayıs 1960 darbesini hiç bir haklı
gerekçesi ve halkın desteği olmayan ordunun hiyerarşik düzeni dışında
ve kendine aydın diyen bir zümre tarafından yapıldığı görüşündedir.
Kendisi bir sosyal bilimci olmasına karşın 1960 darbesini tek taraflı
olarak yorumlar. Oysa siyasi ve sosyal nitelikli olaylar meydana geldikleri
tarihlerdeki koşullara göre değerlendirilmesi sosyal siyaset biliminin
temel kuralıdır. Özkök 27 Mayıs'ı militarist niteliği ile eleştirirken,
sivil politikanın içinde bulunduğu durumu görmezlikten geliyor. Menderes'in
despotik yönetim anlayışı, yargının yerini alan Meclis Tahkikat Komisyonları,
mezardakilerin bile üye yapıldığı Vatan Cephesi Kampanyaları, her
mahallede milyoner yaratma fantezileri, basına, üniversitelere, muhalefete
ve sivil toplum örgütlerine uyguladığı baskılar, "siz isterseniz
hilafeti bile getirirsiniz" ile "istersem odunu bile milletvekili
seçtiririm" anlayışını bilmemesi pek inanılır gibi değildir
ÖZKÖK'ÜN SEVDİĞİ VE SEVMEDİĞİ DARBELER
12 Mart darbesini de tasvip etmeyen Özkök, buna karşılık 12 Eylül
1980 darbesini ayakta alkışlıyor. Oysa "Siyasi Bilim" açısından
incelendiğinde bu iki askeri darbenin niteliği, nedenleri, tarihsel
boyutu, bağlantıları, sosyolojik ve siyasi boyutlarının hemen hemen
aynı olduğu görülür. Darbenin dış kaynaklı ana nedenleri arasında
bulunan ABD'nin, SSCB'nin çevresinde Müslüman Ülkelerin oluşturduğu
bir "Yeşil Çember" stratejisini artık sosyal siyaset öğrencileri
bile bilmektedir. Bu strateji gereği olarak bu ülkelerde yükselişe
geçen solun tesviye edilmesini Türkiye'de 12 Eylül 1980 darbesi sağlamıştır.
Bu darbeyi derin devlet, sağ merkez odaklı provokasyonlar, gizli servislerin
içine yuvalanmış batılı istihbarat organizasyonlarının eylemleri ve
işbirlikçi politikacıların yardımı ile gerçekleştiği bugün herkes
tarafından bilinmektedir. Darbelerin sebep sonuç ilişkileri içinde
yer alan bu önemli etkenleri görmezden gelen Özkök 12 eylül darbesini
desteklemesinin en büyük nedenini ise hayatının bu darbe sayesinde
kurtulmasına bağlıyor. Özkök'ün o yıllarda kendini hedef hale getirecek
neler yaptığı pek fazla bilinmemesine karşılık 12 Eylül darbesinin
mağdur ettiği, cezaevlerine doldurduğu, insan hakları ve hukukun çiğnendiği,
kazanılmış bütün demokratik hakların kaldırıldığı, buna karşılık sola
karşı oldukları için irtica odaklarına kapılarını ardına kadar açtığını
unutuyor. Özkök, özellikle 12 Eylül darbesinin ünlü lideri Kenan Evren'den
her zaman için sevgiyle bahseder. 1960 Anayasası'nı Türk halkı için
fazla demokratik bularak değiştiren, yerine baştan aşağı antidemokratik
hükümlerle dolu 12 Eylül anayasasını Türkiye'ye bir deli gömleği gibi
giydiren, 28 Şubat'ın yapılmasına neden olacak irticanın kadrolaşması
için imam hatip mezunlarına hukuk ve mülkiyenin kapılarını açan, Erbakan'ı
Türkiye'ye getiren, kendini Anayasa oylaması ile birlikte Cumhurbaşkanı
seçtirip Türkiye'nin demokratik gelişimine en ağır darbeyi indiren
Kenan Evren'e olan bu sevgisi Özkök'ün demokrasi anlayışının en büyük
göstergesidir.Özkök 28 Şubat'ında canı gönülden destekleyicisi oldu.
12 Mart, 12 Eylül darbeleriyle solu, ilerici ve demokrat unsurları
tesviye edilmesini görmezden gelerek 28 Şubat'ın "balans ayarı"
ile demokrasi yolunun açıldığını söylemek gülünçtür. Demokrasinin
kuralları evrenseldir. Toplumbilimi bu kuralların halkın gerçek anlamda
temsil edilmesi, adil bir hukuk sistemi ve adil gelir dağılımı gibi
temel nitelikli bir sistem olarak belirler. Türkiye Cumhuriyetinde
yapılan darbelerin hiçbiri demokrasinin bu temel yapılarına katkısı
olmadığı gibi daha da bozduğu Türkiye'nin bugün içinde bulunduğu durumdan
bellidir.
ÖZKÖK NEREDE DURUYORSA HÜRRİTE'TE ORADADIR
Özkök'ün işine gelen darbeyi desteklediğini söylemesi aslında göstermelik
bir demokrasi istediğinin açık bir kanıtıdır. Özkök siyasal kimliğini
"deklare" ettiği yazısının sonunda kendisinin ve Hürriyet'in
AB'den ve özgürlükten yana olduğunu söylüyor. Özkök'ün gerçek anlamda
"nerede" olduğunu görmek için Hürriyet'in son on yılına
göz atmak gerekir. Çünkü Özkök "nerede" duruyorsa Hürriyet'te
oradadır. Yani, Demirel'in, Özal'ın, Çiller'in, Erbakan'ın, Yılmaz'ın,
Ecevit'in, Erdoğan'ın yanındadır. Buda gösteriyor ki Özkök'ün hayatı
"zikzak" veya "U" dönüşleri ile değil tam tersi
bu doğrultuda "dümdüz" gitmiştir.Özkök'ün dönüşleri gelgitleri
ve çelişkileri o denli çoktur ki bunları izlemek ve analiz etmek ayrı
bir çalışma gerektirir. Özkök'e göre bu durumun en basit açıklaması
değişimdir. Özkök 2003 Nisan'ı başlarında Orhan Pamuk'un kendini batı
dünyasına "Büyük Yazar" olarak lanse eden çevrelere hoş
görünmek için söylediği "Türkler 1 milyon Ermeni ve 30 bin Kürt'ü
kesti." sözlerini eleştirirken 25 Nisan'da yönettiği Hürriyet
gazetesinde ismi hilafet ve Osmanlı hanedanı ile birlikte anılan Murat
Bardakçı isimli amatör tarihçi "Talat Paşa'nın Kara Kaplı Defteri"
başlıklı bir yazı dizisine başladı. "Amatör Tarihçi" Bardakçı
Talat Paşa'nın varislerinden kendisine verildiğini söylediği ve Talat
paşa'ya ait olduğunu ileri sürdüğü Kara Kaplı bir defterdeki Ermeni
tehciri ile ilgili bir takım bilgileri bu dizide yayınladı. El yazısı
ile kaleme alınmış ve Talat Paşa'ya ait olduğu ileri sürülen defterde
yer alan bilgiler Türkiye'nin Resmi Tarihi bilgileri ile örtüşmediği
gibi Ermeni tezlerini açık bir şekilde destekleyen bilgiler içeriyordu.
Kitabın içerisindeki bilgilerin kaynağı, kitabın bu güne kadar neden
saklandığı, gerçekten Talat Paşa'ya ait olup olmadığı bilimsel olarak
saptanmadan yapılan bu garip yayın kamuoyunda büyük tepkiye yol açtı.
Defterde Ermeni nüfusu, tehcir'in boyutları, Ermeni yetimleri ve Ermenilerden
kalan bina, arazi, ve mülkler konusunda da şimdiye kadar hiçbir tarihi
kaynakta yer almayan bilgilere de yer veriyordu. Ermeni soykırımı
iddialarının Türkiye Cumhuriyeti'ni her yönü ile kuşattığı ve uluslararası
arenada bazı ülkeler tarafından ciddi yaptırımlar gündeme geldiği
bir dönemde tümüyle Türkiye alehine olan bu tuhaf Kara Kaplı Defter
dizisine kamuoyundan ve akademik çevrelerden gelen büyük tepkiler
üzerine son verildi. Şimdi Özkök'e sormak lazım Orhan Pamuk'u densizlikle
suçlarken yönettiğin gazetedeki bu büyük densizliğin amacı neydi?
Ermeni tezlerini destekleyen böyle bir dizinin içeriğinde yer alan
bilgilerin kaynağı ve doğruluğu neden kamuoyuna açıklanmadı?
KOÇ, SABANCI, ECZACIBAŞI'NDAN DAHA GÜÇLÜ BİR ADAM
Hürriyet'in 7 Ekim 2003 tarihli İnsan Kaynakları İlavesinde Türkiye'nin
en güçlü otuz kişisi listesinde Mustafa Koç, Bülent Eczacıbaşı, M.Emin
Karamehmet, Cem Boyner, Çoskun Ulusoy, Erol Sabancı gibi isimlerin
bile önünde yer alan Özkök işte böyle biri. Tanıtım yazısında T.C.'nin
gündemini belirleyecek kadar güçlü biri olduğu belirtilen Özkök'ün
daha üzün süre bu gücünü koruyacağı kuşkusuz. Bu yüzden gelecekte
yazılacak Medya tarihinde Ertuğrul Özkök gibi bazı gazetecilerin isimleri
ve yaptıkları özel bir yer tutacaktır.
Arşiv
" Baba ve Oğulları
"
Bir dönemin efsanesi. Yazar, edebiyatçı, Türkiye Devrimci Hareketi'nin
önderlerinden, Bilimsel Sosyalizm'in kuramcısı, ona inanarak kıyıma
uğrayan kuşaklardan kendini sorumlu tutmayan bir kişilik.
Tipo baskılı Akşam Gazetesi'nde başlayan zor hayat, Göztepe'de aileden
kalma arsaları kat karşılığı müteahhide verilmesi ile aşılan ekonomik
sıkıntılar ve Özal'la birlikte başlayan büyük dönüşüm. Çetin Altan,
kuşkusuz bunca çileli yıllardan sonra bu yaşamı çoktan hak etmişti.
Ama ne yazık ki, ona inanan binlerce genç hiç hak etmediği bir şekilde
en iyi yıllarını cezaevlerinde, idam sehpalarında ve yitirilmiş bir
gençlikle ödemek zorunda kaldı.
Akşam Gazetesi'nde büyük yankılara neden olan sütunundaki bir başlığı
anımsıyorum. Şöyle yazmıştı o gün : "Bugün canım yazı yazmak istemiyor."
Ne de çok anlamlı bir cümleydi bu. Meğerse Çetin Altan, belki de "Zengin
olup yan gelip yatmak istiyorum." demek istiyordu. Bunu tabii çok
geç anladık.
Hayatımda tanımaktan özel bir sıkıntı hissi duyduğum bir kaç kişiden
biridir Çetin Altan. Bana göre o, Milli Cephe Hükümetleri sırasında
6 bin kişinin öldürüldüğü dönemde "Arkamda hiç kan ve gözyaşı bırakmadım."
diyen Süleyman Demirel'den daha sorumludur. İnançlı bir kuşak, Çetin
Altan'ın yazıları ile bilinçlenmiş ve sosyalist olmuştu. Büyük kitleler
onun söylemlerine inanmış, Türkiye'ye devrimci bir ivme kazandırmıştı.
Benim Çetin Altan'ı tanımam o yıllara rastlar. Çetin Altan'ın TİP Milletvekili
olarak kitleleri arkasından sürüklediği yıllarda, spor ve sergi sarayında,
üniversite öğrencisi gençler olarak onun yakınında bulunuyorduk. Konuşma
sırasında meydana gelen olaylarda bir kaç arkadaşımla birlikte kendimizi
onun önünde siper ederek, oradan kaçırmıştık.
1980 sonrasında ise, bambaşka bir Çetin Altan vardı karşımızda. Baygın
bakışları ile ağzından tükürükler saçarak konuşması, namuslu ve yurtsever
kalmış insanlara ve değerlere karşı "Bunlar değişimin gerilerinde
kalanlar" diyerek küçümsemesi ile yeni bir Çetin Altan. Çetin Altan'ın
bu defa yeni hedefi, 2. Cumhuriyet'ti. Yıllarca bilimsel sosyalizmin
savları ile genç kuşakların yetişmiş kadrolarını kırdıran Çetin Altan,
bu kez oğulları ile birlikte 2. Cumhuriyet tezleri ile yeniden sahnedeydi.
Bu konudaki yeni misyonu ile ortaya çıkan Çetin Altan'ı gerçek kişiliğini
ilk kez 1976'lı yıllarda Politika Gazetesi'nde tanıdım. İsmail Cem'in
yönettiği gazetede büyük reklam kampanyası ile günlük yazılarına başlamıştı.
Yazılarını genellikle elden gönderiyor ama arada bir de gazeteye uğruyordu.
Her gelişinde herkes etrafında toplanır, dervişini dinleyen müritler
misali, bu kavga ve ideoloji adamının ağzının içine bakardı. O halinden
memnun, durmadan konuşur, konuşurdu. Gazeteciler Cemiyeti Lokali'nde,
orada burada ama hep içki sofralarında, siyasi ve ideolojik konularda
etrafındaki müritlerine dersler verir, aydınlatır ve yol gösterirdi..!
Ancak ne hikmetse yazıları gazeteye sadece bin kadar bir tiraj getirebilmişti.
Çetin Altan yazı başına para alırdı. Yazıyı yollar ve parayı hemen tahsil
ettirirdi. Yazılarını dikkatle okurdum. Eskisi gibi coşkulu ve ateşli
yazılardan kaçınıyordu. Bu arada dikkatimi çeken bazı yazılarının bana
tanıdık gelmesi oldu. Bunları araştırınca çoğunun Çetin Altan'ın Akşam
Gazetesi'nde yazdığı makalelerinin aynı olduğunu gördüm. Çetin Altan
eski yıllarda "havadan sudan" konularda yazdığı yazıları daktilo
edip bize gönderiyor ve parasını da hemen alıyordu. Bir zaman sonra
gazete okurları da bunu fark edince Çetin Altan'ın bu uyanıklığı ortaya
çıktı. Zaten yazıları beklenen etki ve içerikten yoksundu ve hiç tiraj
getirmemişti. Bu yüzden Çetin Altan'ın yazılarına son verildi.
Çetin Altan, Marksist ve bilimsel sosyalizm kültürü ve eşsiz bir hünerle
kullandığı Türkçe'si ile bir kuşağı baştan aşağı etkilemiş biriydi.
Egemen güçlerin baskısı altında çileli günler yaşamıştı. Ama bu sonuçta
yapılan bir tercihti. Ve bu çileyi çeken yalnız Çetin Altan değildi.
Uzun bir aradan sonra Çetin Altan'la bu kez Hürriyet Gazetesi'nde karşılaştım.
1980 sonrasıydı. İsmini kullanmadan "Şeytanın Gör Dediği"
başlığı altında güncel olayları hafif bir mizah ile eleştiren yazılar
yazıyordu. Ama o artık büyük uzlaşma ve dönüşümü için kararını vermişti
ve bunu belli ediyordu. O eski keskinliği yoktu artık. Özal'ın ardına
kadar açtığı kapıdan içeri doğru adımını atmıştı.
Onun gerçek derdi çok başkaydı. O çileli yıllarının öcünü, sadece
sınıf atlayarak alacağına inanıyordu artık. Şansı da dönmüştü zaten.
Göztepe'deki aile mirası arsa büyük bir rant getirmişti. Siyasi anlamda
diğerleri gibi Özal'ın eteğine yapışınca Liberalizm'in nimetleri yağmur
gibi yağmaya başlamıştı. Yıllarca aforoz edilen, geçim hakkı bile gasp
edilen Çetin Altan, Özal'ın sayesinde televizyonlarda sırf kendisinin
konuştuğu programlar da boy gösteriyordu. Hatta işkence ve yargısız
infazların ürkütücü bir boyuta ulaştığı bir dönemde bu konuların yanına
bile yaklaşmadan İçişleri Bakanı ile havadan sudan söyleşi yapmayı bile
başardı.
Çetin Altan üzerine fazla söz etmek istemiyorum. Onunla ilgili bu konulardaki
çok şeyi Uğur Mumcu yazdı. Uğur Mumcu'nun öldürülmesine sanıyorum en
çok Çetin Altan ve oğulları sevinmiştir. Şimdilerde oğulları ile birlikte
yeni bir misyonun önderliğini yapıyor. Onlara göre işlevini yitirmiş
bir T.C. yerine yenisini kurmanın ideolojisini yaymak için kıyasıya
mücadele ediyorlar. Baba ve oğulları şimdi bunun peşinde. Kim bilir
belki bu kez başarırlar. Modası geçmiş Marksizm çok şey kaybettirdi
Çetin Altan'a. Ama yılmadı. Ona inanıp eriyen genç kuşakları çabuk unuttu.
Şimdi yeni bir düşünce ve yeni bir ideoloji ile bayrağını oğullarına
devrediyor. Bakalım bu kez yeni kuşak gençleri kandırabilecekler mi?
Onu son kez gördüğümde üzerinde ithal bir eşofman ve pahalı spor ayakkabıları
ile Bağdat Caddesi'nde yürüyüş yapıyordu. Arkasından uzun süre baktım.
Çetin Altan, iyi bir edebiyatçı mıydı? İyi bir yazar mıydı? Dürüst bir
politikacı mıydı? İnançlı bir sosyalist miydi? Devrimci miydi? Bir liberal,
antimilitarist, uzlaşmacı bir dönek, bir antikemalist, bir narsist miydi?
Bu sorumun cevabını çok sonraları Hıfzı Topuz'un yazdığı "Paris'li
Yıllar" kitabında buldum. Hıfzı Topuz, Çetin Altan'la ilgili bir
anısını şöyle anlatıyor:
Bir gün Odeon İstasyonu'nda metro bekliyorduk. Çetin "Şu Paris'te
insan her istediğini söyleyebilir. Bu hiç kimseyi ilgilendirmez."
dedikten sonra "Ben komünistim" diye haykırdı. Sonra "Bak"
dedi, "Her insan burada komünistim diye bağırabilir. Burada beni
jurnal edecek polis yoktur. Kaldı ki benim bu sözlerim polisi hiç ilgilendirmez."
"Çetin" dedim. "Bak şu ilerideki adam sana nasıl bakıyor,
görüyor musun? Gözlerini senden ayırmıyor. O adam elçiliğin bütün kokteyllerinde
vardır. Ne yaptığını, kim olduğunu hiç bilmem ama ben o adamı elçiliğin
polisi sanıyorum." Çetin yine hemen metronun karanlık tüneline
dönerek "Ben demin şaka yaptım, yalan söyledim, komünist falan
değilim." diye haykırdı. İlerideki adam gözlerini fal taşı gibi
açmış Çetin'i izliyordu. Aslında ben Çetin'i işletmiştim, adamı tanımıyordum.
İşte bence Çetin Altan bu. Ve en baştan beri böyleydi o...
Arşiv
Bab-ı
Ali'den İkitelli'ye gazeteci portreleri:
SERDAR TURGUT
" Serdar'ın Uyanışı"
Serdar Turgut uzun yıllar Hürriyet'in Amerika muhabiri olarak çalıştı.
Hürriyet'e ağırbaşlı politik haberler yazdı. Amerikan tipi yaşamın ve
düşüncelerin adamıydı. Yazılarında da bunu yansıtıyordu. Ama ne olduysa
Serdar Turgut'ta seksüel bir değişim başladı. Amerika'dan yazdığı pazar
yazılarındaki seksüel içeriğin dozu her yazısında biraz daha artarak
sürdü. Ertuğrul Özkök, Serdar Turgut'taki bu değişimin cazip ışıltısını
hemen fark ederek onu Türkiye'ye çağırdı.
Bir anda köşe yazarlığına terfi eden Serdar Turgut'un her gün yazdığı
makalelerin ana konusu belden aşağı muhabbetlerdi. Okur aklını belden
aşağı takmış bu yazarı sevdi. Okurun bu ilgisi Serdar Turgut'u iyice
baştan çıkardı. İşin boyutunu her paragrafta bir "penis" lafı
geçirecek kadar ileri götürünce, bu tuhaf durum entelektüel çevrelerde
eleştirilmeye başlandı.
Derken nasıl oldu bilinmez Serdar Turgut "penis" takıntısından
sonra birdenbire Türkiye'nin sosyo-ekonomik durumu ile ilgilenmeye başladı.
Türkiye'nin sosyal yapısının derinliklerine daldıkça hemen hemen herkesin
yıllardır bildiği gerçekleri keşfetmeye başladı. Gelir dağılımındaki
uçurumu, doğu ve batı arasındaki sosyal ve ekonomik dengesizliği, çürüyen
bürokrasi ve hukuk sistemi, yolsuzluklar, siyasi çapsızlıklar, alttakiler
üsttekiler Serdar Turgut'un yeni keşifleriydi. Serdar Turgut'un yeni
keşfettiği "Öteki Türkiye" hep vardı ama Serdar Turgut gibileri
"Öteki Türkiye" gerçeğini 45 yaşından sonra görebiliyordu.
Serdar Turgut'a ne olmuştu da bu değişimi yaşamış ve hidayete ermişti.
Bunu herkes merak ediyordu. Bodrum'dan yazdığı sosyo-ekonomik içerikli
eleştiri yazılarınla gelişimini sürdürdü.
Hürriyet'le ve Özkök'le kan uyuşmazlığı başlamıştı. Eskiden olduğu
gibi penisli, seks saplantılı yazılar yazması isteniyordu belki ama
köprünün altından çok sular akmıştı. Serdar Turgut eski Serdar Turgut
değildi artık. Keşfettiği Türkiye gerçekleri ve öteki Türkiye'nin yüzü
ile ilgilenmek isteyince Hürriyet'le yolları ayrıldı.
Akşam Gazetesi'ne Genel Yayın Müdürü olarak gittiğinde yazı yazmakla
gazeteyi yönetmenin ne kadar farklı bir şey olduğunu öğrendi. Ya Ertuğrul
Özkök'ün küçük bir kopyası olacaktı ya da 45'inden sonra keşfettiği
Türkiye'nin öteki yüzünü kamuoyuna yansıtmaya çalışacaktı. Çünkü Medya
Dünya'sı hiç bir zaman ikisinin birden yapılmasına izin vermez. Bakalım
Serdar Turgut hangisini tercih edecek?...
Arşiv
Bab-ı
Ali'den İkitelli'ye gazeteci portreleri:
MURAT BARDAKÇI
" Bir Amatör
Tarihçi"
Her ne kadar gazeteci olarak bilinse de Murat Bardakçı'nın amatör bir
tarihçi ve özellikle Osmanlı Hanedanı'nın koruyucu meleği olduğu herkes
tarafından kabul edilir. Bardakçı ben bildim bileli Hürriyet Gazetesi'ndedir.
Ertuğrul Özkök'ten önce de oradaydı, şimdi de orada. Hürriyet'te çalıştığım
13 yıl boyunca Bardakçı'nın Arapça ve Osmanlıca bildiğinin dışında bir
gazetecilik çalışmasına imza attığını pek görmedim.
Ancak Özkök Hürriyet'e gelince Bardakçı'nın gazeteciden çok "amatör
bir tarihçi" olduğunu keşfetti. Murat Bardakçı'nın tarih merakı
Bülent Ecevit gibi sonradan olma değildi. Bir kere Osmanlı Hanedanı
ona çok güveniyor ve ellerindeki bilgi ve belgeleri hiç sakınmadan Bardakçı'ya
veriyordu. Bardakçı zaman zaman resmi tarih ve Cumhuriyet Kurumları
ile ters düşse de iyi şeylere imza atıyordu. Hürriyet Bardakçı'nın bu
tarih merakını ve bilgisini kullanması için ona tam bir sayfa ayırmıştı.
Bardakçı'nın aynı zamanda musiki bilgisi de derindi. TRT ve bazı musiki
kuruluşları ile bu konuda açıktan açığa polemiğe girecek kadar bilgi
ve arşiv sahibi olduğu yazılarından anlaşılıyordu. Orhan Pamuk'un edebi
şaheserlerini kimlerden aşırdığını (intihal) satır satır ve mukayeseli
olarak yapması Edebiyatımızın kısır dünyasına ayrı bir renk getirdi.
Bütün bunların yanında Bardakçı'nın esrarengiz bir tarafı bulunuyordu.
Osmanlı Hanedanı'nın son temsilcileri ile sıkı fıkı bir ilişki içindeydi
ve sanki onların bir sözcüsü gibi davranıyordu. Tarih merakının yanında
Arapça ve Osmanlıca bilmesi Ortadoğu ve tarihi konularda ona üstünlük
sağlıyordu. Bu durum onun için, kendi kişisel fikirlerini yazılarının
içine yerleştirilmesinde büyük kolaylıktı. Bazen ölçüyü kaçırdığı da
oluyordu. Bu konudaki en büyük ve en göze çarpıcı olay Talat Paşa'ya
ait olduğunu ileri sürdüğü bir defteri Hürriyet'te tam sayfa yayınlaması
oldu.
Talat Paşa'nın ailesi tarafından kendisine verildiğini söylediği "Kara
Kitap"ın içeriği Ermenilerin soykırım iddialarını açıkça destekler
nitelikteydi. Üstelik yayın Ermeni tezinin dünyanın bir çok yerinde
gündeme getirildiği bir zamana rastlatılmıştı. Kitabın gerçekten Talat
Paşa'ya ait olup olmadığı ve içeriğinin doğruluğu bilimsel olarak bilinmemesine
karşılık yayınlanması büyük tepkilere yol açınca dizi üçüncü gün yayından
kaldırıldı. Hürriyet Genel Yayın Politikası'nda Ermeni soykırım iddialarına
karşı çıkarken, Talat Paşa'nın olduğu ileri sürülen bir kitapta Ermeni
tezini destekleyen, bilimselliği kuşkulu iddialara yer vermesi çok tuhaftı.
Olay yayın Hürriyet Yönetimi tarafından örtbas edildi ve hiçbir şey
olmamışçasına Bardakçı yazılarına devam etti.
Bardakçı'nın ikinci büyük tuhaflığı Hürriyet'in birinci sayfadan neredeyse
yarım sayfa anonslarla verilen cinler, periler, büyüler ve tılsımlarla
ilgili bir yazı dizisiydi. Tümü bilimdışı ve saçma sapan hurafelerin
anlatıldığı bu dizinin topluma ne amaçla sunulduğu anlaşılamadı. Her
ne kadar dizinin dibinde "Sağlığa zararlıdır." gibi bir not
düşülse de bu sapkınlıkların böyle uzun uzadıya anlatılmasındaki gerçek
niyet, Bardakçı'nın esrarengiz misyonunda saklı kaldı.
Hürriyet'e gelince, 2005 yılında yarım milyon ilkokul çağındaki kızın
okula gönderilmediği, eğitim düzeyinin halen ilkokul dördüncü sınıfından,
beşinci sınıfa geçilemediği Türkiye'de bu tür saçma sapan yayınlarla
büyük hizmette bulunduklarına inanmışlardır herhalde..!
Arşiv
Bab-ı
Ali'den İkitelli'ye gazeteci portreleri:
CENGİZ ÇANDAR
" Çok Yönlü Gazeteci
"
Fikir Klüpleri Federasyonu Yöneticisi, Marksist Proleter Devrimci,
Filistin Kurtuluş Örgütü Militanı, Humeynici, Özalcı, Türkçü, Gazeteci,
Dış Haberler ve Diplomatik Muhabir, Kurye, Ortadoğu Uzmanı, 2. Cumhuriyetçi...
Cengiz Çandar'ın ilk anda akla gelen ve kartvizitine sığmayan uzmanlık
alanı olduğu meslekleri ve özel nitelikleri! Bir insanın bu kadar değişik
kimliklere sahip olmasını normal karşılamak takdir edersiniz olanaksız.
Bu denli karmaşık kişiliği olan birinin gazeteci olarak çalışması, bence
Türk Basını'nın içinde bulunduğu durumun en somut göstergesidir.
Çandar gazeteciliğe 1971 darbesinden sonra kaçtığı Filistin'den döndükten
sonra başladı. Filistin sorunu ile ilgili yazdığı kitaplar ve bu konudaki
bilgileri ile uzun süre idare etti. Tabii bu arada bütün bu radikal
görüşlerin ve düşüncelerin kendisine pek fazla bir şey kazandırmadığını
fark etti. Bu yüzden kendine yeni ufuklar, yani maddi ve manevi kazançlar
getirecek arayışlara başladı.
Tam o sırada İran'daki Humeyni Devrimi bir anlamda Cengiz Çandar için
kısa süreli bir umut ışığı oldu. Çandar Cumhuriyet Gazetesi'nde Humeyni
Devrimi'nin yüceliği ve "kendine dönüş" adı altında yazılar
döktürmeye başladı. Ne var ki Çandar'ın bu hevesi kısa sürdü. Çünkü
sonuçta ideolojik ve maddi bir çıkar getirmeyen bir serüvendi bu. Tıpkı
Filistin'de geçen yılları gibi. Bir kez daha yollara düştü. Çandar,
Çetin Emeç tarafından Hürriyet'e alındığında işte bu durumdaydı. Onunla
dostluk kuramadım. Bunun en büyük nedeni hiç bir zaman güven vermeyen
çizgisiydi.
Çandar, Hürriyet'te pek başarılı olamadı. Hazırladığı bir iki gezi
ve araştırma dizisi ilgi görmedi. Çandar'da gazetenin Genel Koordinatörü
olan Çetin Emeç'ten rahatsızdı. Gerçi Emeç, Cengiz Çandar'ın Hürriyet'e
gelmesini istemişti ama nedense Çandar'ın yazılarını pek tutmuyordu.
(Çandar yıllar sonra Çetin Emeç'in bu despot, tavır ve anlayışından
duyduğu rahatsızlığı dile getirecek ve Emeç'in bu karakterinden çok
etkilendiğini belirterek sonraki yıllarda tıpkı Emeç gibi davranarak
başarı kazandığını anlatacaktır.)
Sonunda Çandar'ın beklediği güneş doğdu. Çandar "Özalizmi"
keşfetmişti. Yıllardır aradığı, peşinde koştuğu ün ve zenginliğe giden
yolu Özal'ın sihirli işareti ile bulmuştu nihayet. O da Mehmet Barlas,
Çetin Altan, Yavuz Gökmen, Ertuğrul Özkök gibi hidayete ermişti. Özal'da
bu tür kişilere özel bir önem veriyordu. Gerçekte ise bu tür kişilerin
neye susadığını biliyordu Özal. Ve onların önüne koyduğu, onların isteyipte
ulaşamadığı şeylerdi. Çandar bu kez kıblesini bulmuştu. Yüzünü Özal'a
döndü.
Özal'ın yükselen değerlerinin yılmaz bir savunucusu kesilen Çandar
bu arada Ortadoğu'da edindiği kuşkulu deneyimlerini de Özal'ın hizmetine
sundu. Kürt liderleri ile Özal arasında kuryelik yaptı. Özal'ın Amerika
çıkarları doğrultusundaki Irak Politikası'nda bir misyoner gibi çalıştı.
Adriyatik'ten Asya'ya Türklüğün bayrak açması ve kendine dönmesini savundu.
Eski Proleter, Marksist neredeyse bir Amerikan deniz piyadesine dönüşmüştü.
Bütün bu değişimler doğal olarak Cengiz Çandar'a hayalinde bile göremeyeceği
bir yaşamın kapılarını da açmıştı. O şimdi devlet katında itibarı ve
özel görevleri olan biriydi. Özal sayesinde sadece maaş aldığı arpalık
bir yönetim kurulu üyeliği, lüks semtte lüks dairesi, gazetede değerli
fikirlerini yansıttığı köşesi, TV açık oturumları'nda Ortadoğu ve Dış
Politika konularında etkin ve yetkin bir uzman olarak yeri vardı.
Hep düşünmüşümdür; bu tür karmaşık ve tehlikeli ilişkileri olan biri,
gerçekten bir gazeteci midir? Gazeteci değilse nedir? Evet, 1970'li
yılların Marksist örgüt üyeliğinden, Filistin gerillalığı'na, oradan
Özal'ın özel danışmanlığı ve daha bir çok karanlık kimliği olan birine
sadece gazeteci olarak bakmak pek olası bir yaklaşım değil.
Arşiv
Bab-ı
Ali'den İkitelli'ye gazeteci portreleri:
BEDRİ BAYKAM
" Dadaizm'den
Kemalizm'e "

|
DADAİST "DAHİ ÇOCUK"
BEDRİ BAYKAM : Bedri Baykam'ın "Dadaist" olduğu yıllar.
Fotoğraftan anlaşıldığı gibi "dahi çocuk" henüz Kemalizm'i
ve Sosyal Demokratlığı keşfetmemiş görünüyor. Beyaz smokinli Baykam,
sahibi olduğu "Dadaist Bar"da çıplak kızlara yağlı güreş
yaptırıyor. Sosyetenin büyük bir ilgi ile izlediği bu pornografik
boyuttaki gösteriler, ne yazık ki "ahlak dışı" bulunarak
polis tarafından engelleniyor. Böylece Bedri Baykam'ın Dadaist
dönemi de kapanmış oluyor.
|
Hayat ne yazık ki hiç adil değil. Bazıları doğuştan şanslı,
bazıları ise doğuştan şanssız olabiliyor. Buna isterseniz kader, isterseniz
alınyazısı yada rastlantı diyebilirsiniz. Ama belirleyici olan gerçek
hayata büyük bir şansla başlamanız. Türkiye gibi bir ülkede bir Bakan
çocuğu olarak doğmak her şeyden önce, hayata büyük imkanlarla başlamak
anlamı taşır. İşte Bedri Baykam'da hayata böyle şanslı başlayanlardan
biri. Babası Suphi Baykam'ın ön ayak olduğu özel yetenekli ve zeka katsayısı
yüksek çocukların, yani daha çok bilinen tanımlaması ile üstün zekalı
çocukların yurtdışında eğitim görmesine olanak tanıyan bir yasadan yararlandırılarak
eğitimini yurtdışında yaptı.
Türkiye'ye döndüğünde Bakan Babası'nın çevresi ve koruyucu
kanatları altında "dahi çocuk,altın çocuk" tanımlamaları ile
ard arda sergiler açtı. Dahi çocuk böylece kamuoyuna büyük ressam olarak
lanse edildi. Baykam yıllarla birlikte sanat dünyasında kendine bir
yer edindi. Resimleri sosyete dünyasında satılıyor ve epey para ediyor
görünüyordu. Bir kısım eleştirmen Baykam resimleri için Fikret Mualla'nın
beşinci dereceden kötü kopyaları derken, bazı eleştirmenler de Bedri
Baykam'ı yere göğe sığdıramıyordu.
Baykam'ın sanatı, kişiliği ve eserleri gerçekte bizim
konumuzun dışında olmasına karşın, zaman içinde resim anlayışına siyasal
bir içerik getirmesi, sanatına ve kendine yeni bir karekter belirlemesi
ve sonucunda kamuoyunda dikkatleri üzerine çekmesi bu yazıya konu edilmesine
neden olmuştur. Baykam Paris'in bohem yaşamından çizgiler ve renkler
taşıyan resim tarzının yanında Ulusal Kurtuluş Savaşı'ndan enstanteneler
yansıtan fotoğraflardan kolajlar yapıyor bununla da yetinmeyerek yine
Ulusal Kurtuluş Savaşı'ndan temalar içeren sahneleri plastik mankenler
kullanarak canlandırıyordu. Kuşkusuz bu yeni bir şeydi ama kesinlikle
resim değildi. Ama dahi çocuk büyüyordu yavaş yavaş. Büyüdükçe Türkiye'nin
gerçeklerinle daha fazla ilgileniyor toplumsal sorunlara kafa yoruyordu.
Siyasal gelişimi sosyal demokrat düşüncede biçimlenmesine
karşın Paris'in bohem yaşamındaki göz alıcı parıltılardan da pek uzak
kalamıyordu. Bir ayağı sosyetede bir ayağı sosyal demokraside gidip
geliyor ve bu gelgitleri Medya'da ilgi gördüğü için her vesile ile basında
yer alıp popülaritesini sürdürüyor, zengin kesim evinin duvarlarını
süsleyecek bir Bedri Baykam tablosu için sergilerini kaçırmıyordu.
Bedri Baykam Bakan Babası'nın ön ayak olduğu dahi çocuklar
projesine seçilen çocuklar için uygulanan zeka kriterlerine göre oldukça
zeki biri olduğunu göstermek için hemen kolları sıvayarak "Dadaist
Bar" adı altında bir gece kulübü açtı. Bar aslında Avrupa'daki
basit barlarda genç kızları çıplak bir şekilde çamur içinde veya yağlı
vaziyette güreşirken izlenmesi olayından başka bir şey değildi. Dadaizm,
işi basitlikten kurtarıp felsefi bir anlamla teşhirciliğe kılıf uydurmanın
adıydı. Dahi çocuk Bedri Baykam'ın amacı yağmur yağarken küpünü doldurmaktı.
Ancak ortaya çıkan görüntüler o denli iğrenç ve pornografikti
ki Beyoğlu'nun en kötü barlarında bile bu kadar bayağılık sergilenmiyordu.
Basında yer alan fotoğraflar bile müstehcen bulununca polis ahlaki nedenlerle
kulübü kapattı. Bedri Baykam'ın Paris bohem hayatına özenerek girdiği
Dadaizm serüveni böylece kısa bir sürede noktalandı. Bu iş Baykam'a
para kazandırmadığı gibi kariyerine de önemli bir darbe indirmişti.
Baykam bir süre sessiz kalarak Türk Halkı'nın unutkan hafızasından bu
görüntülerin silinmesinin bekledi. Kenan Evren'in ünlü deyimi ile "Nitekim"
öyle de oldu. Baykam'ın bu tatsız sonuçlanan serüveni kısa bir süre
sonra unutulunca Bedri Baykam yine sahneye çıktı. Dadaizm'den umduğunu
bulamayınca Kemalist olmuştu. Bar işletmeciliğini bırakıp CHP'ye giren
Baykam hızla yükseldi. Keskin bir Sosyal Demokrat olarak Parti içinde
ün yaptı. Bu kendisinin bile beklemediği bir yükselişti. Parti içi kademelerinde
önemli bir yer alan parti meclisi üyesi oldu. Artık babası gibi siyasi
geleceğinin parlak olduğuna inanmıştı.
Bu hızlı yükseliş Baykam'ın başını döndürmüş ve birazda
şımarmasına neden olmuştu. Huysuz, hırçın ve uyumsuz tavırlar sergiliyor,
neredeyse herkese muhalif tavırları ile dikkatleri üzerine çekiyordu.
Bu tavırların Medya'da da yer bulması ismini sürekli gündemde tutmasına
neden oluyor böylece Baykam sanat ve siyaset dünyasında şöhretini pekiştiriyordu.
Ancak Baykam'ın huysuzluğu, ihtirası, politik istikrarsızlığı
ve en önemlisi, CHP Üyesi Partililere ve halka uzak yaşam biçimi onun
istediği yere gelmesini engelliyordu. Her konuda bilgiçlik taslaması
parti içindeki saygınlığını hızla yitirmesine yolaçıyor, Parti içinde
artık ciddiye alınmıyordu. Baykam'ın düşüşü de çıkışı gibi hızlı oldu.
Televizyonlarda niteliksiz açık oturumlarda pekte seviyeli olmayan tartışmalara
katılarak tutunmaya çalıştı. Bir süre sonra ilginçliğini de yitirerek
TV kanallarının gözünden düştü. Bu arada nasıl olduysa Cumhuriyet Gazetesi'nde
edindiği köşeden yüksek fikirlerini yazarak siyaset dünyasında varlığını
sürdürmeye çalıştı.
Dadaizm'den Kemalizm'e geçişin yolu uzundu ama Baykam
kararlı görünüyordu. Zaman bu dahi çocuğun nelere kadir olacağını Türkiye'ye
ergeç gösterecek bundan eminim. Ama bana kalsa, bir başkası yapsa "ne
bu saçma sapan kolajlar" diye küçümsenecek çalışmaların altına
Bedri Baykam imzası olunca nasıl değer kazandığını gören bizler Baykam'ın
ressam kalmasını can-ı gönülden dileriz.
Arşiv
Bab-ı
Ali'den İkitelli'ye gazeteci portreleri:
MERİÇ KÖYATASI
" Özal Misyoneri"
Meriç Köyatası'nın en taktir ettiğim tarafı onun doğuştan
bir Turgut Özal misyoneri oluşu. O diğerleri gibi önce toplumsal ve
sosyal değerleri savunup sonradan ferdin kutsallığını keşfedenlerden
biri değildi. Köyatası Özal'la birlikte önünde açılan nurlu ufukları
hemen görüp yaşamını ve düşüncelerini bu yeni değerlere göre düzenlemeyi
hedeflemişti.
Bence, Köyatası'nın medyatik yükselişinin öyküsü bir ölçüde
bugünkü basın ve TV dünyasının da öyküsüdür. Yıllarca önce Adnan Menderes,
Türkiye'yi küçük Amerika yapacağını ve her mahallede bir milyoner yaratacağını
söylemişti. Gerçi bu yolda önemli adımlar attı. Ancak Türkiye'yi küçük
Amerika yapan ve her mahalledeki milyonerleri Özal gerçekleştirdi.
Özal, parlak fikirlerin bir çok kapıyı açtığı bir dönemde
Meriç Köyatası Hürriyet'in İzmir Bürosu'ndan İstanbul yazıişlerine geldi.
Bir süre Hürriyet'in bölge sayfaları gibi sıradan bir işi yapmak zorunda
kaldı. O sırada daha yeni bilgisayar sistemine geçmiş olan Hürriyet'te
tek özelliği bu sistemi bilmesiydi.
Meriç Köyatası'nın gözü ekonomi servisindeydi. Servisin
başında o sırada Necati Doğru'nun olması onun için büyük şanssızlıktı
doğal olarak. Ama o hiç yılmadı. İzmirli siyasiler ve gazete yönetimi
arasındaki ilişkilerini hep sıcak tuttu. İnançlı bir Özalcıydı. Bütün
bu çabaların sonunda şans ona güldü. Genel Koordinatör Çetin Emeç'le
anlaşmazlığa düşen Necati Doğru istifa edip Milliyet'e gidince Köyatası'nın
beklediği fırsat eline geçti. O şimdi koskocaman Hürriyet Gazetesi'nin
ekonomi servis şefiydi. İş dünyası, siyasi kulislerde konuşulanlar,
sanayiciler, TV ve basın dünyasının yöneticileri ile içli dışlı olmuştu
artık.
Köyatası, Özal'ın taktirle tarif ettiği işbitirici kişiliği
ile bir süre sonra ekonomi servisine bile sığamaz olmuştu. Gençti, enerji
ve hırs doluydu. Ve yükselmesi için gerekli olan cesarette kendisinde
bol miktarda mevcuttu. Ve Meriç Köyatası her şeyden önce Özal'ın işbitiricilik
felsefesini ve yeni yükselen değerlerinin neler olduğunu çok önceden
görmüştü. İşte bu nedenle önüne gelen her fırsatı hiç düşünmeden değerlendirdi.
İş dünyası ekonomi ve siyaset üçgenindeki birbirine geçmiş ilişkiler
yumağında oldukça deneyim kazandı. Bunun sonucunda Kemal Uzan'ların
Star Televizyonu'nda fikirdaşı Mehmet Barlas'tan boşalan yorumculuğu
kaptı. Meriç Köyatası artık televizyonda ekonomiden siyasete, siyasetten
belediye ve dış ilişkilere daha doğrusu aklına her gelen konuda ahkam
kesmeye başlamıştı. Köyatası bir süre sonra Engin Ardıç'la müthiş bir
ikili oluşturdu. İkiside her akşam toplumsal ve sosyal ahlak adına ne
kadar değer varsa küfretmeye yorum adını takmışlardı. İş öylesine bir
noktaya geldi ki patronları Uzan'ların Hürriyet patronları ile giriştikleri
çıkar savaşında Uzan'ların saflarında katılmak zorunda kaldılar. İşte
bu noktada Köyatası kendisine büyük iyiliklerde bulunmuş olan eski patronu
Erol Simavi'ye karşı fazla nankörlük etmeyi göze almayarak bu tatlı
işinden ayrılmak zorunda kaldı.
İzmir'den isimsiz bir gazeteci olarak İstanbul'a gelen
ve daha sonra yazılı ve görsel basında düşlerinde bile göremediği bir
yere gelen Meriç Köyatası için yeni bir dönem başlamıştı artık. Hürriyet
ve Star TV gibi büyük yerlerde çalışan ve bunun getirdiği hava ile ayakları
yerden kesilen Meriç Köyatası için yeniden eski günlere dönmek çok korkunç
bir şeydi. Bir süre küçük ve fazla etkinliği olmayan bir gazetede kendi
yazıp kendi okuduğu makaleleri pek tabii ki onu tatmin etmedi. O şanına
yakışır bir şeylerin peşindeydi. Derken orada burada bir takım ilanlar
boy gösterdi. İlanlarda Meriç Köyatası'nın yönetiminde çıkacak olan
"Not" isimli bir dergiden bahsediyordu. Dergi kuşkusuz akla
bir takım sorunları da getirdi. 1994'lü yıllarda gazete ve dergiler
kapanırken dergi çıkarmak ve bu dergiyi kabul ettirmek çok zor bir olasılıktı.
Bu dergiyi kimin finanse edeceği sorusu ise havada kalıyordu. Bir süre
sonra dergi çıktı. Anlaşılan Merç Köyatası kendini ekonomi bilirkişisi
tayin etmişti. Şirketlere, hükümete ve ona buna aklınca bir takım "not"lar
veriyordu. Yani şu şirket iyi bu kötü, hükümetin bu kararı uygun veya
değil gibi. işte bu sıralarda derginin gerçek finansörü ile ilgili bir
takım söylentiler yayılmaya başladı. "Not"un gerçek patronu
olarak ortalıkta dolaşan isim Nasrullah Ayan'dı.
Meriç Köyatası'nın inkarına rağmen bir süre sonra Ayan'ın
patronluğu söylentisi doğru çıktı. Nasrullah Ayan 80 sonrasında İsviçre'ye
kaçan, adı altın kaçakçılığı ve yasadışı olaylara karışan bir isimdi.
Türkiye'ye döndükten sonra da borsada oynamaya başlamış ve bu konuda
piyasada hatırı sayılır bir yer edinmişti. Buraya kadar olanları Meriç
Köyatası'nın gazetecilik hevesine bağlamak bir ölçüde mümkün ama 1994'ün
Haziranı'nda meydana gelen olaylar dizisi Meriç Köyatası'nın gazeteci
kimliği ile açıklamak sanırım olanaksız.
Olaylar zinciri Nasrullah Ayan'ın ünlü şirketi Türkinvest'in
müşterilerinin trilyonlarca lirasını dolandırması ile başladı. Nasrullah
Ayan bir süre müşterilerini oyalamak için sözüm ona ödeme planları açıkladı.
Bu arada Türkinvest'in yönetim kurulunu da değiştirdi. İşte bu noktada
televizyonların da yayınladığı basın toplantısında Nasrullah Ayan'ın
sağ yanında oturan ve TV izleyicileri çok yakından tanıdığı bir yüzle
karşılaştı. Modern yuppi görünümü, entel gözlükleri ve afrolu saçları
ile bu tanıdık yüz Meriç Köyatası'ndan başkası değildi. Köyatası bu
kez piyasayı trilyonlarca lira dolandıran bir şirketin yönetim kurulunda
Nasrullah Ayan'ın sağ kolu olarak ortaya çıkıyordu. Yönetim kurulunun
bir başka üyeside en sağda oturan ve sigarasından derin nefesler çeken
bir başka isimde kendisini yakından tanıyanların şaşkınlıkla yerlerinden
sıçramasına neden olan biriydi. Evet 1971 ve 80'li yıllarda eylemleri
ve vurucu gücü ile isim yapmış yasadışı silahlı bir örgütün lideri Sarp
Kuray'dı bu. Adı bir çok öldürme, yaralama, soygun olayına karışmış
örgütün kaçak lideri uzun yıllardan sonra Türkiye'ye dönmüş ve kısa
bir süre gözetim altında kaldıktan sonra DGM tarafından esrarengiz bir
şekilde serbest bırakılmıştı.
Türkinvest'in sahibi Nasrullah Ayan, bir süre sonra dolandırıcılık
suçu ile mahkeme tarafından tutuklanırken, Meriç Köyatası'nın ismi karanlık
kişilerin esrarengiz ilişkileri ve yasadışı faaliyetlerin organize edildiği
bir şirketle birlikte anılıyordu artık. Meriç Köyatası'nın bundan sonrası
için yazılacak fazla bir şey yok sanıyorum. Çünkü o bir gazeteci değil.
Ne olduğunu ise burada yazmanın gereksiz olduğuna inanıyorum.
Arşiv
Bab-ı
Ali'den İkitelli'ye gazeteci portreleri:
HASAN CEMAL ( LER
)
Osmanlı Devleti'nin sonunu hazırlayan üç İttihatçı paşadan biri olan
Cemal Paşa'nın torunu Hasan Cemal sonunda dedesine layık bir torun olduğunu
kanıtladı. Osmanlı Devleti'nin yüzyıllar boyunca elinde bulundurduğu
Suriye, Irak ve Filistin'in elden çıkarılmasında başrol oynayan Cemal
Paşa, politik ihtirasını her şeyden önde tutan diktatör, acımasız, benmerkezci
ve en önemlisi askeri anlamda başarısız biriydi. Subayları liyakat,
yetenek ve rütbelerine göre değil İttihat ve Terakki Partisi'ne yakınlığı
ve uzaklığı ile değerlendirirdi. Cemal Paşa, Osmanlı Devleti'nin sonunu
getiren büyük yenilgiden sonra Enver ve Talat Paşa ile birlikte kaçtılar.
Hasan Cemal'de tıpkı dedesi gibi batma noktasına getirdiği Cumhuriyet
Gazetesi'nden kaçmak zorunda kaldı. Zaten ne Cumhuriyet'te geçen yılları
ne de sol düşünceleri onu istediği yere getirmemişti. Kendisine ve eşine
kucak açan Doğan Grubunda işbaşı yaptığında sol düşüncelerini de geride
bırakmıştı. Zaman değişmiş o da hidayete eğerek yüzünü kapitalizm'e
dönmüştü. Yeniş kıblesi Kapitalizm olan Hasan Cemal her ne kadar bu
durumunu Demokrasiye dönüş olarak niteliyorsa da bunun aslında düzenin
nimetlerine dönüş olduğu açıktır.
RUHSUZ, MUĞLAK, İTİCİ VE DİNLEYENE IZDIRAP VEREN ÜSLUP
Hasan Cemal bu dönüşümün karşılığını yeni yuvasında gördü. TV'ler boy
gösteriyor, büyük tirajlı gazetelerde köşe yazarlığı yapıyordu. Cumhuriyet
Gazetesi'nin küçük tirajından ve dar kalıplarından kurtulmuştu ama ne
yazdıkları ne de TV ekranlarında iktidarı öven yorumları ilgi görmüyordu.
Bunun nedeni ise Hasan Cemal'in kendisiydi. Yazılarının ruhsuz, muğlak
ve anlaşılmaz üslubu, kitaplarının hiçbir ebedi değerinin olmaması,
TV'lerde ise dinleyenlere ızdırap veren yavaşlıktaki itici ve sıkıcı
konuşma biçimi, iktidara düzdüğü övgüler Hasan Cemal ismini istediği
parlaklığa ulaşmasına en büyük engel oluyordu. Ancak Hasan Cemal'i esas
derinden etkileyen ve bir türlü unutamadığı Cumhuriyet'ten kaçmak zorunda
kalışıydı. Bu olayı içine sindiremediği gibi ezikliğini bir türlü üzerinden
atamıyordu. Dedesi gibi intikamcı ve kindardı. Dedesinin intikamcı ve
bencil ruhu adeta onda vücut bulmuştu. Cumhuriyet Gazetesi'ndeki yıllarını
ve solculuk yıllarında kader birliği yaptığı arkadaşlarına son yazdığı
kitabında çirkin, seviyesiz, hakaretlerde bulunarak intikam almaya çalıştı.
Kitabınla eş zamanlı olarak Doğan Grubu'nun TV ve yayın organlarında
bu hakaretlerini çok seviyesiz bir üslupla tekrarladı. Hasan Cemal'in
Cumhuriyet Gazetesi'nde çalıştığı eski arkadaşlarını sanki o dönemlerinde
fikir birliği etmiyormuş gibi cuntacı ve askeri darbe yanlısı olmakla
suçladı.
Hasan Cemal'in Cumhuriyet'i ne kadar sevip sevmediğini kendisine bırakıp
Türk Basını'nın askeri müdahale dönemlerinde demokrasiye ne ölçüde sahip
çıktığına baktığımızda pekte iyi bir geçmişe sahip olmadığını görürüz.
Türk Basını bütün Cumhuriyet tarihi boyunca iktidarı elinde bulunduran
parti ve siyasal güçle iyi geçinmeyi adeta bir ilke edinmiştir. Basının
bu konudaki karnesi o kadar kötüdür ki Türkiye'de yapılmış darbe ve
müdahalelerin tamamını Türk Basını alkışla ve methiye ile karşılamıştır.
Bir iki yazar ve gazetenin dışında bu darbeleri eleştiren yazar ve gazete
olmamıştır. 1980 askeri müdahalesinin hemen sonrasında Gazeteciler Cemiyeti'nin
80 yaşındaki Başkanı Burhan Felek'in kendisinde yaşça bir hayli küçük
olan darbe lideri Kenan Evren'in elini öpmesi epey tartışılmış ve belki
de dünyada bir ilk olarak tarihe geçmiştir. Evren dönemin gazete yöneticilerine
nereyse emir eri gibi davranırdı. Gazeteler hoşuna gitmeyen bir haber
veya yazı gördüğünde gazete yöneticilerini ve yazarlarını Kalender Orduevi'ne
ayağına çağırtıp esip gürler, genel yayın müdürleri ve yazarlar ise
neredeyse esas duruşta sus pus dinlerdi. Evren kendini Cumhurbaşkanı
seçtirdikten sonrada basın üzerindeki etkinliğini devam ettirdi. Evren
Cumhurbaşkanlığından emekli olduktan sonra kendini ve askeri müdahalenin
uygulamalarını eleştirenlere cevap olarak 12 Eylül 1980'de aynı kişilerin
kendisini ve askeri müdahaleyi nasıl övdüklerini gösteren yazılarını
bir araya getirip kitap olarak yayınlattı.
Kısaca basının askeri darbe destekçiliği ve iktidar yanlısı olması
birkaç istisna dışında önde gelen özelliğidir. Bunu anlamak için öyle
uzun boylu araştırmalara da gerek yoktur. Yakın siyasi tarihin gazete
arşivlerine bakıldığında bunun sayısız örneğini görebilmek mümkündür.
Bu yüzden Hasan Cemal'in ne söylediği ve ne yazdığı pek önemli değildir.
Ancak bir gerçek var ki günümüzde kendini Ulusal Medya olarak niteleyen
yazılı ve görsel basının giderek Hasan Cemal'leşmekte olduğu bir gerçek
olarak karşımızdadır.
Arşiv
Bab-ı
Ali'den İkitelli'ye gazeteci portreleri:
FERAİ TINÇ
" Nereden Nereye?
"
Ferai Tınç aklımdan geçince nedense ünlü yönetmen Ellie
Kazan'ın " İhtiras Tramvayı " filmi aklıma gelir. Çünkü Ferai
Tınç " İhtiras Tramvayı'nın " hırslı bir yolcusudur. Karşı
konulmaz hırsı onu Hürriyet Gazetesi'nin köşe yazarlığına kadar getirdi.
Kısa boylu, şişman ve sakin görünüşünün altında ihtiraslı kişiliğini
büyük bir ustalıkla gözlerden saklamayı bilen Ferai Tınç, 1970'li yıllarda
hızlı bir devrimciydi. Hatta bu uğurda hapislerde yatmış, çileler bile
çekmişti. Ama 1980'li yıllara gelindiğinde bir çok şey gibi bütün bunlar
geride kalmıştı. Üstelik bütün Türkiye'de Özal rüzgarı esiyordu ve yeni
yükselen değerlere inananlar kendi fırsatlarını kendileri yaratıyordu.
Bütün bunların yanı sıra Ferai Tınç sinema yıldızlarına taş çıkartacak
kadar yetenekli bir oyuncuydu. Ferai Tınç Dış Haberler Servisi Müdürü
Şevki Adalı'ya son derece bağlı birini oynuyordu ve bu rolünde çok başarılıydı.
Ferai Tınç ikinci rolünü de o sırada Genel Yayın Koordinatörü olan Çetin
Emeç'e karşı oynuyordu. Ferai Tınç kısa bir sürede her iki cephede de
başarılı olmuştu. Dış Haberler Servisi Müdürü Şevki Adalı olmadığı zaman
Müdür Yardımcısı olarak toplantıya katılıyordu. Bu toplantılarda gazete
Genel Yayın Koordinatörü Çetin Emeç dış haberler konusunda ne zaman
bir eleştiri yapsa, bunu Servis Müdürü Şevki Adalı'nın talimatı ile
yapıldığını söylüyor daha sonra servise geldiğinde Şevki Adalı'ya Genel
Koordinatör Çetin Emeç'in servisi haksız bir şekilde eleştirdiğini söyleyerek
Şevki Adalı'yı, Çetin Emeç'e karşı kışkırtıyordu.
Ferai Tınç uzun süre bu ikili oyununa devam etti. Uzun
vadeli bir strateji izliyordu. Ne de olsa devrimcilik yaptığı yıllarda
öğrendiği strateji ve taktikler konusunda epeyce bilgi ve deneyim sahibi
olmuştu. Çetin Emeç'ten sonra Hürriyet Gazetesi'nin Genel Yayın Yönetmenliğine
Ertuğrul Özkök'ün gelmesi Ferai Tınç'ın gelecekle ilgili düşlerini daha
da hızlandırdı. Çünkü Ertuğrul Özkök, Özal'ın yükselen değerleri önünde
secde etmiş ve bunun karşılığında önündeki tüm kapılar açılmıştı.
Ferai Tınç'ın beklediği an 1992 yılında geldi. Dış Haberler
Müdürü Şevki Adalı emekli oldu. Ardından Ferai Tınç'ın ismi gazetenin
künyesinde Dış Haberler Müdürü olarak yerini aldı. O yılmadan çalışmış
didinmiş, devrimcilik yaptığı yılların ardından nice sıkıntılı günlerden
sonra Türkiye'nin en büyük gazetesinde Dış Haberler Müdürü olarak kendini
kanıtlamıştı. Üstelik bunu yaparken, Şevki Adalı'nın kanatları altında
Boğaziçi Üniversitesini bitirmişti.
Yani daha açık bir deyimle sevecen ve olağan üstü dürüst bir kişiliği
olan Şevki Adalı'yı kendi amaçlarını gerçekleştirebilmek için usta bir
Shekespeare oyuncusu gibi oynayarak kandırmıştı.
Ferai Tınç'ın gerçek yüzü Dış Haberler Servisine müdür
olduktan sonra ortaya çıktı. Serviste tam bir despotizm fırtınası estirirken,
Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök ile olan ilişkilerini de çıkarı
doğrultusunda yönlendirdi. Öyle ki Cumhuriyet Gazetesi'nde ek dergi
yönetmeni olan eşi Lütfü Tınç'ı Hürriyet'in yan kuruluşlarına transfer
ettirdi.
Ekonomik gerçekler ağırlaşıyordu ve Tınç ailesinin oldukça
iyi sayılan bir yaşam standardı vardı ve bunun sürmesi gerekiyordu.
Bu nedenle bir zamanlar eşi Ferai Tınç ile aynı devrimci görüşü paylaşan
Lütfü Tınç Hürriyet'in sadece para kazanma amacı ile çıkardığı iğrenç
seks dergilerine sorumlu müdür olarak imzasını bile koymaktan çekinmedi.
Çocuklarının iyi okullarda okuması ve kendilerinin de İstanbul'un müstesna
semtlerinde oturup iyi şeyler yiyip içmeleri için bunlar gerekliydi.
Tınç ailesi nihayet uzun ve çileli yıllardan sonra mutlu
sona kavuşmuştu ve Ferai Tınç yeni düzene duyduğu minneti 23.05.1994
tarihinde Hürriyet Gazetesindeki sütununda "Demirel Dünya Liderliği
Yolunda" diyerek açıklıyordu.
Evet, Türkiye'de MÇ Hükümetleri ile ülkeyi kan gölüne
çeviren, üç kuşağı cezaevlerinde ve yaşamlarını zindana çevirerek eriten,
her darbe sonrasında - " Arkamda kan ve gözyaşı bırakmadım "
diyerek demagoji yapan 1980 sonrasında bir kez daha demokrasi havarisi
kesilip yeniden ülkenin başına gelen Demirel için Ferai Tınç yazısının
sonunda şöyle diyordu:
- Gençlik yıllarımda özgür düşünce ve örgütlenme ortamı
için bayrak açtığım Demirel'e Türkiye'de uzlaşma atmosferini açan lider
olarak teşekkür etmeyi vatandaşlık görevi biliyorum.
Evet Ferai Tınç Demirel'e böyle teşekkür ediyor. Aslında
teşekkür ettiği Demirel değil tabi. Ona ve ailesine lüks bir yaşam sağlayan
yeni düzene teşekkür ediyor Ferai Tınç.
Aynı Ferai Tınç daha sonraki yıllarda yazdığı köşe yazılarında
da bu minnet duygusunu dile getirmekten başka doğru dürüst bir şey yapmadı.
Zaten bu iş için para alıyordu artık. Tınç eski bir devrimcinin geriye
doğru evriminin güzide bir örneği olarak köşe yazarlığını sürdürdü.
Arşiv
Bab-ı
Ali'den İkitelli'ye gazeteci portreleri:
ERCAN ARIKLI
" Medya'nın Prensi...
"
Büyük düşlerin talihsiz prensi. Basın dünyası çalışanları arasında
onu tanımayan hemen hemen yok gibi. Onun düşlerini hep büyük bir gazetenin
patronu olmak hayali süsledi. İki kez denediği bu büyük düşünü gerçekleştirme
girişimi ne yazık ki hüsranla sonuçlandı. Ansiklopedi krallığından kazandığı
büyük paraları bu düşü uğruna harcamaktan çekinmedi.
Ercan Arıklı, tıpkı eski bacanağı İsmail Cem gibi lisan bilen, iyi
eğitim görmüş, modern bir iş adamı ve liberal görüşlü hatta İsmail Cem'in
TRT'den ayrıldıktan sonra Yayın Müdürlüğünü yaptığı Politika Gazetesi'nin
patronu olduğu yıllarda ise ileri bir sosyal demokrattı.
Ercan Arıklı'yı tanımam 1974'lü yıllarda yayına başlayan Politika gazetesinde
oldu. Arıklı, o yıllarda çok tutulan bir dizi ansiklopedi pazarlamasından
tahmin edemeyeceği kadar büyük para kazandı. Bana göre Türk toplumunun
"Ansiklopediye" merakını ilk keşfeden Ercan Arıklı'dır. Sofradan
doğaya, doğadan icatlara, "Devrimciler ve Karşı Devrimler"
ansiklopedisine kadar her şeyi taksitle pazarladı. Öyle ki toplumun
her kesimine yönelik bu ansiklopedi furyasından akan paralar, Ercan
Arıklı'yı yayıncılık dünyasından basın dünyasına taşımıştı. Arıklı'ya
büyük paralar kazandıran ansiklopedi işinin sırrı çok basitti. Arıklı
chorprayt'ını aldığı ansiklopedilerin, ofset filmlerini Türkiye'ye getiriyor
ve yazılı metinlerini Türkçe'ye çevirip matbaa'da bastırıyordu. Daha
sonra bu ansiklopedileri kampanyalar halinde pazarlayan Arıklı haklı
olarak bir kaç yıl sonra krallığını ilan ediyordu.
Arıklı büyük düşü için beklediği zamanın geldiğine inanarak, o sırada
Haldun Simavi'ye ait olan Ekonomi Politika Gazetesi'ne büyük ortak olarak
gazete patronluğuna adımını attı. Gazetedeki en büyük hisse onundu tabi.
Gazetenin başında o günlerde Türkiye'nin en popüler siması olan eski
bacanağı İsmail Cem ve arkadaşlarını getirdi. Ortalığı toz duman olduğu
yıllardı. M.C hükümetleri, siyasi cinayetler, terör ve pahalılığın dört
nala gittiği bir ortamda Ercan Arıklı yükselen solun sesi olmak istiyordu.
Bu yüzden gazetenin ismi "Politika" olarak değiştirildi. Siyasi
içeriğinin yanı sıra entelektüel kesime hitap eden sayfalara yer verildi.
Bütün bunlar olup biterken Ercan Arıklı umut doluydu. Her zaman şıktı.
Çevresinde her zaman birbirinden güzel sekreter ve yardımcılar bulundururdu.
Ancak ne var ki gazetede işler pek iyi değildi. Cem'in TRT'deki görevine
son verdikten sonra onunla birlikte ayrılan ekip gazeteciliği pek bilmiyordu.
Üstelik Cem'in siyasi görüşlerini ve tahlillerini yansıtan yazıları
ve haber değerlendirmelerinde kullandığı entelektüel yaklaşım, burjuva
kültürünü göstermedeki merakı, okurlarının sayısının hızla azalmasına
yol açıyordu.
Gazetenin sanat sayfaları ise tam bir anlaşılmazlık ve kargaşa içinde
birbirlerine kapalı devre mektup yazan sanatçılarla doldurulmuştu. En
kötüsü ise gazetenin o yıllarda gericiliğin bayraktarlığını yapan Tercüman
Gazetesi'nin tesislerinde basılmasıydı. Arıklı uzun sürmeyen bir zaman
içinde, gazete işinin İtalya'dan ofset filmlerini getirtip burada yazılı
metinlerini tercüme ettirip bastırdığı ansiklopedilere pek benzemediğini
anladı.
Bunu anlaması ile birlikte Ercan Arıklı'nın modern ve sosyal demokrat
bir işadamı kimliği de hızla değişmeye başladı. Artık işleri iyi gitmeyince
yüzü bir karış olan Sultanhamam tüccarlarından herhangi bir farkı kalmamıştı.
Modernliği ve sosyal demokratlığı çoktan uçup gitmişti. Uçup giden bir
başka şeyde Bab-ı Ali'de gazete patronu olma düşüydü. Hesaba katmadığı
en büyük etken Bab-ı Ali'nin büyük balinalarıydı. Baskı ve dağıtım onların
kontrolünde olduğu sürece Ercan Arıklı hiç bir zaman gazete patronu
olamazdı. Ama o bu önemli gerçeği göremedi. Ya da görmek istemedi. Çünkü
yıllar sonra yapacağı ikinci deneme de yine aynı oyuna gelecekti. Yani
büyük gazeteler yine ona geçit vermeyecekti.
Arıklı, Politika gazetesinin altında kalmıştı, bundan kurtulması ve
daha fazla zarar etmemek için hisselerini devredeceği bir ortak aramaya
başladı. Bu arada ekonomik önlemler de alarak çok sonraki yıllarda uygulanacak
bazı yöntemlerinde öncülüğünü yaptı.
Arıklı, önce yüksek maaş aldığını ileri sürdüğü çalışanların maaşlarında
indirim yaptı. (Bunların arasında TRT'den gelen yakın arkadaşları da
vardı.) Sonra teknik servis ve diğer fikir işçilerinin sendikalaşması
halinde dayatacakları toplu sözleşmeyi yapmasının imkansız olduğunu
belirterek, sendikanın gazeteye girmesini önledi. Bu arada çalışanların
SSK primleri de yatırılmadı. (Bunu çok yıllar sonra öğrenebildik.)
Arıklı ne de olsa bir işadamıydı. Her ne kadar büyük düşünü gerçekleştiremediyse
de bu işten en az zararla nasıl çıkacağının yolunu bulacak kadar piyasa
deneyimi vardı. Arıklı sonunda hisselerini devredeceği demokrat birini
buldu. Bu Ankara Belediye Başkanlığı yapmış olan Vedat Dalokay'dı. Dalokay,
gazetenin en büyük hisselerine sahip olduğunda İsmail Cem'in işine son
verdi ve yerine öykücü Demirtaş Ceyhun'u getirdi.
Ercan Arıklı gazetedeki patronluğunu Cağaloğlu'ndaki Milli Gençlik Teşkilatı
binasının karşısındaki Tasvire Han'ın üst katında bırakıp, Nişantaşı'ndaki
görkemli ofisine ve güzel sekreterlerinin arasına döndü.
Ercan Arıklı ile bundan sonraki karşılaşmamız, dört yıl sonra gerçekleşti.
Politika serüveni üzerinden tam dört yıl geçmişti ama Arıklı'nın Bab-ı
Ali düşü hala sürüyordu. Aradan geçen yıllar içinde Gelişim ve Süreli
yayınlar isimli iki şirketin sahibi olarak yeniden basın yayın dünyasının
kapılarını zorlamaya başlamıştı. Bu kez ansiklopedilerin dışında bir
dizi haftalık ve aylık derginin sahibi olmuştu. Ama onun tek amacı tekrar
gazete patronu olmaktı.
Ben o sıralarda THA'nın gece editörü ve Ayrıntılı Haber gazetesinin
istihbarat şefi olarak çalışıyordum. Arıklı tekrar Nişantaşı'ndan Cağaloğlu'na
taşınmıştı. Sultanahmet Adliyesi'ne bakan süreli yayınlar merkezindeki
ofisinde, bana haftalık Time dergisinin bir benzerini çıkarmayı planladığını
ve kuracağı ekibin içinde yer almamı istediğini ve üstelik ekipte çok
sevdiğim kişilerinde bulunduğunu söyledi. Yine çağdaş ve sosyal demokrat
düşünceleri ağır basan bir Ercan Arıklı kimliğine bürünmüştü. Ekipte
yer alan arkadaşlarımda ağır basması nedeniyle Arıklı'ya evet dedim.
Bir ay süren maket çalışmaları sonucu ortaya "Nokta" dergisinin
ilk prototipi olan "Hafta" isimli prova dergi çıktı. Ancak
dergiyi hazırlayanların başında gelen Şevki Adalı, Cahit Düzel, Abdullah
Gelgeç ve ben ilk provanın künyesinde Genel Yönetmenin imzasını görünce
dehşete kapıldık. İmza maket çalışmalarına hiç bir katkısı olmayan Sadun
Tanju'ya aitti. Arıklı'nın bu sinsi ve hiç beklenmeyen davranışına karşılık
yapılacak tek şey istifa etmekti. Arıklı'nın gerçek yüzü buydu işte.
Modern görünüşü, uygar davranışları, iyi eğitim görmüş burjuva görünümünün
altındaki gerçek kişiliği, sıradan bir ticaret kaypaklığı ve çıkarcılığını
gizlemek için kullandığı maskeydi sadece.
Arıklı tabi ki yoluna devam etti. Erkekçe, Kadınca ve daha bir çok
dergi ile basın dünyasında gezindi durdu. Dergilerin hepsi birbirinden
başarılıydı. Ve Arıklı'ya miladı dolan ansiklopedilerden sonra epey
paralar kazandırmıştı.
Ve Arıklı ikinci kez gazete patronluğu denemesi için sıranın geldiğine
kanaat getirdi. İkinci büyük deneme, modern basın dünyasının öncülüğü
iddiası ile hazırlandı. Genç yetenekli ve iyi eğitim görmüş bir kadro
ile "Söz" gazetesini çıkardı bu kez.
Ne var ki, Arıkılı yine aynı hatasını tekrarladı. Gazete o denli yüksekten
uçuyordu ki sıradan okurun o yükseklikteki ve uzaklıktaki bir gazeteyi
okuması olanaksızdı. Buraya kadar olan, yani "gazetenin genel politikasını
sahibi belirler." gerçeği ile izah etmek bir ölçüde mümkün. Ancak
Arıklı kısa zaman sonra tıpkı Politika'daki gibi işlerin iyi gitmediğini
görünce, bin bir ikna ve uğraşı ile topladığı ekibi bir anda gözden
çıkarıp bir gecede yenileri ile değiştirmekten kaçınmadı. Ama gazetelerde
başlangıç çok önemlidir. Eğer kötü bir başlangıç yapıp okuru daha ilk
günlerde gazeteden uzaklaştırdıysanız aynı okuru tekrar gazeteye döndürmeniz
mümkün değildir.
"Söz" Gazetesi de ne yazık ki aynı akıbete uğruyor ve Arıklı'nın
tüm çabalarına karşın ayaklarını bir türlü yere basamadığından Bab-ı
Ali'den siliniyordu. Arıklı'nın ikinci deneyimi de hüsranla sonuçlanırken,
gazete patronluğu düşü de belki de hiç bir zaman gerçekleşmeyecek kadar
uzaklara gidiyordu.
Bu deneyimden sonra Arıklı için gerileme dönemi başlamıştı. Ansiklopediler
eskisi kadar satılmıyordu, çünkü piyasa doymuştu. Dergileri ise dağılan
kadroları nedeniyle içerikleri bir hayli zayıflamış ve tirajları hızla
düşüyordu.
Arıklı bu aşamada da kan kaybını önlemek için, İzmir'den İstanbul'a
göç eden Yeni Asır ve Sabah'ın sahibi olarak yıldızı parlayan Dinç Bilgin'le
işbirliği yaptı. Kısmen hissedarı olan "1 Numara" yayıncılığın
çıkardığı dergilerle bir süre idare etti. Dergilerin tamamı tıpkı Sabah
gazetesi gibi, içerikten yoksun ve magazin yanı ağır basan yayınlardı
ve hemen hemen hepsinin kapağında çıplak bir kadın resmi bulunuyordu.
Kuşe kağıda basılan bu dergilerin maliyeti çok yüksek olmasına ve az
satılmasına karşın yine de yayınlarını sürdürdü..!
Ercan Arıklı her zaman için kendine yeni bir çıkış yolu buldu. O, tazminatını
alamamış, sokağa atılmış işsiz kalmış ve kullanılmış bir basın emekçisi
olmadı. Ama trajik ölümünden sonra ismi Türk Basın tarihine yaptığı
toplumsal ve sosyal hizmetlerinden ötürü altın harflerle yazılan biri
olarak da geçmeyecek sanıyorum.
Arşiv
Bab-ı
Ali'den İkitelli'ye gazeteci portreleri:
ORHAN BİRGİT
" Bakan Gazeteci"
Orhan Birgit, CHP'nin MSP ile koalisyonu öncesi Türk Haber Ajansı'na
sık sık gelirdi. O yıllarda bende THA'da editör olarak çalışıyordum.
Ajansın Genel Müdürü ve sahibi olan Kadri Kayabal ile arası çok iyiydi.
THA o sıralarda yükselen bir grafik gösteren başarılı ajans olma yolundaydı.
Servis yaptığı haberlerin büyük bir bölümünün gazetelerde yer alması,
herhalde CHP'nin güçlü adamı olan Orhan Birgit'inde dikkatini çekmişti.
O zamana kadar tarafsız bir görünümde olan THA, Orhan Birgit'in gayreti
ile CHP'ye eğilim göstermeye başladı. Bu eğilim bir süre sonra öylesine
arttı ki genel seçimlerde Orhan Birgit, THA'yı karargah gibi kullandı.
Tabii bunu zorla yapmadı kuşkusuz. Birgit hükümet oldukları zaman kendilerine
kapılarını açan bu kuruluşa yardımcı olacaklarını ajansın sahibi Kadri
Kayabal'a inandırdığını sanıyorum.
Seçim sonuçları beklendiği gibi çıkmasa bile, CHP, Ecevit'in önderliğinde
şeriatçı MSP ile koalisyon yaparak hükümet oldu. Birgit, hükümette Turizm
Bakanı oldu. İşte bu noktada Kadri Kayabal'ın THA için kurduğu bütün
düşler yıkıldı. Birgit, bir CHP ajansı gibi kullandığı THA'yı çoktan
unutmuştu bile. Artık o hükümet üyesi ve kırmızı plakalı bir bakandı.
THA kullanıldıktan sonra bir kenara atılan bir mendildi onun için. Değil
THA'ya uğraması, Ajansın sahibi Kayabal'ın telefonlarına bile cevap
vermeye tenezzül etmiyordu. Kayabal yana yakına bizlere Birgit'in ve
sosyal demokratların vefasızlığından söz ederken, ajans CHP uğruna yaptığı
yanlış yayın politikası nedeniyle batma noktasına gelmişti.
İşte Orhan Birgit'in kişiliği ile ilgili ilk edindiğim bilgiler bunlardı.
Birgit, politik yaşamı süresince ve özellikle bakanlık yaptığı sırada
tabiri yerindeyse burnu bir karış havada ve hep çevresini küçümseyen
bir ifade ile sözüm ona "halkçı politika" yaptı.
Birgit ile ikinci karşılaşmamız 1980 sonrasında oldu. Darbeciler politikacıları
cezalandırmış ve partileri kapatmıştı. Ortada kalan Birgit, o sıralarda
Hürriyet gazetesinin Genel Müdürü olan Nezih Demirkent'in tavassutu
ile kapalı devre çıkan ve çok az bir miktarda piyasaya dağıtılan Dünya
gazetesinde işe başladı.
ssssss Birgit, gazetede müstear isimle darbeci yönetime eleştiriler
yazıyordu. Ancak sıkıyönetim yazılar için soruşturma açınca, Orhan Birgit
bu ucuz kahramanlıktan vazgeçmek zorunda kaldı.
Birgit daha sonra Simavi Vakfının bürokratik işleri ile uğraşması için
vakfa alındı. Bakan olduğu sıralarda burnundan kıl aldırmayan Orhan
Birgit, uzun yıllar boyunca Erol Simavi'nin herhangi bir çalışanı olarak
kaldı. Eski patronu Ecevit'in kurduğu kulüp parti DSP'de yine eski günlerine
dönme özlemi ile yaptığı girişimler ne yazık ki hüsranla sonuçlandı.
Orhan Birgit, CHP'nin yükseldiği dönemlerde parlayan bir yıldızıydı.
Ancak onu biraz olsun tanıdığımda, Türk politikacı tiplerinin sosyal
demokrat olsun veya başka bir çizgide olsun ne kadar çok birbirine benzediğinin
emsalsiz bir örneği oldu benim için. Şimdilerde yazdığı hatıraları ile
adını duyuran Birgit'in geçmişinde, Türkiye'nin yakın tarihinde kara
bir leke gibi duran 6-7 Eylül olaylarında oynadığı rol ne yazık ki hala
tam olarak aydınlanmış değil. Kanlı olayların tertipçisi olarak yargılanan
ve hapis cezasına mahkum olan Birgit anılarında da bu olaylardaki sorumluluğuna
nedense pek fazla değinmiyor.
Arşiv
Bab-ı
Ali'den İkitelli'ye gazeteci portreleri:
OKTAY EKŞİ
" Hafızam Beni
Yanıltmıyorsa... "
Bab- Ali'nin bazı duayenleri gazetecilik mesleği konusunda "kendisinden
menkul" bazı tanımlamalarda bulunur. Bu tanımlamaların en yaygın
ve sıkça kullanılanlarından biri "Gazeteci olunmaz, doğulur."
Diğeri ise "Kalemini kır ama satma" dır. Oysa şimdilerde yeni
yükselen değerler her şeyi ticari ölçüler içinde göstermesi ve bunu
çağdaş bir yaklaşım olarak görmesi nedeniyle, kalemini kırmak yerine
satılmasını öngörmekte.
Ancak bizim burada sözünü etmek istediğimiz tanımda "Gazeteci
olunmaz, doğulur" cümlesi. Bu cümleyi biz burada Oktay Ekşi için
değiştirerek uygularsak şöyle olur: "Başyazar olunmaz, doğulur."
Yani siz istediğiniz kadar üniversiteler bitirin, bu konu ile ilgili
her türlü bilgilerle kendinizi donatın ama eğer doğuştan gazeteci değilseniz
(Ne demekse) asla bir gazeteci veya başyazar olamazsınız.
İşte Oktay Ekşi böylesi bir tanımlamanın ışığında bir başyazar olarak
doğmuş biri. Oktay Ekşi, Ecvet Güresin'in ölümünden sonra onun yerine
yazmaya başladı. Daha önce Hürriyet gazetesinin Haber Ajansı Müdürüydü.
1979'lu yıllarda Hürriyet'in üçüncü sayfasında yazıyordu. 90'lı yıllara
kadar başyazar makalelerini genellikle çalıştıkları gazetenin genel
yayın politikaları doğrultusunda kaleme alırlardı. Bunun anlamı başyazarın
dile getirdiği görüşler önemli ölçüde gazetenin o konu ile ilgili görüşleri
olduğudur. Bu gelenek uzun yıllar sürdü. Özal'ın başlattığı yeni değerler
anlayışı ile birlikte, bir süre sonra gazetelerin yazarları da her telden
çalmaya başladı. Öyle ki bazen başyazarın yazdığı ve savunduğu bir konu
gazetenin başka sayfasında yazan başka bir yazar tarafından tam tersi
bir görüşle savunulur bir hale geldi.
Her ne kadar buna Genel Yayın Müdürleri "Demokrasinin gereği çok
seslilik." diyorlarsa da okurlar bunun bir süre sonra gazetelerdeki
yazar çizer takımının kişisel çıkarlarının ve bağlı oldukları yerlerin
görüşleri olduğunu öğrendiler.Bu konudaki sayısız örneklerden biriside
1994 Ağustosunda Hürriyet ile Sabah arasındaki promosyon ve iftira kampanyasını
eleştirmek için "Basında yine kavga var." başlığı ile makale
yazan Oktay Ekşi'ye karşılık aynı gün gazetenin Genel Yayın Müdürü olan
Ertuğrul Özkök "Kavga yok" diye yarım sayfa makale yazarak
gazetenin başyazarını tekzip etmesidir.
1961 Kurucu Meclis Üyesi olan Oktay Ekşi, çeşitli şekilde eleştirilmesine
karşılık Basın Konseyi Başkanı olarak ta yine kendi başyazarlığını yaptığı
gazete ile bir çok konuda çelişkiye düştü. Oktay Ekşi Hürriyet'teki
üst yönetim ve hatta 1994 Ağustosundaki gazetenin el değiştirmesinden
bile etkilenmedi. Durmadan değişen, Genel Yayın Müdürleri, Yazı İşleri
Müdürlerine karşılık 1980'li yıllardan bu yana o hep başyazarlık unvanını
koruyup sürdürmeyi başardı.
Oktay Ekşi'nin yazılarında en göze çarpan içerik, alt sosyal yapıdan
ziyade üst düzey politikaların ön planda olmasıdır. Devletin yüksek
menfaatleri, dış politika, uluslararası ilişkiler ve üst düzey politikalar,
yazarların kalitesini ve bilgeliğini gösteren konulardır.
Oktay Ekşi'nin 27 Mayısçılığı ve olağanüstü dönemler konusundaki görüşleri
de o günün koşullarına uygundur genellikle. Ama aradan geçen zaman,
o günlerde alkış tutulmuş görüşleri içeren yazıları da unutturur. Değişimin
zamanla bir başyazarın görüşlerini de değiştirmesi doğanın diyalektiği
gereği olduğunu o da bilir.
Tıpkı yıllar önce Ecevit'in Başbakanlığı döneminde Türkiye'ye gelen
Yaser Arafat'ı "terörist" olarak ilan eden yazısından yıllar
sonra, Bill Clinton'la ve İsrail Başbakanı İzak Rabin'le barış imzalayan
aynı Yaser Arafat'ın yasallığını kabul etmesi gibi. Hamas Liderinin
Türkiye ziyaretinde de aynı tepkiyi gösteren Oktay Ekşi, anlaşılan bu
konudaki önyargılı tutumunu sürdürmekte kararlı görünüyor.
Basın Konseyini sırf kendisine unvan gerekçesi ile kurduğu eleştirisine
karşılık Oktay Ekşi, bir çok yazarların ve gazetecilerin aksine siyasi
çizgisini hiç bir zaman değiştirmedi. Değiştirmediği gibi en başta başyazarlığını
yaptığı gazetesinin ardına takıldığı yeni yükselen değerlere de fazla
yüz vermedi. Eleştirilen Basın Konseyi, en azından yeterli olmasa bile
bazı girişimlerde bulundu. Ekşi, aynı duyarlılığı zaman zaman yazılarında
da gösterdi. Örneğin; Erdal İnönü'nün Başbakan Yardımcısı olarak katıldığı
Bakanlar Kurulu toplantısında PKK'ya af görüşülürken terhis olmuş 33
askerin araçlarından indirilerek PKK tarafından kurşuna dizilmesi olayı
konusunda yeterli önlem almayan Genelkurmay'ı eleştirdi. Türkiye'de
tabu olan ve dokunulmazlığı bulunan askeri konularda Ekşi'nin bu tavrı,
PKK eylemlerinin neden olduğu askeri kayıplar, terhislerin uzatılması
konularında da sürdü. Basında pek çok kimsenin yanından bile geçmek
istemediği bu "netameli" konulara değinmesi ve açıkça eleştirmesi
Oktay Ekşi'ye Türk basın tarihinde saygın bir yer almasını sağladı.
Ekşi'nin Cumhuriyet devrimlerine ve ilkelerine karşı gösterdiği büyük
bağlılık ise ona saygıdeğer bir kimlik kazandırdı. Oktay Ekşi, 2000
yılı Şubat ayında Süleyman Demirel'i 2. kez Cumhurbaşkanı yapmak için
dönemin Başbakanı Bülent Ecevit'in başlattığı kampanyaya destek veren
Emin Çölaşan'a yazdığı açık mektupla dikkatleri üzerine çekti. Çölaşan'ın
Demirel'in Cumhurbaşkanı olduktan sonra değiştiğini, tarafsız olduğunu,
Laikliğe önem verdiğini, yakınlarının karıştığı yolsuzluklardan onun
sorumlu olmadığını söyleyerek övgüler düzmesine karşılık, Ekşi; "Demirel'in
ne kendisi ne de hedefi değişir. Hedefi iktidar mevkiidir. Demirel için
şartlar değişir. Şartlar ise Demirel'in söylemini değiştirir. Örneğin
Başbakan olmak için dini istismar etmek mi gerekir? Eder. Ama Cumhurbaşkanı
kalmak için Laikliği savunmak mı gerekir? Savunur." Diyerek 40
yıllık Demirel gerçeğini dile getirdi.
İşte bütün bunlar Oktay Ekşi'yi, artık her tür güvenirliliğini ve saygınlığını
yitirmiş Türk basınında artık sayıları parmakla anılan bir kaç kişinin
arasında göstermeye yeteceğine inanıyorum.
Arşiv
Bab-ı
Ali'den İkitelli'ye gazeteci portreleri:
EMRE KONGAR
" Anket Profesörü...
"
Sosyoloji profesörü, 1402'liklerden, kamuoyu araştırmacısı, sosyal
demokrat ve Kültür Bakanlığı Eski Müsteşarı. Emre Kongar kendine özgü
tipi, sempatikliği ve sosyal demokrat kimliği ile basın camiasının yakından
tanıdığı bir kişi oldu hep. Tabii bu basınla dirsek temasının Emre Kongar'a
büyük imkanlar sağladığını da belirtmek gerekir. Prof. Emre Kongar,
Sosyal Demokrat anlayışın kendini nasıl tüketme noktasına getirdiğini
gösteren ilginç bir örnektir.
Kongar 80 darbesi sonrası çıkarılan 1402 sayılı yasa ile YÖK tarafından
üniversiteden uzaklaştırıldı. Yıllarını sosyal bilime adamış bir bilim
adamı olarak oldukça zor günler yaşadı. İşte bu aşamada Hürriyet'te
işe başladı. İşi, üç kişilik bir komite halinde Yazıişleri tarafından
hazırlanan gazetenin günlük kritiğini bir rapor halinde hazırlayıp,
Gazetenin sahibi Erol Simavi ve Genel Yayın Yönetmenine sunmaktı. Prof.
Kongar'ın başkanlık yaptığı bu kurul çok kısa bir süre sonra Yazıişleri
için neredeyse bir "Engizisyon" mahkemesine dönüştü. Kongar,
en küçük imla yanlışından, her tür makale ve haberler hakkında da mütalaa
ve eleştiri getirmeye başlamıştı. Yazı İşleri, kurulun bu eleştirilerini
ciddiye alıp gazete yapması hemen hemen olanaksız gibiydi. "Redaksiyon
kurulu"nun eleştiri terörü uzun bir süre devam etti. Ama giderek
Yazıişleri üzerindeki etkisi de azaldı. Sonunda kurul kendi yazıp kendi
okuyan bir hale dönüşünce işlevini yitirmiş oldu. Bir süre sonra da
kurulun işine son verilince Kongar bu kez o dönemlerde yeni yeni önem
kazanmaya başlayan bir kamuoyu araştırma şirketi kurdu. Tabii şirketin
en iyi ve birinci müşterisi Hürriyet gazetesiydi.
Kongar'ın firması çeşitli konularda yaptığı araştırmalarla gazetede
geniş şekilde yer alıyordu ve bildiğim kadarı ile de Hürriyet bu araştırmalara
oldukça yüklü bir para ödüyordu. Ancak bu araştırmaların güvenirliği
konusundaki düşüncelerimiz pek sağlıklı değildi. Kongar'ın yüzde hesabı
hep yüzde 10 artı, yüzde 10 eksiydi. Yani bunun anlamı Kongar'ın rakamlarında
hep yüzde 20'lik bir yanılma payı vardı. Oysa bu rakam tahmin yüzdesi
için çok yüksekti. Batıda bu rakam yüzde 2, 3'le ölçülürken bizde yüzde
20'ye çıkması tahminleri doğal olarak gerçekçi göstermiyordu.
Bu konudaki en çarpıcı örneği 1986 seçimlerinin bir kaç gün öncesi
yaşadık. Kongar'ın seçim tahminleri taşra baskısında dönerken, Patron
Erol Simavi gazeteyi aradı ve o sırada Genel Yayın Müdürü olan Çetin
Emeç'ten tahmin sonuçlarını öğrenmek istediğini söyledi.
Anket sonuçlarını inceleyen Erol Simavi ANAP'a verilen oy yüzdesini
az bularak yükseltilmesini istedi. Taşra baskısı durduruldu ve Emre
Kongar'ın seçim tahminlerini içeren kamuoyu araştırması Erol Simavi'nin
isteği doğrultusunda yeniden düzenlendi. İşin tuhafı Erol Simavi'nin
isteği doğrultusunda yapılan düzeltme Emre Kongar'ın anket sonucu bulduğu
sonuçtan daha doğru çıktı.
Kongar daha sonra 2000 yılının başında İstanbul Ticaret Odası için
yüklü bir meblağ karşılığı hazırladığı "İstanbul Halkının Yaşam
Biçimi Ve Sorunları" raporu da tam bir fiyasko ile sonuçlandı.
Kongar'ın anketinde, TV sayısından, trafiğe kayıtlı otomobil sayısına,
evlerdeki bulaşık makinesinden bilgisayara kadar bir çok şeyin gerçek
rakamları yansıtmadığı ortaya çıkınca, o yine her zaman ki gibi anket
biçiminin yanlış anlaşıldığını ileri sürdü.
Ama Türkiye'de her şey çok çabuk unutulur. Altı defa gidip yedi defa
gelmeyi övünme vesilesi yapan Demirel'in geçmişini unutup yeniden Cumhurbaşkanı
yaptığımızı düşünürsek, masa başında oturup kamuoyu araştırmalarını
istenilen sonuçta düzenleyenler de doğal olarak unutacaktır tabii.
Kongar'ın SHP-DYP koalisyon hükümetinde Kültür Bakanlığı Müsteşarı
olduğunda ne yalan söyleyeyim en azından iyi bir şeyler yapacağına dair
biraz olsun umutluydum. Sonuçta 12 Eylül darbesinin gazabına uğramış
bir bilim adamıydı. Ancak yine yanılmıştım.
Kongar koskoca Kültür Bakanlığı Müsteşarı olarak, fiyaskoyla sonuçlanan
bir kaç Türk filminin yapımına çanak tutmaktan, kendi aralarında mektup
yazan birkaç aydının katıldığı festivaller düzenlemekten başka doğru
dürüst bir şey yapmadı. Birde Kadıköy Selamiçeşme'de açılan bir parka
İlhan Selçuk, Oktay Akbal ve Abidin Dino'nun dev heykellerinin dikilmesine
ön ayak oldu.
SHP'yi yüzde 30'larda alıp yüzde 15'lere düşüren, öldürülen aydınların
cenazelerinde katilleri bulmak için namus sözü veren, Sivas'ta yakılanları
Başbakan Yardımcılığı koltuğunda çaresizlik içinde izleyen, Süleyman
Demirel'i Cumhurbaşkanlığına taşıyan Erdal İnönü'de bir profesör değil
mi? 12 Eylül'cülere istedikleri antidemokratik anayasayı saygıdeğer
bir profesör hazırlamadı mı? Yine 12 mart'ta demokrasinin üzerine şal
atan bir profesör değil miydi?
Türkiye'de ne yazık ki aydınlar "yalancı çoban" misali artık
güvenirliliklerini yitirdi. Bugün Sosyal Demokrat siyasetçilerin içini
boşaltıp ayağa düşürdükleri Sosyal Demokrasi kavramının bu hale gelmesindeki
en büyük payın sahibi yine bu "Aydın ve Sosyal" profesörler.
Arşiv
Bab-ı
Ali'den İkitelli'ye gazeteci portreleri: