FRANSIZ SOKAĞI SAKİNLERİ...
Orhan Pamuk olayı Türkiye'de uzun bir süredir tartışılan ama topluma
yansımayan "Aydınlar" konusunu su yüzüne çıkardı. Aydınlar
son dönemde Kürt Sorunu, Avrupa Birliği ve Orhan Pamuk olayı gibi konulardaki
tutumları ile kamusal alanda sorgulanmaya başlandı. Avrupa Birliği'nin
Kürtlerle ilgili olarak Türkiye'nin bölünmesi amaçlayan istemleri ve
çifte standardını eleştirilere karşı adeta kampanya açan aydınlar, kendi
görüşlerinin dışındaki görüşlere ne kadar da tahammülsüz olduklarını
gösterdiler. Bunun yanında Kıbrıs ve Ermeni konularında da neredeyse
Türkiye'ye karşı cephe aldılar.
Diğer bir konu da Türkiye'ye karşı lobiler tarafından neredeyse Nobel
alacakmış gibi propagandası yapılan Orhan Pamuk'a Türklerin Ermeni ve
Kürtleri katlettiği söyletmeleriydi. Orhan Pamuk'un üzerinden Türkiye'de
fikir ve düşünce özgürlüğü olamadığı ilan eden aydınlar Hırant Dink
isimli Diaspora ajanının Türk kanı ile alay edişine de sahip çıktı.
Aydınlara göre Türkiye'deki ifade ve düşünce özgürlüğü bu iki kişiye
bağlı. Şimdi sormak gerekir; Türkiye'de bu konuda mağdur olmuş ve cezalandırılmış
bir başka kimse yokmuş gibi davranmak nasıl bir aydın anlayışıdır? Aydınlar
her şeyden önce içinde yaşadıkları toplumun bütün sorunları ile ilgilenmek
zorundadır. Ve bunu ayırım yapmadan yapmaları gerekir. Türkiye'de yüzlerce
antidemokratik yasa ve uygulaması devam ederken ve yıllardır Türk Toplumuna
gerçek anlamda bir ifade ve düşünce özgürlüğü yaşatılmazken bu aydınlar
ne yapmıştır? Bankaların içi boşaltılırken bu kadrolu aydınlar halka
"Ekonomi çok iyi" hikayeleri anlatmıştır. Holding ve kartellerin
danışmanları olan bu aydınlar Türk Halkının parası ve geleceği yağmalanırken
serçe parmaklarını oynatmadan bu talanı sessizce izlemekle yetinmişlerdir.
Ama bir Edebiyat hırsızının Türk Halkına iftirasının tepki görmesi üzerine
meydanlara dökülmüşlerdir. Bu aydınları dağlarda mayına basarak parçalanmış
yoksul Anadolu çocuklarının cenazelerinde göremezsiniz. Bu aydınları
düşüncelerini yazıp söylediği için cezaevlerine atılmış nice insanın
yanında göremezsiniz. Yazdıklarını basacak yer, söylediklerini yayınlayacak
TV bulamayan nice gerçek aydınların yanında göremezsiniz. Onlar ancak
kendi cemaatleri içinde kendileri gibi olanları överek ve birbirlerini
ağırlayarak yaşarlar.
AYDIN OLMANIN BEDELİNİ TAŞIYAMAYANLAR
Aydın olmanın ağırlığını taşıyamayan aydınlar, şimdi toplumda ilk kez
karşılaştıkları bu büyük tepkiler karşısında şaşkınlar. Orhan Pamuk
yolda yürüyemez hale geldiğini söylerken dönüp kendisine bakmalıdır.
Aydın öncelikle söylediği her şeyin sorumluluğunu taşımasını bilmelidir.
Hiçbir tarihi belge bilgi ve birikime dayalı olmadan Türk Halkına iftira
etmenin bir ayrıcalığı olamaz. Orhan Pamuk isminin kendisine saçmalama
ve iftira etme hakkı ve ayrıcalığı vermediğini öğrenmelidir. Kanal kanal
dolaştırılıp spastik bir ifade ile bir önce söylediklerini bir sonra
inkar etmekten vazgeçip ne söylemek istediğini net bir şekilde açıklamalıdır.
Düşünce ve ifade özgürlüğü sadece Orhan Pamuk ve Hırant Dink'e tanınması
gereken bir hak değildir. Kendileri akıllarına ve işlerine gelen her
şeyi söyledikleri zaman bu görüşlere karşı olanlarında istediklerini
söyleme hakları vardır. Türk kanının damarlardan boşalması gerektiğini
söyleyen Hırant Dink'e onun varlığından rahatsız olduğunu söylenmesi
de bu nedenle normal karşılanmalıdır. Hırant Dink yazıp söylediklerini
ifade ve düşünce özgürlüğü çerçevesinde yaptığını savunuyorsa, onun
bu söylemlerinden hoşlanmayanlarında aynı gerekçeyle görüşlerini açıkladığını
bilmesi gerekir.
Türkiye geçmiş tarihinde Birleşmiş Milletlerde Cezayir'in bağımsızlığı
oylamasında Cezayir aleyhine oy kullanmıştı. Kendisi Ulusal Kurtuluş
Savaşı vermiş bir ülke olarak Cezayir'in bağımsızlığına karşı çıkmış
olması o dönem politika ve yöneticiler için nasıl bir yüz karası ise
bugün Beyoğlu'ndaki Cezayir Sokağı'nı yıllarca Cezayir'i sömürge olarak
kullanan Fransa'nın adını verenlerde aynı siyasetçilerin takipçileridirler.
Ve Türkiye gerçek dışı iftiralar atarak prim yapmaya çalışanlarda yine
aynı yolun yolcularıdır. Orhan Pamuk'u aralarına alıp büyük bir zafer
kazanmışçasına Fransız sokağında kutlamalar yapanlar bu gerçekleri unutmasın.
Bu ülkenin gerçek aydınlara ihtiyacı vardır. Yahudi Lobileri'nin koltukladığı
Edebiyat hırsızları iftiracılarla, Diaspora ajanları aydın değildir.
Kariyerlerini siyasetçilerin ve kartellerin hizmetine sunan, içinde
yaşadığı topluma yabancılaşmış ve halkın gerçeklerinden kopmuş olanlar
aydın değildir. Halkın gözünde bütün itibarlarını yitirmişlerdir. Bu
nedenledir ki Orhan Pamuk ve benzerleri artık Halkın içinde dolaşamaz
hale gelmiştir. Bu da halka ihanetin bedelidir.
Gerçek aydınlar topluma önderlik eder, kariyerlerini ve değerlerini
toplumla paylaşır, halkın sorunlarınla iç içe yaşar ve onları aydınlatır.
Yoksa Fransız Sokağında bir gecede bir işçinin asgari ücreti kadar parayı
yiyip içerek aydın olunmaz.
AYDINLAR HALKA KARŞI
Türkiye'nin siyasal sistemi ve gelip geçen tüm iktidarlar her zaman
için aydınlara kuşku ile bakmışlardır. Bu nedenle her dönemde ilerici,
yenilikçi ve devrimci aydınlar üzerinde ağır baskılar uygulanmıştır.
Özellikle 1950 sonrasında tümüyle ABD yörüngesine giren Türkiye, Sovyetler
Birliği'nden gelecek ideolojik sızmaları önlemek için aydınlara karşı
adeta devlet terörü uyguladı. Arka arkaya yapılan büyük çaplı tutuklamalar,
ağır hapis cezaları, aydınların hayatlarını cehenneme çeviren büyük
sosyal baskılar, polisiye takipler yıllarca sürüp gitti.
1968'den itibaren dünyada başlayan sosyal değişimlerle birlikte yükselişe
geçen sol ideolojilerin güçlü esintileri Türkiye'yi de etkilemeye başladı.
Türk aydınları için belki de en yüz akı olarak nitelenecek olan bu süreç
1971 askeri müdahalesi ile son buldu. 1980 darbesinde ise başlatılan
aydın avı bir süre sonra bu kesimi sindirme harekatına dönüştü, bunun
sonucunda da aydınların toplum üzerindeki etkinliği büyük ölçüde yok
edilerek askeri yönetimin isteği doğrultusunda hizaya getirildi. Türkiye
bu anlamda en büyük dönüşümünü yaşadığı 1980 askeri müdahalesi bu nedenle
aydınlar için bir miladi tarih özelliği taşır. Özal'la birlikte başlatılan
yeni siyasi anlayış toplumun sosyal ve ahlaki değerlerinde büyük bir
erozyonun meydana gelmesine yol açtı. Artık Türkiye'de yükselen yeni
değerler para kazanmak için her yolun mubah sayıldığı yeni bir dönem
başlamıştı.
HOLDİNG VE KARTEL PROFESÖRLERİ
Aydınlar bir süre bu duruma sessiz kaldı. Ama bu sürecin Türkiye için
kalıcı olduğunu görünce bir kısım aydın düzenin nimetlerinden yararlanmanın
yoluna düştü. 12 Eylül müdahalesinin sindirdiği ve sessizleştirdiği
aydın kitlesinin büyük bir bölümü önce siyasi sistemin çarklarına entegre
oldu. Ardından da ülke insanına yol gösterici, aydınlatıcı olma özelliklerini
yavaş yavaş yitirmeye başladılar. Akademik kariyerleri nedeniyle saygın
bir statüye sahip olan profesörlerin bir kısmı bu unvanlarını siyasi
iktidarların, iş dünyasının kartel ve holdinglerinin emrine vererek
bu hizmetleri karşılığı önemli rantlar sağladılar. Daha önceleri üniversitelerde
aldıkları basit maaşları nedeniyle mütevazı bir hayat süren bu akademisyenler
verdikleri hizmetlerden dolayı büyük rantlar sağlayarak egemen sınıfların
saflarına katıldılar.
Medya zaten el değiştirmiş yeni sahipleri tarafından dikensiz gül bahçesi
haline getirilmişti. Bu yüzden bu yeni aydın türü kamuoyunu istedikleri
şekilde yönlendirmeyi rahatlıkla yapmaya başladılar. Topluma karşı başlatılan
bu organize hareketin en etkin gücünü bu aydınlar oluşturdu. Toplumda
saygı gören kimliklerinin arkasına sığınan bu aydınlar kendilerine ekonomik
ve siyasi çıkar sağlama uğruna Türk Toplumuna karşı kötü siyasetçilerden
çok daha fazla zarar verdi.
Sosyolojik ve siyasi anlamda etkin olan aydınlar kategorisinin en başında
akademik kariyer sahibi aydınlar gelir. Siyasetçiler bu yüzden kendilerine
hizmet etmek için en çok bu kesime itibar göstermişlerdir.
Akademisyen çevredeki bu bozulmanın boyutları o denli büyüktür ki toplumun
bu tür aydınlara duyduğu saygı ve güvenirlik kaybolmuş durumdadır. Bir
çoğu holding ve banka danışmanı olan iktisat, ekonomi profesörü paylaştıkları
TV kanallarında geçim sıkıntısı içinde kıvranan halkla alay edercesine
ekonominin çok iyi olduğuna ilişkin pembe tablolar çizerek bilimi siyasete
alet ettiler. Bu konuda öylesine uç örnekler yaşandı ki DSP, MHP ve
ANAP koalisyonu döneminde meydana gelen büyük ekonomik krizden birkaç
gün öncesi üç iktisat akademisyeni birlikte boy gösterdikleri televizyon
programında Türk ekonomisinin ne kadar iyi olduğunu anlatıyorlardı.
Kriz sonrasında yine bu üçlü hiçbir şey olmamışçasına bu kez değişen
iktidarın söylemlerine göre kamuoyuna aldatmaya devam ettiler.
Geçmiş yakın siyasi tarihimize baktığımızda da yine bazı akademisyen
aydınların karanlık dönemlere imza attığını görebiliriz. 12 Mart 1972
darbesi sonrasında askeri yönetim tarafından Başbakanlığa getirilen
Prof. Nihat Erim bu isimlerden biridir. Türk siyasi tarihine "Balyozcu
ve Şalcı" Profesör olarak geçen Nihat Erim, Başbakanlığı sırasında
Türkiye, dünyada benzerinin Şili'de görüldüğü insan avı, işkence merkezleri
ve katledilen hukuk uygulamaları ile ün saldı. Aydın olmanın erdemi
Prof. Nihat Erim'in siyasal kimliğinde en ağır yarayı aldı.
Türk siyasetinde en üst noktaya tırmanmış bir başka akademik unvanlı
isim de Tansu Çiller'dir. Tansu Çiller enflasyonu yüzde yüz ellilere
çıkartıp sonra da yüzde yüze indirme "başarısı" gösterdiği
için kendisine "Ekonomi Başarı Ödülü" verilen dünyadaki ilk
profesör oldu.
KASTELLİ VE HORZUM'UN AVUKATLARI
Türkiye'deki her darbe sonrası darbeciler mevcut hakları ve özgürlükleri
kısıtlayıcı hükümler içeren yeni Anayasa hazırlarlar. Bu yeni Anayasayı
bir takım hukuk profesörlerine sipariş ederler. Bu anlı şanlı hukuk
profesörleri de darbecilerin istekleri doğrultusunda antidemokratik
hükümlerle dolu gerici ve tutucu bu Anayasaları büyük bir zevkle hazırlar.
Son olarak Kenan Evren'in emriyle Türk Halkına deli gömleği gibi giydirilen
1980 Anayasası da bu güzide hukukçularımızın yani aydınlarımızın eseridir.
Gizli bir kinle uzun yıllar, sol görüş aleyhine bilirkişi raporları
tanzim eden ünlü Ceza Hukuku Profesörü Sulhi Dönmezer, Kastelli'nin
Avukatlığını yapan sol'un ünlü isimlerinde Prof. Çetin Özek, hayali
ihracatın en ünlülerinde Kemal Horzum'u savunan yine eski bir solcu
olan Prof. Uğur Alacakaptan, Mehmet Ağar'ın dokunulmazlığının kaldırılması
için TBMM'de yapılan oylamada "Neden çekimser oy kullandınız?"
sorusuna "Ağar için yeterli kanaatim yok ." diye yanıt veren
Prof. Mümtaz Soysal. 1968'li yılların solcu öğrenci lideri, sonrasının
Atatürkçüsü Prof. Toktamış Ateş'in uzlaşma adına tarikatçılarla el ele
gönül gönüle yaptığı açıklamalar, ilk akla gelen örneklerden sadece
birkaç tanesidir.
MERCİMEKÇİ PROFESÖR AYŞE BAYSAL
Türk aydınları için önemli bir yer tutan bu akademisyenlerin listesi
uzar gider. Türk Halkı'nın unutkan belleğinde özel bir yer edinen akademisyen
unvanlı iki profesör var ki onlar özel misyonları ile ayrı bir yere
sahiptir. Bunlardan biri şimdilere unutulmuş bir isim olan Prof. Ayşe
Baysal'dır. Baysal bir dönem halka et yerine "mercimek" yemelerini
tavsiye eden ve o yıllarda halk arasında "Mercimekçi Ayşe"
olarak ün yapan bir gıda uzmanı akademisyendi. Bir dönem TV kanallarının
gözdesi olan bu profesör hanım pahalı olduğu için et alamayan halka
mercimeğin etten bile daha değerli bir protein deposu olduğunu anlatarak
ismini bilim tarihine altın harflerle yazdırdı. Bakliyat tüccarlarının
birikmiş stoklarını eritmek için başlatılan bu reklam kampanyasında
başrol bu bayan profesöre verilmişti. Bu ilginç mercimek ve nohut reklamlarının
Prof. Ayşe Baysal Hanımın çocuklarına yeteri kadar et yiyecek kadar
parayı sağladığı kuşkusuz. Acı olan taraf bir bilim insanı ve aydın
olarak Türkiye'de yaşanan sosyal dengesizlikleri ve uçurum boyutundaki
gelir dağılımını görmezden gelerek bu tür etik olmayan davranışlarda
bulunulmasıdır.
STRATEJİ UZMANI PROFESÖRÜN GEÇMİŞİ
2000'li yıllarla birlikte Türkiye Televizyonlarının haber bültenlerinde
strateji uzmanı olarak boy gösteren, Ortadoğu'daki siyasi ve askeri
gelişmeleri, PKK ve diğer iç siyasi hareketler konusunda derin analizlerde
bulunan Prof. Mahir Kaynak'ın ismi ilk kez 12 Mart askeri darbesi sonrası
kamuoyuna yansıdı. Kaynak asker kökenli MİT görevlisiydi. Sıkıyönetim
mahkemelerinde en yakın arkadaşı olan bazı sanıklar Mahir Kaynak'ın
istihbarat görevlisinden çok bir ajan provokatör olarak çalıştığını
ileri sürdü. Kaynak, deşifre olduğu ve ismi kamuoyunda ajan provokatör
kavramı ile anıldığı için geri plana çekildi. Kaynak'ın ismi yıllar
sonra Demokratik Solcu Ecevit'in Başbakan olduğu 1980 öncesinde MİT
Eğitim Dairesi Başkanlığına atanması ile gündeme geldi. Hakkındaki iddialar
ve tartışmalı kişiliği ile kamuoyunda büyük tepki toplayınca yine kayıplara
karıştı. 1990'larda tekrar ortaya çıktığında isminin önünde Profesör
unvanı vardı. Kaynak TV kanallarında Strateji Uzmanı olarak çıkıyor
siyasi ve askeri konularda düşüncelerini ve komplo teorilerini açıklıyordu.
Geçmişini unutturmuş bir bilim adamı kimliği ile haber kanallarının
gözdesi olmuştu. İşte bu saygın profesör ve strateji uzmanının özgeçmişinin
hikayesi:
*PSİKOPAT RAPORLU ESKİ BİR AJAN: PROF.MAHİR KAYNAK
MED-TV'de katıldığı programlarda PKK lideri Abdullah Öcalan'a "Sayın
Başkanım" diye hitap eden Prof. Mahir Kaynak'a, 1956 yılında bir
askeri hastanede "Psikopat" teşhisi konduğu ortaya çıktı.
Şemdin Sakık'ın ifadesinde "para karşılığı konuşturduğu kişiler"
arasında da ismi geçen Kaynak'ın "Psikopat kişilikli" olmasının
ortaya çıkması ve Türk Silahlı Kuvvetleri'nden atılma öyküsü şöyle:
Kaynak 1953 yılında istihkam asteğmen olarak TSK'da muvazzaf olarak
göreve başladı. Mezuniyetinden sonra her harp okulu mezunu gibi sınıfının
subay temel kursuna başladı.
Genelde askeri eğitimin yapıldığı bu kursta, üç önemli askeri dersten
kasten başarısız oldu ve kurstan ilişkisi kesildi.
Kaynak bir daha denenmek ve hakkında son karar verilemek üzere 18 Temmuz
1955 tarihinde 4'üncü İstihkam Taburu'na atandı. Ancak burada da başarısız
olan Kaynak'a yazılı ihtarda bulunuldu.
Kaynak daha sonra İstanbul'da bir askeri hastanenin psikiyatri servisinden
bir buçuk aylık bir rapor aldı. Raporda, Kaynak için "Psikopat
bir bünye arz etmektedir" denildi.
Sonunda 4'üncü Tümen Komutanlığı, 25 Temmuz 1956 tarihinde Kaynak'ın
"Orduda kaldığı taktirde kendisinden istifade edilemeyeceği nedeniyle
gerekli işlemin yapılması" şeklinde Kara Kuvvetleri Komutanlığı'na
teklifte bulundu.
Bunun üzerine 8 aralık 1956 tarihinde 5434 sayılı Emekli Sandığı Kanunu'nun
39-E fıkrası uyarınca "yetersizlik" gerekçe gösterilerek,
29405 sayılı kararname ile 31 Aralık 1956 tarihinde ordudan uzaklaştırıldı.
*Hürriyet Gazetesi 06.05.1998. Bu haber toplumun unutkan belleğinde
silinmiş olsa da bazı aydınlarımızın niteliklerini anlatan önemli bir
belge özelliği taşıdığı kuşkusuzdur.
AYDINLAR VE ÖTEKİ TÜRKİYE
Medya tarafından kamuoyuna aydınlar olarak tanıtılan bir grup cemaat
yazarı, eski tüfek solcu, gazeteci yazar ve akademisyenin Diyarbakır'a
gidip R.T.Erdoğan "Kürt sorunu" ve terör konusunda yaptığı
görüşme aydınlar üzerin yapılan tartışmayı gündeme getirdi. Medya bu
görüşmeyi Kürt sorununa ve PKK terörüne çözümün başlangıcı gibi gösterdi.
"Aydınlar" toplantı sonrasında AB kriterlerinden, uyum yasalarından
bahsederek basında bol bol yer aldı. İstanbul'un Sağlık ve Tabip sorunlarını
bir yana bırakarak grubun sözcülüğünü üstlenen İstanbul Tabipler Odası
Başkanı Prof.Dr. Gencay Gürsoy'da herkesin bildiği gerçekleri tekrarladı.
Görüşmeden herkes memnundu. Aydınlar üzerlerine düşen kamuoyunu aydınlatma
görevini yerine getirmenin mutluluğu içinde, hükümet ise aydınları dinleyerek
onları mutlu etmenin huzuru içindeydi. Hollywood dekorlarını andıran
bu mutluluk ve huzur cephesinin arkasında bir başka acı gerçek vardı
ki onu kimse görmek istemiyordu.
Bu toplantıda aydınların sözünü bile etmediği bir kesim vardı ki yaşadıkları
büyük trajedi dile getirilmediği gibi kendilerini bu grubun arasında
temsil hakkı bile tanınmıyordu. Çünkü onlar bu ülkenin sıradan insanlarıydı.
Çocuklarını vatani görevlerini yapması için sapasağlam olarak askere
gönderip, parçalanmış ölülerini ya da bacağı kolu kopmuş gövdelerini
kucaklayan binlerce aileydi. Yani onlar ünlü gazeteci Serdar Turgut'un
45 yaşından sonra keşfettiği öteki Türkiye'nin insanlarıydı. Bir başka
deyişle Türkiye'nin yüzde seksenini oluşturup milli gelirin yüzde yirmisi
ile yetinen üç beş kuruşunu yatırdığı parası açgözlü banka sahipleri
tarafından çalınan, hor görülen, buna rağmen oylarını Süleyman Demirel'e,
Erbakan'a, Mesut Yılmaz'a, Tansu Çiller'e veren ve bunca şehit arasında
neden bir politikacının, işadamlarının, yazarların ünlü gazetecilerin
bir çocuğunun bulunmadığını sorgulamayan sıradan insanlardır.
Aydınlar grubunun sözcülüğünü üstlenen Prof. Dr. Gürsoy başkanlığını
yaptığı İstanbul Tabipler Odası Tıp profesörlerinin vizitelerinin kaç
para olduğunu özel hastanelerde kaç paraya ameliyat yapıldığını, buna
karşılık bu anlı şanlı profesörlerin asgari ücretle çalışan bir işçi
kadar vergi verdiklerini bilmez mi? Hastane kapılarında çaresizlikle
çırpınan hastaların, hastane görevlisi sağlık personelinin içler acısı
durumunu asistan değil kapı kulu isteyen öğretim üyesi profesörleri,
hastanelerin çevresine mevzilenmiş muayenehanelerde olup bitenler görmez
mi? Aydın olmak bunlarla ilgilenmeyi gerektirmez mi?
Gerçek aydınlar ülkenin her sorunu ile ilgilenen kişilerdir. Orhan
Pamuk gibi Batı dünyasına hoş görünmek amacıyla "Türkler Ermeni
ve Kürtleri kesti" demek değildir. Aydın olmak Ortadoğu'da değişen
dengeleri, giderek büyüyen cari açığı, AB'nin gerçek niyetini, körüklenen
etnik ayırımcılığı Türkiye'yi bölme çabalarını ABD'nin yeni askeri politik
stratejisini, yerle bir edilen sosyal ve ahlaki değerleri giderek bir
uçurum haline gelen gelir dağılımını ve hala ilkokul dördüncü sınıf
düzeyinde olan eğitim durumunu düşünmek ve düzeltmek için çaba harcamaktır.
Demokrasiyi Ermeni ve Rum tezlerinin kabulüne bağlayan batı dünyasının
emperyal isteklerini uygarlığın gereği olarak gören bir anlayış ise
bir kısım aydının içine yuvarlandıkları düşünce sefaletinin ülkesine
ve ulusuna ihanet çizgisine geldiğini trajik bir göstergesidir. Demokrasi
ve insan hakları sosyal ve ekonomik gelişme her zaman için Türkiye'nin
gündeminde olması gereken gerçeklerdir. Ancak Türkiye için dayatılan
bunlar değil batı dünyasının emperyal istekleridir. Ve ne yazık ki bu
düşünce kendine aydınların arasında çok sayıda işbirlikçi bulabilmektedir.
Kısaca değindiğimiz aydınlarımızın günahları konusu Türk aydınının
artık kendisi ile yüzleşmesinin zamanı geldiğini göstermektedir. Aydınlar
konumlarını her yönü ile sorgulaması bilime ve topluma yaptıkları katkıları
gözden geçirmesi gerekmektedir. Aydın olmanın sorumluluğu böyle bir
eleştiriyi gerekli kılar. Aksi halde tarih önünde aydın olma özelliğini
yitirmiş siyasetçilerin işbirlikçisi olmuş, içinden yetiştiği topluma
yabancılaşmış, öncü ve aydınlatma hasletlerini para ve hırsla değiştirmiş
isimler olarak tarih sayfalarında yerin alacağı kuşkusuzdur.
Bazı çevreler Türkiye'nin yeteri kadar sorunu yokmuş gibi şimdi de
Osmanlı Hanedanı'nın ve Vahdettin'i ne amaç taşıdığı belirsiz bir anlayışla
gündeme getiriyor. Kendinden menkul tarihçiliği ile hanedan sözcülüğüne
soyunan Murat Bardakçı'nın Vahdettin "Vahideddin " hayranlığına
bir zamanların Karaoğlanı Bülent Ecevit'in de katılması ile haneden
taraftarları kartel medyasında büyük ilgi görmeye başladı.
Hanedan cephesi, tarihi gerçeklerini saptırıp Vahdettin'e övgüler düzmek
için birbirleri ile yarışıyor. Gazete sayfalarında tefrika edilen hanedanının
trajik öyküleri ve hüzünlü belgeseller Vahdettin'nin hain olduğu gerçeğini
değiştiremez. Fatih Sultan Mehmet'in İstanbul'u alması nasıl tarihi
bir gerçekse son Padişah Vahdetti'nin Osmanlı Devletini işgalci güçlere
teslim ettiği de bir o kadar gerçektir.
Türkiye'nin yeteri kadar sorunu yokmuş gibi bir süredir Osmanoğulları
Hanedanı'nın hüzünlü hikayeleri ve Vahdettin'in "Vahideddin"
hain olmadığı, son padişahın hazin ölümü belgesellere konu ediliyor.
Tarihi gerçeklerin açıkça saptırıldığı görülen bu yazı ve açıklamalar
Türkiye'nin sosyal ve siyasi ortamını olumsuz yönde etkilemesinin yanı
sıra toplumun kamplaşmasına da neden olmaktadır. Tuhaf olan ise yakın
tarihimizdeki bu olayı bir çeşit siyasi rant için kullanmak isteyenlerin
ortaya çıkmasıdır.
Bu konudaki en büyük sürpriz isim hiç kuşkusuz bir zamanların Karaoğlanı
olan Bülent Ecevit. 2002 seçimlerinden partisi ile birlikte yerle bir
olduktan sonra siyaseti bırakmak zorunda kalan Bülent Ecevit, durup
dururken hiçbir belge ve bilgiye dayanmadan yaptığı bir açıklama ile
son Padişah Vahdettin'in hain olmağını söyledi. Ekonomi cahilliği, Başbakanlık
yaptığı tarihlerde tescillenen Ecevit'in yakın tarihimiz konusunda da
epey cahil olduğunu ortaya koyan bu garip açıklama şaşkınlıkla karşılandı..
KARAOĞLAN'IN HANEDAN SEVGİSİ NEREDEN GELİYOR?
Ne olmuştu da Ecevit, Ulusal Kurtuluş Savaşı sırasında işgalci emperyalist
güçlere işbirlikçilik yapan son padişah Vahdettin'in "hain"
olmadığını keşfetmişti. Ecevit'in keşfini Vahdettin'e oldukça uzak olan
akrabalığına bağlayanlar oldu ama bu gerçekçi bir yaklaşım değildi.
Anlaşılan bir zamanlar halkçı ve sosyal demokrat söylemlerle yola çıkan
Bülent Ecevit, 2002'de kendisinden menkul demokratik sol anlayışı ve
karı-koca partisi ile birlikte halk tarafından tavsiye edilmelerini
içine sindirememişti. Bu nedenle de isimlerinin unutulmaması için kendisi
ve eşi arada bir böyle tarih ve bilgi yoksunu açıklamalar yapıyordu.
Hanedan konusunda en yetkin ve bilgili davranan isim ise hiç kuşkusuz
"amatör tarihçi" ve gazeteci Murat Bardakçı' dır. Hemen hemen
her hafta Hürriyet Gazetesi'nde hanedana sayfalar dolusu övgüler düzen
yazıları tefrika edilen Murat Bardakçı uzun yıllardır hanedanın basın
sözcüsü gibi davranmaktadır. Bardakçı'nın bu hanedan hayranlığına daha
sonra ne olduysa Doğan Grubu da katıldı. Bu grubun yapımı olan belgeselde
Vahdettin'in ve hanedanının sürgün yıllarındaki hüzünlü hikayeleri uzun
uzadıya anlatıldı.
ÖZKÖK'ÜN HANEDAN SAVUNMASI
Belgeselde anlatılan Osmanoğulları'nın hüzünlü hikayesi o denli etkileyiciydi
ki gazetenin Genel Yayın Müdürü Ertuğrul Özkök bile dayanamayıp bu konuda
titrek bir kalemle makale yazdı. Osmanlılar dizisini gözyaşları içinde
izlediğini anlatan Özkök "çok fazla araştırmaya orasını burasın
kurcalamaya hiç gerek yok Cumhuriyet sağlam, kaybedilmiş sadece bir
imparatorluk var." Yani Özkök " son dönemini fazla kurcalamayın
kaybedilen sadece bir imparatorluk alt tarafı" diyor. Bu söze ne
denir. Altıyüzyıllık bir imparatorluğun kaybedilmesinde başrol üstlenmiş
kişilere veya kişiye sizin gibiler istedikleri kadar ağlayabilir, hatta
yas bile tutabilirler. Bu sizin gibi düşünenlerin bileceği bir iştir.
Ama sizin ağlayarak izlediğiniz ve arkalarından yas tuttuğunuz bu kişilerin
neden olduğu onca çileyi, katliamları, yıkımları ve ihanetleri tarihten
silemezsiniz. Anadolu'nun yoksul halkı canının dişine takmış işgalcilere
ve işbirlikçilerine karşı ölüm kalım savaşı verirken son Padişah Vahidettin'in
İngiliz işgal komutanına Ankara alehine verdiği bilgiler İngiliz arşivlerinde
bir hainlik belgesi olarak durmuyor mu? Kurtuluş savaşı yıllarında yine
Vahdettin'in, donatıp paşa yaptığı Aznavur'un, işgalcilere direnen yurtseverlere
nasıl kan kusturduğu tarih kitaplarında yazmıyor mu? Yunanlılar İzmir'i
ve Ege'yi işgal edip yakıp yıkarken Vahidettin tahtını korumak için
üç maymunları oynayan biri değil miydi?
Tarih bir bütündür ve rasyonel bir biçimde yorumlanmalıdır. Ve her
şeyden önce dönemin koşulları ışığında değerlendirilmelidir. Osmanlı
Hanedanı da tarihimizin ayrılmaz bir parçasıdır. Osmanlı Devleti'nin
kuruyucusu olan bir ailedir. Güçlü kişilikli padişahlarla Osmanlı Devleti
imparatorluk haline gelmiş, ancak uzağı göremeyen zayıf karakterli padişahlar
la da gerilemiş ve yıkılmıştır. Hanedan savunucuları istedikleri kadar
uğraşsın korkakları ve hainleri kahraman yaparak tarihin gerçeklerini
değiştiremezler. Ama belki de bunlar Hilafet geri gelirse hanedanın
kendilerini Sadrazam veya Vezir yapacaklarına falan inanıyorlar herhalde…!
Arşiv
GLOBAL
DARBE
İsrail Ordusu bir zamanlar Nazilerin Yahudilere
uyguladığı insanlık dışı yöntemleri şimdi Filistinlilere uyguluyor.
2.Dünya savaşında Naziler kaçırılan veya öldürülen her Alman askerine
karşılık onlarca sivili rehin alıyor sonrada kurşuna diziyordu. Şimdi
İsrail kaçırılan askerleri için Filistin ve Lübnan yerleşim birimlerini
bombalayarak halkı ve çocukları öldürüyor.
Amerika'nın Afganistan ve Irak'ı işgali ile başlayan Büyük Ortadoğu
Projesi'nin ilk aşaması, İsrail'in sudan bir bahane ile Filistin'e ardından
Lübnan'a saldırması ile 2.aşaması başladı. Bu yeni aşama ABD Silahlı
Kuvvetler dergisinde de açık bir şekilde yer alan Ortadoğu'da sınırların
yeniden düzenlenmesini öngören projenin uygulanma sürecini hızlandırıldığının
göstergesidir. Irak'ı işgal eden Amerika, Irak'ı fiilen Kürtler, Şiiler
ve Sünniler olarak üçe bölmüştür. Bu bölünme İsrail'in stratejik bir
düşmanı olan Irak'ı ortadan kaldırırken Güney Irak'ta kurulan Kürdistan'nın
uzun vadede Türkiye'nin Doğu Bölgesini de kapsayacak şekilde genişletilmesini
de planlamaktadır.
Bu amaç doğrultusunda tekrar harekete geçirilen PKK Türk askeri birliklerine,
mayın tuzakları ve pusularla kayıplar verdirmeye başlamıştır. Filistin'de
sadece bir askeri Hamas tarafından kaçırıldı diye Gazze'ye giren İsrail
ordusu, Filistin devletinin dokuz bakanını esir alarak her tarafı yakıp
yıkmasına karşın, şimdiye kadar PKK'ya kaşı savaşta altı bin askerini
şehit vermiş Türk Ordusu, Amerika izin vermediği için sıcak takip için
bile Irak'a girememektedir. İktidara gelmeden önce türban ve Ortadoğu
konusunda her fırsatta Cuma namazı sonrası cemaati sokağa döken AKP,
iktidar olduktan sonra izledikleri pasif ve ciddiyetsiz politika nedeniyle
Türkiye'nin bölgedeki tüm etkinliğini ve caydırıcılığını yitirmesine
neden olmuştur. Türkiye'nin dışa bağımlı ekonomisi ve yabancı sermeyenin
egemenliği nedeniyle ne yazık ki artık böylesine önemli bir konuda bile
ulusal reflekslerini harekete geçirememektedir
Kurulduğu tarihten bu yana bu coğrafyaya huzur ve rahat vermeyen İsrail,
Filistin ve Lübnan'a karşı başlattığı saldırıda Nazi Almanya'sının uyguladığı
yöntemleri kullanıyor. İkinci Dünya savaşı sırasında Naziler, öldürülen
veya kaçırılan her Alman askerine karşılık onlarca hatta yüzlerce sivili
rehin alıyor ve daha sonra bu sivil rehineleri öldürüyordu. İsrail'de
Filistin ve Lübnan'da yerleşim birimlerini bombalayarak masum insanları
öldürüyor, kaçırılan askerine karşılık, Filistin Devleti'nin yasal milletvekillerini
rehin alıyor.
Bütün bunlar Globalizm ve Küresellik adı altında dünyaya sunulan yeni
emperyalizmin sahipleri olan Amerika, Avrupa Birliği ülkeleri tarafından
açıkça desteklenmektedir. İnsan hakları ve hukukun üstünlüğü gibi değerleri
ağzından düşürmeyen Avrupa Birliği, İsrail'in bu vahşi saldırılarına
karşı üç maymunları oynarken, İsrail'in üzerinde hiçbir yaptırım gücü
olmayan birleşmiş Milletler'de Amerika'nın arkasında olan biteni dört
görevlisinin İsrail tarafından öldürülmesine rağmen sessizce izlemektedir.
Bu davranışların açık anlamı ise, Amerika ve İsrail'in birlikte yürüttükleri
Ortadoğu'yu yeniden dizayn etme ve bölgedeki bütün enerji kaynaklarını
kontrol altına alma operasyonu global nitelikli bir saldırı olduğudur.
Ve bu saldırı her anlamda eli kolu bağlanan Türkiye'yi beklenenden daha
kısa bir süre içinde kapsamı içine alacağının kesin göstergesidir.
Arşiv
MEDYA'DAKİ
YAHUDİLER
Tarih 19 Temmuz 2006, Siyonist
İsrail bir askerinin kaçırıldığı bahanesiyle Filistin'e saldırıyor.
Filistin Devletinin bakanlarını rehin alıp götürüyor ve her tarafı yakıp
yıkmaya başlıyor. Ardından yine aynı gerekçeyle bu kez Lübnan'ı vurmaya
başlıyor. Vahşi bombardımanın hedefi siviller ve çocuklar. İsrail'e
karşı hiçbir yaptırım gücü olmayan Birleşmiş Milletler dört görevlisinin
öldürülmesine rağmen olanı biteni sadece seyrediyor. Amerika ve AB zaten
İsrail'i açıkça destekliyor. Arap dünyası ise her zamanki gibi sus pus.
Türkiye'ye gelince, medya ne yapacağını bilemez bir şaşkınlık yaşıyor.
Ardından Hürriyet'in Genel Yayın Müdürü Ertuğrul Özkök, telaşla "aman
sakin olalım" telkinlerine başlıyor. Özkök, Arapların bile sesini
çıkarmadığı bu insanlık dışı saldırılara karşı olaylara tepki gösterilmesinin
gerçekçi olmayacağını yazarken içinde hicran yarası olmuş Mart tezkeresine
gönderme yaparak "o zaman ABD ile birlikte olsaydık PKK'ya karşı
şimdi bu duruma düşmezdik" diyor. Özkök, Türkiye, sadece Mart tezkeresi
değil, on tane tezkereye evet dese de bu durumun değişmeyeceğini bilse
de işinin gereği böyle yazıyor.
Yine aynı tarih; 19 Temmuz
2006. CNN'in sabah haberlerinde şirinleri oynayan spiker Şirin Payzın
şen şakrak haberleri sunuyor. Keyfi yerinde arada bir kıkırdıyor. Sonra
birden ciddi bir konuya giriyor. Siyonist İsrail'in Başbakan Yardımcısı
Şimon Perez'le yaptığı bir konuşmanın ekrana geleceğini söylüyor. Şirin
Payzın, Şimon Perez'e abuk sabuk bir şeyler sormaya çalışıyor. Zaten
ne sorduğu da pek anlaşılmıyor. Konuşmaları tercüme eden biri Şimon
Perez'in Siyonist propagandasını yansıtmaktan başka bir şey yapmıyor.
CNN böyle dakikalar boyuncu Şimon Perez'in tek taraflı Siyonist propagandasını
Türk halkına dinletiyor.
Bu olay akla iki soruyu
getiriyor. Bir gazeteci bu kadar mı cahil olur? Şirin Payzın'ın olan
bitenlerden hiç mi haberi yok. Politik kültürü bu kadar mı zayıf. Bunlar
doğru değilse o zaman Şirin hanım, Lübnan ve Filistin'de olanlara İsrail
Yahudi'si gözüyle ile bakıyor. İsrail saldırıları devam ettikçe Türk
medyası dökülmeye devam ediyor. Tarikat cemaatinden Nişantaşı cemaatine
yatay geçiş yapmış olan Ahmet Hakan, dayanamayıp Filistin halkına yapılan
Yahudi zulmünden bahsediyor. Ama ertesi gün bin kez pişman olduğunu
anlatan yazısı ile Yahudi lobisinden özür üstüne özür diliyor. İnsan
haklarını, Kopenhag kriterlerini ağzından düşürmeyen AB'ci yazar çizer
takımı ise dillerini yutmuş bülbüller gibi sus pus. En başta Türklerin
Ermeni ve Kürtleri kestiğini ilan eden Orhan Pamuk, Çetin Altan'ın 2.
cumhuriyetçi mahdumları Ahmet ve Mehmet Altan biraderler, Türklerin
kanının beğenmeyen Hırant Dink, Murat Belge ve AB'nin yılmaz savunucusu
Zeynep Göğüş İsrail'in yaptıklarına karşı üç maymunları oynuyorlar.
Şimdi bu keskin AB'cilere
bir sorumuz var? Övmekten göklere çıkardığınız AB'nin bu katliamları
görmezden gelmesine karşı söyleyecek bir sözünüz yok mu? Sizin ifade
özgürlüğünüz ve insan hakları anlayışınız buraya kadar mı? Yok biz Yahudi'yiz
diyorsanız o zaman başka. Ya da en doğrusu biz ABD ve İsrail'den yanayız
deyin herkes rahatlasın ve bu iş bitsin.
İktidar olmadan önce türbanı
bahane edip her Cuma namazı sonrası cemaati sokağa dökenlere gelince
onlara söylenecek tek şey: Yüzünüzü kıbleye dönün, yanlış yönde namaza
duruyorsunuz. İsrail üç askerinin kaçırıldığını bahane edip Orta Doğuyu
kan gölüne çevirirken şimdiye kadar altı bin Türk askerini şehit eden
PKK'ya karşı elimizin kolumuzun bağlı olması vicdanınızı hiç mi rahatsız
etmiyor? "Dağlara yoksul ailelerinin çocukları gidiyor bizim çocuklarımız
güvende Amerika ve Avrupa'da yaşıyor" diyorsanız, bir gün o şehitlerin
ruhu size bu ülkeyi dar edeceğini de sakın unutmayın.
Arşiv
VAHŞİ
UYGARLIK
AB'nin kadrolu elemanları: Orhan Pamuk, Hırant
Dink, Zeynep Göğüş, Mehmet Altan, Hadi Uluengin ve diğerleri İsrail'in
bu ahlaksız savaşta yaptıklarına karşın söyleyecek hiç bir sözünüz
yok mu?
Büyük Ortadoğu Projesi, aslında Müslüman coğrafyasına karşı başlatılan
yeni bir Haçlı Seferi özelliğini taşımaktadır. Amerika ve İsrail'in
başlattığı saldırılar, aşamalı olarak bütün Ortadoğu'yu kapsayacaktır.
Sözde uygar olan Batı Dünyasının bu vahşi ve insanlık dışı saldırılarında
Türkiye'de hedef ülkedir. Bu yeni saldırıların stratejik hedefi Kudüs'ü
kurtarmak değil, bütün Ortadoğu'yu Amerikan ve Siyonist İsrail çıkarlarına
göre yeniden dizayn ederek, doğal enerji kaynaklarını kontrol altına
almaktır ve Siyonizm'in en büyük ütopyası olan Büyük İsrail Devletini
ve Türkiye'nin doğusunu da içine alan Kürdistan'ı kurmaktır.
Batı Dünyasının en büyük siyasal niteliği emperyal olma özelliğidir.
Batı uygarlığı ve kültürü bu günkü haline gelene kadar, yüzyıllar boyunca
vahşet, katliam ve insanlığın sömürülmesi ile beslenmiştir. Bu günkü
gelişmiş Avrupa ve Amerika bu gelişmişliklerini zenginliklerini emperyal
özelliklerine borçludur....! Avrupa emperyalizmi tarafından iliklerine
kadar içi boşaltılan Afrika kıtası, Ortadoğu, Orta Asya devletleri ve
Latin Amerika emperyalizmin beslenme kaynakları olmuştur. Emperyal özellikli
savaşların tarihçesi çok eskidir. Katolik dinini emperyalist amaçları
için kullanan Papa'lığın 1005 yılında başlattığı Haçlı seferleri, tam
250 yıl sürmüştür. Avrupalı Kral ve Derebey'lerin başında olduğu Hıristiyan
orduları bu süreç içinde Müslümanların yaşadığı Ortadoğu coğrafyasına
sekiz Haçlı seferi düzenlemiş ve bu bölgeyi sömürgeleştirmek için her
türlü katliamı ve yağmayı yapmışlardır. Haçlı seferleri Papa tarafından
Kudüs'ün Müslümanların elinden kurtarılması gibi kutsal bir amaç olarak
gösterilmesine karşın, gerçekte Batı dünyasının yeni sömürgeler elde
etme stratejisinden başka bir şey değildir.
HEDEF BÜYÜK İSRAİL DEVLETİ
Günümüzün Ortadoğu ve Afganistan'da olup bitenler de Amerika'nın ve
Batı dünyasının Globalizim veya küreselleşme adı altında sakladığı yeni
emperyalist saldırılardır. Afganistan'da ve Irak'ta vahşi bir işgal
sürdüren Amerika; Dünyaya, buralara özgürlük ve demokrasi getireceği
yalanını söyleyerek, bölgede varolan enerji kaynaklarını ele geçirmeye
çalışmaktadır. Amerika bu amacını gerçekleştirmek için İsrail'le birlikte
Büyük Orta Doğu Projesini hazırladı. Bu proje Ortadoğu'daki ülkelerin
sınırlarını Amerika ve İsrail çıkarlarına göre yeniden dizayn etmeyi
planlamaktadır. Proje Türkiye'yi de içine almaktadır. Amerikan emperyalizmi
Irak'ı fiilen Kürtler, Şii'ler ve Sünniler olarak üçe bölerek İsrail'in
bölgede stratejik düşmanı olan Irak'ı ortadan kaldırmıştır. Üç askerinin
kaçırılmasını bahane ederek Filistin ve Lübnan'a karşı vahşi ve ahlaksız
bir savaş başlatan İsrail'in gerçek niyeti ise aslında Büyük Orta Doğu
Projesinde öngörülen sınırların yeniden dizayn edilmesi sonucunda Siyonist
siyasetin ütopyası olan Büyük İsrail Devletini gerçekleştirmek. Amerika
ile birlikte hareket eden İsrail'in uluslar arası hukuk kurallarını
tanımaması ve hiçbir insani değere önem vermeden, sivillere yönelik
katliam yapması, halkın yaşamsal kaynaklarını yerle bir etmesine karşın
Batı dünyasının sessizliği, başlatılan saldırının haçlı zihniyeti taşıdığı
gerçeğini ortaya koymaktadır.
TÜRKİYE HEDEF ÜLKE
Milenyum yüzyılının başında Amerika ve Batı dünyası; askeri, siyasi,
dini ve ekonomik boyutları olan bu yeni Haçlı seferi, Türkiye'yi de
kapsamaktadır. Artık kimin tarafından desteklendiği ve kollandığı ve
ne amaç için kullanıldığı iyice ortaya çıkan PKK, bu amaçla kırsal kesimde
harekete geçerek Türk ordu birliklerine mayın tuzakları ve pusularla
kayıp verdirerek yıpratma savaşına başlamıştır. Amerika ve İsrail'in
giderek yaydığı ve derinleştirdiği bu saldırıların bundan sonraki hedefleri
Suriye ve İran'dır
Bu emperyal haçlı seferine karşı Müslüman dünyası ise her zamanki gibi
duyarsızdır. Müslüman dünyası içinde bu saldırılara karşı bir dayanışma
yoktur, akıl fikir ve güç birliği yoktur, dindaş olmanın gereği olan
kardeşlik duygusu yoktur. Bunların yerine ihanet, işbirlikçilik, dini
istismar ve kulluk vardır. Hatta Amerika ve Batı dünyası ile işbirliği
içinde olan bir çok gerici Arap rejimleri el altından bu saldırıları
desteklemektedir.
En kötüsü ise bu yeni haçlı seferini durduracak ve yenilgiye uğratacak
ne bir Selahaddin Eyyubi, ne de Osmanlı Devletinin yıkıntısından Türkiye
Cumhuriyeti'ni yaratan bir Mustafa Kemal'de artık yoktur.Bunun anlamı
ise Ortadoğu, sözde uygar Batı Dünyasının, bu vahşi ve ahlaksız saldırısına
boyun eğip, emperyalizme teslim olacak, yada direnip kendi topraklarına
sahip çıkacak.
Arşiv
SOROS'UN
ENSTİTÜSÜ
Dünyanın en ünlü Borsa spekülatörünün Türkiye'de kurdurduğu Açık Toplum
Enstitüsü, etnik ve dinsel konulardaki faaliyetlerini hızlandırıyor.
Bir süre önce "Türkiye'nin en önemli ihraç ürünü ordusudur"
diyen G. Soros'un bu tuhaf öngörüsü gerçek mi oluyor? Lübnan'a Türk
askerinin gönderilmesi kararı ve PKK ile mücadelede bundan böyle Amerika'nın
da taraf olarak katılması ne anlama geliyor?
AKP'nin icraatlarını öven Cumhuriyetin laiklik uygulamalarını fazla
katı bulan Soros'un Türkiye'ye olan bu ilgisi ve merakı, Enstitünün
başkanı olan Can Peker'e göre Soros'un bir ihtilal ve rejim değişikliği
isteği ile ilgili değil. Karanlık spekülatör Soros'un fikirlerini topluma
yayan Açık Toplum Enstitüsü'ne dikkat, çünkü Türkiye'deki bazı gelişmelerin
ardında bu esrarengiz kuruluş var.
"Türkiye'nin en önemli ihraç ürünü ordusudur" diyen Dünyaca
ünlü borsa spekülatörü G.Soros'un Türkiye'de kurdurduğu Açık Toplum
Enstitüsü, azınlık hakları, Güneydoğu sorunu ve bireysel özgürlük gibi
son derece önemli konularla ilgileniyor. Soros'un bir çok ülkede de
demokratikleşme, açık toplum ve sosyal sorunlarla ilgilenen benzer kuruluşları
bulunuyor. Bu kurumlar, faaliyette bulundukları ülkelerde en başta etnik
ve dinsel hassasiyetleri ile çok yakından ilgilenmektedirler. Soros'un
Türkiye'deki faaliyetlerini yöneten Açık Toplum Enstitüsü de azınlık
hakları ve Kürt sorunu konuları ile yoğun bir şekilde ilgilenmektedir.
2. Cumhuriyetçi olarak bilinen çevre ve adları belli bazı yazar ve çizer
takımı ile de yakın işbirliği yapan bu Enstitü bu konudaki çalışmalara
finansal katkıda da bulunmaktadır.
SOROS KİMLERİ VE NE ADINA FİNANSE EDİYOR
Uluslararası borsa ve sermaye piyasalarında spekülatif hareketler
düzenleyerek siyasal ve ekonomik dengelerle oynayan Soros'un, stratejik
önem taşıyan bazı ülkeleri sadece insani ve sosyal kaygılarla ilgilendiğine
herhalde kimse inanmaz. Rusya'nın çevresindeki üç ülkede gerçekleştirilen
"kadife" veya "turuncu devrim" olarak anılan rejim
değişikliklerini Soros'un finanse ettiği ve yine Soros'un Orta Asya'da
benzer yöntemlerle siyasal rejimleri değiştirme operasyonlarını sürdürmekte
olduğu bilinmektedir. G. Soros bu operasyonları Türkiye'deki Açık Toplum
Enstitüsü'ne benzer yerel organizasyonlarla yönetmektedir. Bu kuruluşlar,
demokrasi, insan hakları, sivil toplum, hukuk, özgürlükler ve piyasa
ekonomisi gibi sosyal ağırlıklı konularla ilgilenerek toplumu siyasal
rejime ve yönetimi karşı yönlendirmektedir. Amaç bu ülkeyi küresel sermayenin
pazarı haline gelmesinin zeminini hazırlamaktır.
Büyük finans gücünü, karanlık yöntemlerle elde eden, Soros'un Türkiye'ye
olan ilgisi giderek derinleşmektedir. AKP'nin icraatlarını öven, Cumhuriyet'in
laiklik uygulamasını fazla katı bulan Soros, özelleştirmelerin yetersiz
kaldığı ve Cumhuriyetin değerleri konusunda da eleştirilerde bulunmaktadır.
Basın, üniversite, iletişim ve yazar çizer dünyasında Ahmet Altan, Mehmet
Altan, Orhan Pamuk, Hırant Dink, Murat Belge, Elif Şafak başta olmak
üzere, bir çok ismin etrafında toplandığı Açık Toplum Enstitüsü, Soros'un
bu fikirlerini topluma yayma görevi yapıyor. Soros'un Türkiye'ye olan
bu özel ilgi ve merakının Türkiye'de bir ihtilal veya bir rejim değişikliği
hedeflemediğini söyleyen Türkiye'deki Açık Toplum Enstitüsü'nün Başkanı
Can Paker'e göre Soros herhalde çok iyi kalpli bir insan olduğu için
Türkiye ile ilgileniyor.
PARAVAN KURULUŞLAR VE CIA
Amerika'nın ünlü Merkezi İstihbarat örgütü CIA, yabancı ülkelerdeki
faaliyetlerini genellikle paravan bir takım kuruluşları vasıtasıyla
yürüttüğü çok bilinen bir konudur. Bu çok klasik bir yöntem olarak görülse
bile günümüzde de hala geçerliliğini korumaktadır. Yalnız bir farkla
eskiden, daha çok ticari kuruluş görünümdeki bu paravan kuruluşlar şimdi
insani ve sosyal nitelikli kuruluşlar olarak faaliyet göstermektedir.
Gizli servislerin bu kuruluşlar vasıtasıyla toplumu yönlendiren basın
yayın ve iletişim kurumları ile temas kurmakta ve bu çevreyi para karşılığı
istediği gibi kullanmaktadır. Bu durum akla şu soruyu getirmektedir.
Soros'un Türkiye'de azınlık hakları ve Kürt sorunu ile bu kadar yakın
ilgilenmesinin gerçek amacı nedir? Sakın, Amerika'nın Büyük Ortadoğu
Projesi'nde yer alan ve bölgenin yeniden nasıl dizayn edileceğini gösteren
haritada, Türkiye'nin doğu bölgesini de içine alan Büyük Kürdistan için
olmasın.
İşte bu nedenle Soros'un emrindeki bu Açık Toplum Enstitüsü'ne ve onun
etrafında toplananlara dikkat etmek gerekir. Çünkü Ortadoğu'da Siyonist
İsrail'inde operasyonları başlamıştır. Bunun anlamı Türkiye'yi de kapsayan
Büyük Ortadoğu Projesi'nin artık ciddiye alınması gerektiğidir. Aksi
halde, karanlık niyetli G. Soros'un Türkiye için pek te iyi bir senaryo
yazmadığı kesindir. Bunun en önemli kanıtı "Türkiye'nin en önemli
ihraç ürünü ordusudur." diyen Soros'un bu tuhaf öngörüsünün, Türkiye'nin
BM isteği ile Türk askerini Lübnan'a göndermesi ile bir şekilde gerçekleşmesidir.
Arşiv
YEŞİL
İHANET
İsrail'in Filistin ve Lübnan'daki vahşi saldırılarına ve Amerika'nın
Ortadoğu ülkelerinin sınırlarını yeniden belirleme planlarına karşılık
Arap Dünyasındaki derin suskunluk devam ediyor. Papa 16. Benedikt'in
Hz. Muhammet ve Müslümanlık aleyhindeki ağır sözlerine karşılık İslam
Konferansı Örgütü ve Arap birliği sus pus.
Müslümanlar arasındaki dayanışmayı anlatan "Komşum açken ben tok
uyuyamam" deyişi çoktan unutuldu. Müslümanlığı kullanarak kolay
para kazanan bu yeni tür dindar kesim, gösteriş düşkünü yeni bir sosyal
sınıf yarattı.
Yüzme havuzlu villalarda keyif çatan tarikat hocaları, servet değerindeki
jeep'lere tesettür kıyafetleri ile binenler, sonradan görmenin getirdiği
şımarıklıkla, halkın gözüne sokarcasına lüks bir hayat yaşayanlar aslında
diğerlerinden bir farklarının olmadığını gösteriyor.
Amerika'nın Afganistan ve Irak işgalinin ardından Siyonist İsrail'in
Filistin ve Lübnan'a karşı giriştiği vahşi ve ahlaksız saldırıya karşılık
Müslüman coğrafyasındaki derin suskunluk ve tepkisizlik Müslüman dünyasının
içinde bulunduğu içler acısı durumu ortaya koyması bakımından ibret
vericidir.
Totoliter, gerici ve işbirlikçi rejimlerin hakim olduğu Suudi Arabistan,
Ürdün, Kuveyt, Libya, Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri gibi Müslüman
ülkeler, bırakın tepki göstermeyi el altından Amerika ve İsrail'e destek
verdikleri herkes tarafından bilinmektedir. Diğer Arap ülkelerinin çoğunda
da durum aynıdır. İslam dünyası içinde önemli bir güç olduğu varsayılan
İslam Konferansı Örgütü -İKÖ- ise arada bir, saraylarda gösterişli toplantılar
düzenleyerek göz boyamaktan başka bir şey yapmayan içi boş bir kuruluş
olduğu, İsrail'in bu son saldırısı karşısında sus pus olması ile iyice
ortaya çıkmıştır. Öyle ki Amerika'nın en yetkin siyasetçilerinin artık
açıkça Orta Doğu'yu yerinden dizayn edeceğini söylemesine karşın, İKÖ
en ufak bir tepki dahi göstermekten kaçınmaktadır. İKÖ'nün Genel Sekreteri
olan Prof.Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu ise İKÖ'nün değil daha çok Suudilerin
emrinde çalışan biri olarak görüntü vermektedir. Kendi ülkesini koyu
bir şeriatla yöneten Suudi Arabistan Krallığı, ailesinin Avrupa'da sapkınlık,
kumar ve sefahat peşinde koşan fertleri gibi, bir iki istisnansın dışında
Arap rejimlerinin çoğu Suudiler gibi iki yüzlüdür. Yöneticilerin çoğu
petrolden gelen paraları halkına ve ülkesine değil kendilerine harcamaktadır.
ARAP HAYRANLIĞININ İÇ YÜZÜ
Türkiye'ye gelince; Bizdeki elit Müslümanlar arasında çok yaygın bir
Arap hayranlığı vardır. Arap rejimlerinin bağnaz, tutucu ve kendi içine
kapalı anlayışı beğenirler. Çünkü bu anlayış toplumun yönetilmesini
büyük ölçüde kolaylaştırır. Olayların ve gelişmelerin sorgulanmasını,
tartışılmasını istemezler, ümmet olmanın gereği olarak mutlak itaat
ve biat etmeye onların en çok istediği şeylerdir. Bu şekilde tepkisiz
ve hareketsiz hale getirilmiş kitlelerin bir koyun sürüsü gibi güdülmesi
kolaylaşır. Bunun en acı örneğini yakın siyasi tarihimizde yaşadık.
Anadolu halkı emperyalist işgale karşı ulusal kurtuluş savaşı verirken
İstanbul 'da Padişah ve hilafetçiler ümmetçiliği ve Müslümanlığı direnişi
kırmak için kullandılar. Bu günde tekelci kapitalizm ve küresel sermaye
Suudi' leri de bazı Arap ülkelerini kendi çıkarları için kullanmaktadır.
"KOMŞUM AÇ YATARKEN BEN TOK YATMAM" MASAL OLDU
Türkiye'de de bu anlamda Müslümanlığın "bir lokma bir hırka"
gibi münzevi söylemleri çoktan rafa kalkmıştır. Kapitalizmden pay kapma
derdine düşen yeşil sermeye'nin sloganı "bütün lokmalar ve hırkalar
benim olsun geride kalan sürünsün"e dönüşmüştür. "Komşum aç
yatarken ben tok uyuyamam" diyen insani deyişi ise "karnım
tıka basa dolu olsun komşum ve başkaları umurumda bile değil" olmuştur.
Partileşen ve ele geçirdikleri belediyeler vasıtasıyla kapitalist sistemden
büyük rant payları elde eden bir kısım Müslümanlar, artık paranın tadını
almıştır. Büyük ölçüde Müslümanlığın kullanılması ile elde kolayca elde
edilen bu paralar, Türkiye'de Müslümanlığını öne çıkaran ama yaşam biçimi
ile Müslümanlıkla alakası olmayan yeni bir sosyal sınıf yaratmıştır.
Görgüsüz, bilgisiz ve çirkin boyutta bir gösteriş düşkünü olan bu yeni
sınıf zenginler, sonradan görmeliğin her tür görgüsüzlünü adeta halkın
gözüne sokarcasına yaşamaktadırlar. Müslümanlığı, sadece para kazanma
amacı ve aracı olarak kullanan yeşil sermayenin, toplumu rahatsız edici
yaşam biçimi ve para kazanma hırsı o kadar ileri gitmiştir ki, Müslümanlığın
kutsal kavramları bile bu amaç için kullanılır hale getirilmiştir. "Tekbir"
adı altında firma kurarak satılan tesettür kıyafetleri ile yine adı
kutsal değerlerden alınmış bir yığın paravan holding, binlerce inançlı
Müslüman'ın birikimlerini çalmıştır. Necmettin Erbakan, parti yardımı
olarak Devletin verdiği trilyonlara el koyarken, Enver Ören sözüm ona
"huzur versin, ahlak versin, Milliyetçilik ve Mukaddesat öğretsin"
diye kurduğu TGRT' yi ünlü Basın tröstü Rubert Murdoch'a satıp parasını
cebine atarken, kendisine ait İhlas Finas kuruluşunda paraları batan
binlerce mağdurun durumu umurunda bile olmuyor.
KALPLERİ KATILAŞAN MÜSLÜMANLAR
Kısaca bu para düşkünü yeşil sermaye Müslümanları giderek çok özendikleri
işbirlikçi Arap ülkelerindeki dindaşlarına benzemeye başlamışlardır.
Paranın tadını aldıkça Müslümanlığın sosyal ve insani değerlerinden
uzaklaşan, rant uğruna Müslümanlığı ticaretleştiren bu kesim, Türkiye'de
büyük bir sermaye birikimine sahip olmuştur, bu nedenle Filisin' de,
Lübnan'da öldürülen, katledilen, evleri yıkılan, yağmalanan, ülkelerinden
sürülen dindaşlarına yapılanlara karşı tepkisiz kalmaktadırlar. Aksi
halde, kapitalizmden aldıkları rant ve gösterişli hayatları tehlikeye
girebilir. Bu yüzden artık bu kesimden Müslümanlık adına bir tepki ve
yardım beklemek anlamsızdır. Onlar için para çoktan Müslümanlığın önüne
geçmiştir. Yürekleri öldürülen Müslüman çocukların çığlıklarını duymayacak
kadar katılaşmıştır.
Arşiv
SOSYAL
PARÇALANMA
Gerçek demokrasilerin en büyük özelliği, sosyal sınıflar arasındaki
farklılıklara karşı adil davranmasıdır. Türkiye gibi henüz tam anlamı
ile gelişmemiş ve eksik uygulanan demokrasilerde ise sosyal sınıflar
arasındaki ekonomik ve sosyal dengeler iktidarı elinde bulunduran siyasal
partilerin insafına terk edilmektedir. Şimdiye kadar Türkiye'de yönetime
gelen her parti sadece siyasal anlayışını ve kendi kitlesini gözetmekten
başka bir şey yapmadığı için Türkiye'de demokrasi bir türlü gelişememektedir.
Türkiye'yi yöneten siyasetçilerin toplumu oluşturan sosyal sınıflara
nasıl bir gözle baktığının gösteren bir örnek olarak sadece Turgut Özal'ın
'Ben zengini severim.' sözü bile bu konu ile ilgili gerçeği anlatmaya
yeterlidir. İsmet İnönü'nün bürokrasiyi ve partisini koruyup kollaması,
köylülerin ağır bir şekilde ezilmesi ile sonuçlanan iktidar süreci sonrasında
Türkiye'nin 2.Dünya savaşına girmediği halde ekonomisinin savaşta yerle
bir olmuş ülkelerden daha beter bir durumda olmasına neden olmuştur.
DP döneminde ise Adnan Menderes'in her mahallede bir milyoner yaratma
hayali ile, büyük şehirlerin plansız programsız yağmalanması, DP partizanı
yeni zenginlerin türemesi ile sonuçlandı. Daha sonraki yıllarda Süleyman
Demirel'in esnaf anlayışlı politikaları ile, Türkiye çok şey kaybetti.
'Bir sente bile muhtaç kalan' Türkiye bir yolsuzluklar cennetine dönüştü.
Kolay ve bol para kazanmanın yolu devletin malını yağmalamaktan geçiyordu
artık. Vahşi kapitalizmin egemen kıldığı bu düzen giderek yerleşti ve
özellikle 1980 darbesi sonrasındaki Turgut Özal döneminde artık siyasal
bir sistem olarak yerleşti.
Bülent Ecevit'in Başbakan olarak görev yaptığı DSP, ANAP ve MHP'nin
oluşturduğu sağ ağırlıklı son koalisyonun ekonomik ve siyasal olarak
batağa saplanmasının ardından yapılan seçimlerde iktidar olan Adalet
ve Kalkınma Partisi iktidar süreci içinde Türkiye toplumunu sosyal boyutları
ile sarsan politikalar izledi. Bıçak sırtında seyreden ekonomiyi pembe
tablolarla büyük bir başarı olarak gösteren AKP, Türk toplumunu oluşturan
sosyal kesimler arasında ki uçurumu daha da arttırdı ve her iktidarın
yaptığı gibi iktidar olmanın nimetlerini olabildiğince kullanarak kendi
zenginlerini yarattı.
Bu yeni Müslüman zenginleri, çocuklarını Amerika ve Avrupa'daki okullara
gönderdi, pahalı villalarda ve lüks jeep'lerde gösterişli bir hayat
sürerek bir zamanlar eleştirdiklerinden hiç bir farkları olmadıklarını
gösterdiler. Kendilerini iktidara taşıyan dini bütün kesimleri artık
inandırıcılığı kalmamış dini söylemlerle oyalayan AKP, rasyonel anlamda
varolan dengesiz ve adil olmayan siyasetlerin bir devamı olduğu apaçık
bir şekilde ortaya çıkmıştır.
Bu konudaki en çarpıcı örnek ve Türkiye'deki sosyal dengesizliğini
bir simgesi olan vergi sisteminin AKP tarafından aynen devam ettirilmesidir.
AKP'nin en tartışmalı bakanı olan Unakıtan'ın başında bulunduğu Maliye
Bakanlığı'nın veri toplama uygulamasında ki kabul ettiği vergi anlayışı,
AKP'nin kendilerinden önceki partilerden hiçbir farkı olmadığının somut
bir kanıtıdır. Hiç bir sosyal dengeyi gözetmeyen bu antidemokratik vergi
toplama sistemine göre doktorlar açlık sınırında görünüyor, ihracatçı
ve ithalatçılar yoksullukla boğuşuyor, kuyumcular ise ancak asgari ücretliler
kadar vergi ödeyebilen ticaret erbabı olarak görülüyor.
Bir günlük hasta vizitesi kadar bile vergi vermeyen doktorlar ve her
gün milyarlarca lira ciro yapan kuyumcuların ödediği bu gülünç vergilerle
toplumla adeta alay edilmektedir. Ne var ki, bu utanç verici tabloyu
şimdiye kadar hiçbir siyasi anlayış ve parti değiştirememiştir. Büyük
bir çoğunlukla ve dini temelli söylemlerle iktidar olan AKP'de bu tabloyu
değiştiremediği gibi tam tersi sosyal kesimler arasındaki uçurumu daha
da derinleştirmiştir.
Bu durumda doğal olarak sosyal kesimler arasındaki kamplaşmaların derinleşmesine
ve en önemlisi Müslümanlığı kullanarak toplumu aldatan yeşil sermaye
temsilcilerine olan güvenin tümüyle ortadan kalkmasına yol açmıştır.
Bütün bunlardan anlaşılan tek şey, iktidarların kendi çıkarları için
en kutsal değerleri bile kullandığı gerçeğidir. Şimdi Türk toplumu her
siyasi anlayışı denemiş ve bu siyasetlerin gerçek yüzünü görmüştür.
Bundan sonra denenecek bir şey kalmamıştır. İşte bu noktada Türkiye
kendi gerçeğini yine kendisinin yenibaştan bulması gerekmektedir. Aksi
halde kaçınılmaz bir sosyal parçalanma tehlikesi Türkiye Cumhuriyeti'nin
geleceğini ipotek altına alacaktır.
Arşiv
AHLAKSIZLIĞIN
YÜKSELİŞİ
Türk toplumunun sosyal ve ahlaki değerleri çok uzun süredir saldırı
altında. Üstelik bu saldırılar AKP döneminde daha da artarak sürüyor.
Televizyon ekranlarından evlerin içine ahlaksızlık, şiddet, entrika,
seks ve yalan akıyor. Şehit cenazelerine iki dakikayı bile çok gören
televizyonlar, bir takım sözde sanatçıların seks ilişkilerini ve bir
avuç şımarık zenginin ahlaksız yaşamlarını saatlerce yayınlıyor.
Bu sistemli saldırılar sonucu meydana gelen toplumsal çürüme hızla
yayılıyor. Bir araştırmada, Siyonist İsrail'in, Lübnan ve Filistin'de
sivil halka karşı giriştiği vahşi katliamlar sırasında bile, Televizyonlarda
Pınar Altuğ isimli oyuncunun seks ilişkileri ile ilgili haberlerinin
en yüksek reytingi yapması, toplumdaki çürümenin boyutunu göstermesi
bakımından trajik bir örnektir.
İşte bu sosyal ve ahlaki çürüme yüzünden toplum, Dünyanın en pahalı
benzini ve telefonunu kullanmakta, sahipleri tarafından içleri boşaltılan
bankaların yüz milyar dolarlık faturalarının sırtlarına bindirilmesine
ses çıkarmamakta ve tepkisizliğin sonucunda, Türkiye yolsuzlukların
ahlaksızlıkların, hırsızlıkların, gasp ve cinayetlerin kol gezdiği bir
ülke haline dönüşmektedir.
Türk toplumunun sosyal ve ahlaki değerleri uzun bir süredir saldırı
altıda tutuluyor. Üstelik bu saldırı dört yıllık iktidarlarında dini
söylemleri ve uygulamaları ile öne çıkan AKP döneminde daha da artarak
sürmektedir. Toplumsal değerlerin her alanında sürdürülen bu saldırı
sonucunda ahlaki çöküntünün hızla yaygınlık kazanması ve benimsenmesindeki
en büyük etken, hiç kuşkusuz siyasal yönetimlerin anlayışı ve medyanın
kendisidir.
TARİH YİNE TEKERRÜR EDİYOR
Kısaca Türkiye'nin bir türlü yenemediği makus talihi bir kez daha
tekerrür etmiş, yıllardan beri her iktidara gelen parti gibi AKP'nin
de kısa bir süre içinde, kendisinden önceki siyasal yapılardan pek farklı
bir parti olmadığı gerçeği ortaya çıkmıştır. Siyasal boyuttaki gerçekler
bunları gösterirken en yıkıcı tahribat toplumun ahlaki ve sosyal değerlerinde
meydana gelmiştir.
Holding patronlarının kendi çıkarlarını korumak ve toplumu yönlendirmek
amacıyla kullandığı yazılı ve görsel medya toplumun yüzlerce yılda sahip
olabildiği ahlaki değerleri altüst ederek yozlaştırmış, bunun sonucunda
da ülkesinin geleceğinle ve siyasi gelişmelerle ilgilenmeyen, bireysel
sorumluluğunu yitirmiş, sadece sanal bir dünyanın yarattığı hayaller
peşinde koşuşturan bir toplum haline gelmiştir.
Dünyanın en pahalı benzinini, telefonunu ve elektriğini kullanmasını
rağmen en ufak bir itirazda bile bulunmayan, sahipleri tarafından içleri
boşaltılan bankalardan çalınan yüz milyarlarca dolarını kendilerine
fatura edilmesini bile ses çıkarmayan toplumun, tepkisizliği işte bu
nedenlerde yatmaktadır.
ŞEHİTLERE BİR DAKİKA, PINAR ALTUĞ'A BİR SAAT
Toplumun gözünü yalancı sanal alemin büyüsü ile boyayan medya ekranlardan
evlerin içine yalan, seks, ahlaksızlık, entrika, şiddet ve riyakarlığın
her türlüsü bir sel gibi akmaktadır. Düzenlediği formlarda sosyal ahlak
dersleri veren Ali Kırca gibi eski solcuların sapkın porno görüntüleri
ortalıkta dolaşmakta, hemen her gün bir kadın veya erkekle birlikte
olan sözde sanatçılar itibar görmekte ve örnek gösterilmektedir. Televizyonlarda
toplumsal sorumsuzluk o kadar yayılmıştır ki her gün gelen şehit cenazeleri
TV kanallarında iki dakika bile yer almazken lüks tatil beldelerinde
ayaklara düşen seks ilişkileri, saatler boyu gösterilmekte, yine AB'nin
Türk insanına çok gördüğü asgari ücret kadar bile vergi ödemeyen şımarık
zenginler, yarım trilyonluk lüks arabaları veya yatları ile alay edercesine
televizyonların ana haber bültenlerinde büyük bir arsızlıkla yer verilmektedir.
Toplumsal çürümenin ne kadar derinleştiğini gösteren en çarpıcı örnek
ise Ağustos ayının ortasına kadar bir aydan fazla süren Siyonist İsrail'in
Lübnan ve Filistin saldırısının Türkiye'deki yansımsıdır. Müslüman görüntüsünü
her zaman öne çıkaran ve her fırsatta türban sorununu gündeme taşıyan
bir hükümetin olduğu Türkiye'de İsrail'in bu insanlık dışı katliamlarına
karşı doğru dürüst bir miting bile yapılamadığı gibi Ankara'nın gözleri
önünde İncirlik Amerikan üssünden İsrail'e bomba ikmali yapılmıştır.
En trajik olanı ise yapılan medya reyting araştırmalarında, İsrail
saldırılarında binlerce masum sivil ve çocuk can verirken toplumun en
çok Pınar Altuğ'un iç çamaşır değiştirir gibi değiştirdiği sevgilileri
ile ilgili haberleri okuduğu ve izlediği gerçeğidir. Ve birilerinin
bu kadını yılın annesi seçtiğini de göz önüne aldığımızda toplumsal
çürümenin ne kadar derin boyutlara ulaştığını görebiliriz.
Tarih, ahlaksızlığa bu kadar ilgi ve itibar gösteren toplumları asla
affetmez ve er geç zamanı geldiğinde cezalandırır. Bunun ne anlama geldiğini
öğrenmek isteyenler, tarihin derinliklerinde kaybolmuş ne kadar çok
millet ve toplumların bulunduğunu hatırlaması yeterlidir.
Arşiv
EMANETE
İHANET
Din ve türban söylemleri ile iktidara gelen AKP'nin yönettiği Türkiye'de,
son dört yıl içinde en öne çıkan sosyal travmaların başında; çocukların
emanet edildiği devlet kurumlarında meydana gelen utanç verici olaylar
oldu. Bir toplumun geleceği olan çocuklar, emanet edildikleri ve koruma
altına alındıkları bu devlet kurumlarında tecavüze ve tacize uğradılar,
dövüldüler, fuhuşa zorlandılar, gasp çeteleri tarafından kullanıldılar.
Sadece küçük bir kısmının basına ve kamuoyuna yansıdığı bu utanç verici
olayların, meydana geldiği devlet kurumlarının bağlı olduğu bakanlığın
başında ise bir hukukçu ve aynı zamanda kendiside bir anne olan Nimet
Çubukçu bulunuyordu.
Bayan Bakan Çubukçu, ardı ardına meydana gelen ve Türk halkını rencide
eden bu utanç verici olayları önlemede ve bu kurumları çağdaş bir yönetim
anlayışına kavuşturma konusunda yetersiz kalınca kendisi ve bakanlığı
en çok eleştirilen isim haline geldi.
Partisinin Merkez Karar Yürütme Kurulu üyeliğinden de çıkarılan Nimet
Çubukçu, Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu'nda ve Çocuk Yetiştirme
Yurtları'nda ardı ardına meydana gelen ve Türk halkını rencide eden
bu utanç verici olayları önleme konusunda başarısızlığını örtmek için
çok bildik bir yönteme başvurdu.Yaklaşan seçimlerde yeniden milletvekili
olmanın yolunu, Recep Tayyip Erdoğan'ın eşi Emine Erdoğan'ın avukatlığını
yaparak aramaya başladı. Ancak, kendi sorumluluğundaki kuruluşlardaki
rezaletleri önlemek yerine TBMM'de 'harem'in anlamını anlatmaya çalışan,
muhalefet liderinin eşi ile uğraşan Nimet Çubukçu ne yaparsa yapsın
bu olaylardaki sorumluluğu, tarihin ve Türk toplumunun belleğinden hiçbir
zaman silinmeyecektir.
ÇOCUKLARA EZİYET ETME KURUMU
Bir devleti, devlet yapan en önemli unsurlarından biri hiç kuşkusuz
geleceğin büyükleri olan çocuklara verdiği önemdir. Ama ne acıdır ki
Türkiye Cumhuriyeti gerek çocukların eğitimi gerekse kendisine emanet
edilen çocukların bakımı konusunda son derece yetersizdir. Özellikle
kimsesiz, öksüz ve yetim çocukların bakımı gibi son derece kutsal bir
görev üstlenmiş olan Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu'nun hali
içler acısıdır. Avrupa Birliği'ne girmek için çıkarılan bir yığın uyum
yasası ve iktidar partilerinin göstermelik çabaları bu kurumun içinde
bulunduğu gerilikten bir adım bile öteye götürememiştir.
Devletin emanetine bırakılan çocukların itilip kakılması, dövülmesi,
tacize ve tecavüze uğramasının olağan hale geldiği, SHÇEK'da son yıllarda
meydana gelen utanç verici olaylardaki artış AKP döneminde meydana geldi.
Kurumun bağlı olduğu Devlet Bakanı Nimet Çubukçu, kuruma emanet bırakılan
ve sonra kaybolan, dövülen tecavüze uğrayan, fuhuşa zorlanan, gasp çetelerine
kullandırılan çocuklara bir anne olarak daha duyarlı davranması beklenirken
başında olduğu bakanlığı, bu olayların ört bas edilmesi için çaba harcadı.
Kendisi SHÇEK'de koruma altında olan çocuklar olmadığını, mahkemelerin
rehabilitasyon amacı ile gönderdiği çocuklar olduğunu ve bunların kendi
istekleri ile kaçtıklarını söyledi. İyi güzel de bu çocuklar bu ülkenin
çocukları değil mi? Devletin emanetine verdiği bu çocuklar orada korunamayacaksa
neden oraya kabul edilmektedir. Kaçıp gitmelerinden kendilerinin hiç
mi sorumluluğu yoktur. Ve tabi bu kurumlardaki olaylar, tıpkı önceki
bir sürü olay gibi medyanın ilgisizliği ve toplumun unutkanlığına terk
edildi.
Devletin eline teslim edilen bu çocuklara yapılanlar en basitinden
devleti yönetenler ve bürokratlar için büyük bir utanç kaynağıdır. Avrupa
Birliği insan hakları ile ilgili kriterlerini Türkiye'ye taşıyan uyum
yasaları süs olsun diye mi alınmıştır. Türkiye'nin bu en önemli sosyal
kurumundaki rezilliklerin bir türlü önlenilememesini açıklamak olanaksızdır.
Devleti devlet yapan, toplumuna karşı gösterdiği ilgi ve korumacılıktır.
Oysa bu kurumda olup bitenler, çıkarılın buncu uyum yasasının ve insani
çalışmaların göstermelik olduğunu kanıtıdır.
Çaresiz ailelerin çocukları, yetim ve öksüzlerin barınağı olarak görülen
bu kurum sürekli olarak yolsuzluk, usulsüzlük, çocuklara kötü muamelelerle
kamuoyunun gündemine gelmektedir. Bundan daha kötüsü şimdiye kadar iktidar
olan hiçbir siyasi anlayış bu soruna çözüm bulamamış, bulamadığı gibi
gösterdiği ilgisizlik nedeniyle kurum her yıl biraz daha batağa gömülmüştür.
BÜYÜYEN TÜRKİYE'NİN KÜÇÜLEN KURUMLARI
Her gün Türkiye'nin büyüme rekorları kırdığını ve çağ atladığını söyleyen
politikacılar, ne garip tir ki bu çok önemli kurumun varlığından bile
haberi olmamıştır. AKP döneminde de böyle olmuştur. Hatta daha önceki
yıllara göre bu kurumdaki rezillikler ayyuka çıkmış, insanı insan olduğu
için utandıran olaylar yaşanmış ama hepsi bir şekilde örtbas edilerek
gerçekler toplumun gözünden saklanmıştır. AKP hükümetinin bu kurumun
bağlı olduğu Devlet Bakanı Nimet Çubukçu, tıpkı kendisinden öncekilerin
yaptığı gibi olayların basına ve kamuoyuna yansımasından duyduğu sıkıntının
dışında ve ortalığı süt liman gösterecek açıklamaların dışında bir şey
yapmamıştır…
Demokrasilerin ve hukuk sisteminin etkin bir şekilde işlediği ülkelerde
böyle bir durumun meydana gelmesi halinde en azından bundan siyasal
olarak sorumlu olan bakanın istifası ile sonuçlanır. Ancak siyasi hırsların
ve çıkarların egemen olduğu bir Türkiye'de, bu tür olaylar bir şekilde
örtbas edilerek zaman içinde unutulması beklenir. Göstermelik olarak
yapılan bir iki çalışma işbirlikçi medya tarafından abartılarak yansıtılır,
gerekli yerlere de tekzipler ve düzeltmeler gönderilerek olayların takibi
engellenir. Bir süre sonra Türkiye'nin kimsesiz, yetim ve öksüz çocukları
'çocukları ezme kurumuna' dönüşen kuruluşun insafına terk edilir. Ama
şunu sakın unutmayın ki, bu kuruluşun bağlı olduğu Sayın Bakan, hükümetler
partiler gelip geçer ama bu kurumdan kaybolan, tecavüze uğrayan, dövülen,
taciz edilen çocukların vebali öldükten sonra bile gelir sizi bulur.
Arşiv
ÇAMUR
SAVAŞI
Dört yıldır AKP iktidarını öve öve göklere çıkaran kartel medyası,
yaklaşan seçim öncesi kendi aralarındaki çıkar çatışması nedeniyle birbirine
girdi. Aydın Doğan ve Turgay Ciner grubu, birbirlerinin kirli çamaşırlarını
ortaya döktüğü bu çamur atma savaşı, medya dünyasının içinde bulunduğu
durumu ortaya koyuyor.
Uzun yıllardır Türk basınına musallat olan iktidarlardan çıkar sağlama
anlayışı artık Holding bünyelerinin içinde yer alan medya kuruluşlarının
karakteri haline geldi. Ulusal ve toplumsal değerlerin yenini patronların
kişisel çıkarlarını öne çıkaran bu anlayışın son örneğini görmek istiyorsanız
yazılı ve görsel basını biraz dikkatli izlemeniz yeterli. Adı gazeteci
veya genel yayın müdürü olanların nasıl 'U' dönüşleri yaptığını, dün
yanında çalıştığı patronuna bu gün nasıl sövdüğünü ibretle görebilirsiniz.
Bu kirli savaşın öne çıkan iki ismi var biri Fatih Altay'lı diğeri ise
Ertuğrul Özkök
İktidar olan AKP ile iyi ilişkileri nedeniyle kartel medyasının gözde
ismi olan Fatih Altaylı, Hürriyet'te çalıştığı yıllarda Sabah gazetesinin
sahibi olan Turgay Ciner'i yerden yere vurmuştu. Ancak ne olduysa Hürriyet'ten
ayrılarak Sabah gazetesine transfer olan Altay'lı bu kez, eski patronu
Aydın Doğan'ı yerden yere vuruyor.
Milli Kurtuluş Savaşının tescilli haini Ali Kemal'e bile 'Hain' demekten
kaçındığını iftiharla söyleyen Hürriyet'in Genel Yayın Müdürü Ertuğrul
Özkök'te Sabah Grubuna karşı yürütülen çamur atma savaşını yönetiyor.
Daha önce Mesut Yılmaz'ın Başbakan olduğu dönemde Aydın Doğan Grubu'nun
kredi takipçiliğini yaparken yakalanan Özkök, daha önceki çamur atma
kavgası sırasında Sabah'ın sahibi Turgay Ciner'in sabıka dosyasını ve
tutuklanma resimlerini yayınlamıştı. Şimdi iki tarafta birbirlerini
vergi kaçakçılığı ile suçluyor.
Her türlü ahlaki değerleri ayaklar atlana alan bu anlayış, yazılı ve
görsel basının toplum gözünde bütün güvenirliğinin yitirmesini neden
olurken gazetecilik mesleğinin de itibarını ayaklara düşürmektedir.
Toplum artık, Özkök ve Altaylı gibilerinin başı çektiği bu anlayışın,
gazetecilik mesleğinin toplumsal ve ahlaki değerlere değil, patronlarının
çıkarlarına hizmet etme biçimine dönüştüğünün göstergesi olarak görmektedir.
Arşiv
TRT
ÇARŞAF GİYDİ
Türkiye Cumhuriyeti'nin her anlamda en çok sorgulanması ve her yönü
ile yeniden kişilik kazandırılması gerek kurumların başında TRT gelir.
Sürekli olarak hükümetlerin ve iktidarların borazanı olması, AKP'nin
iktidara geldiğinden beri gerici ve taraflı yönetim anlayışı ile bu
kurum, demokrasi ve modern dünyanın öngördüğü bütün kriterlerden uzaklaşmış
bir hale gelmiştir.
Ulusal değerlere öncelik vermesi ve Cumhuriyet ilkelerine öncülük yapması
gereken bu kurum neredeyse kuruluşundan bu yana iktidar partilerinin
hizmetinde olmuş, çağdaş ve tarafsız habercilik yerine, hükümetlerin
yayın organı olarak varlığını sürdürmüş ve bu günlere kadar gelmiştir.
Türkiye'nin ekonomisine hiçbir katma değeri olmayan ve tam tersi her
dönemin iktidarları tarafından şişirilen kadroları ile hantal ve doğru
dürüst bir şey üretmeyen dev bir kuruluş haline gelen TRT'nin geçmişi
de şimdikinden pek farklı değildir.
DP yıllarında Devletin ve Türkiye'nin kurumu olmaktan çıkan TRT, uzun
yıllar bu partinin Vatan Cephesi isimli partizan örgütünün sesi olmuş,
ulusal niteliğinden uzaklaşarak DP'nin bir propaganda organı haline
gelmiştir. Daha önceki ve sonraki yıllarda da yine iktidara gelen partilere
hizmet eden bu kuruluş, askeri darbe dönemlerinde bu kez de darbecilerin
sesi olmuştur.
HER ZAMAN HÜKÜMETLERİN EMRİNDE
Neredeyse kuruluşundan beri nitelikli, bağımsız ve tarafsız olamayan
TRT, İsmail Cem'in kısa süren yönetimi dışında bu ilkelere önem veren
veya en azından bu ilkelerin uygulanması için çaba gösteren bir Genel
Müdürü olmadığı gibi bundan sonra da olabileceği ne yazık ki olanaksız
gibidir. Çünkü devleti yöneten siyasiler bu anlamda bağımsız ve tarafsız
bir TRT istememektedirler.
Bu nedenle de hükümetler, TRT'ye kendi görüşleri doğrultusunda kadrolar
atamakta bu kadrolar da TRT'yi iktidardaki siyasetçilerin borazanı haline
getirmektedir. Bu kısır döngü yıllardır böyle devam etmektedir. Dünyada
otorite veya gerici rejimlerin egemen olduğu birkaç ülkenin dışında
böyle bir kurum kalmamıştır. Devlet bütçesinden beslenen ve bu denli
maliyeti yüksek bir kurum artık modern ekonominin rasyonelliğine uymamaktadır.
TRT o denli siyasallaşmıştır ki Türkiye Cumhuriyeti'nin en önemli bir
kuruluşu olan Danıştay'a yapılan kanlı saldırı haberini bile dünyada
eşi görülmedik bir tuhaflıkla çok sıradan bir olay gibi vermekte, hükümetin
başbakanı ve önemli bakanlarının katıldığı cenaze törenlerinde hükümet
üyelerine yapılan tepkileri 70 milyon insanın gözünden kaçırarak en
basit habercilik ilkelerini bile çiğnemektedir.
TRT bu yayın anlayışı ile tarihindeki en yanlı yayınının gerçekleştirirken
bu kurumun, toplumun gerçekleri öğrenme hakkına da hiçbir saygı duymadığını
da göstermiştir. Her dönemde iktidar olan hükümet ve parti anlayışlarına
hizmet etmeyi bir alışkanlık haline getiren TRT şimdi de AKP'nin borazanı
haline gelmiştir.
Türkiye Cumhuriyeti'nin ulusal değerlerine aykırı bir yayın anlayışı
sürdüren TRT, milyarlarca YTL harcayıp Hanedan belgeselleri yapmaktadır.
Hiç kuşkusuz bu kurumda çok değerli ve önemli katkılarda bulunmuş sayısız
dürüst kişiler ve sanatçılarda bulunmaktadır. Ancak TRT'nin asli görevi
olan kamuyu bilgilendirme ve doğru haber verme sorumluluğu içine yazık
ki bunu söylemek mümkün değildir. Bu nedenledir ki bu ülkenin geleceği
için bu kurumun siyasetçilerin elinden kurtarılması gerekmektedir. Seviyesiz
eğlence programları, içi boş diziler, protokol haberleri ve iktidar
partilerine övgü saatlerinden arındırılması gerekmektedir.
Ancak bunların yapılması çok zordur. İktidarlar TRT'yi kendilerine
hizmet eden bir kurum olarak gördükleri sürece bu olanaksızdır. Ama
hiçbir yanlışın sonsuza dek sürmeyeceği de bir gerçektir. Tarihin çöplüğü
bu tür ilkel, gerici ve halkına doğruları söylemekten kaçınan kurumlarla
doludur.
Arşiv
2.
LALE DEVRİ BİTTİ
Osmanlı İmparatorluğu'nun 600 yıllık tarihinde bir döneme adını veren
'Lale Devri' tarih kitaplarında ayrıntılı bir şekilde anlatılır. Bu
dönemi çok kısa bir özetle anlatmak istenirse, savurganlık ve gösteriş
sözcüklerini kullanmak gerekir. Osmanlı sultanı ve imparatorluk yöneticilerinin
batılılaşma özentisinin getirdiği gösterişli yaşam biçimi Osmanlı'nın
başkenti olan İstanbul'un lalelerle donatılması ile simgelenmiş olan
bu dönem, tarihe 'Lale Devri' olarak geçmiştir.
Yüzyıllar sonra, 2006 ve 2007 yıllarında İstanbul'un AKP'li Belediye'si
gösterişli bir kampanya ile dev bir metropol haline gelmiş olan İstanbul'u
lalelerle donatıyordu. Medya bu olayı günlerce TV kanallarında konu
ediyor, Belediye başkanı Kadir Topbaş holding medyasının ünlü isimlerini
Emirgan'da ki Beyaz Köşke davet ederek, lalelerin ortasında mükellef
sofralarda kahvaltılar yapıyor, lalelerin mana ve önemi yeniden keşfediyorlardı.
Her yağmur yağdığında evleri sellerin bastığı, üç santimlik karda hayatı
felç olan İstanbul'un AKP'li Belediye Başkanı Kadir Topbaş'ın lalelerle
uğraştığı sırada Türkiye'nin siyasal, sosyal ve ekonomik durumunun,
AKP iktidarının beş yılı için çizdiği pembe tablolarla ne kadar tezat
teşkil ettiği beş yılın sonunda ortaya çıktı.
Gerçekler AKP ve iktidar işbirlikçisi kartel medyasının yansıttığı
gibi pembe değil. Kartel medyasının ve iktidarla arasın iyi olan holdinglerin
ekonomi danışmanı 'televoleci' ekonomistlerin her gün TV ekranlarında
ve yazılı basında göklere çıkardığı ekonominin gerçek göstergeleri,
Türkiye'nin bıçak sırtında yürüdüğünü işaret ediyordu.
TÜRKİYENİN BÜYÜMESİ MASALI
Öncelikle AKP kurmaylarının her fırsatta öne çıkardığı enflasyonun
tek haneli rakamlara düşmesi ve Türkiye'nin büyümesi ilgili rakamlar
ekonominin genel yapısı içinde gerçekleri yansıtmamaktadır. Beş yıl
sonra bile hala topluma yansımayan düşük enflasyon ve büyüme ne ölçüde
inandırıcı ve bilimsel olduğunu anlamak için AKP'nin iktidara geldiğinde
devraldığı ve enflasyon rakamının hesaplanmasında önemli baz olan bazı
malların fiyatlarını şimdiki fiyatları ile karşılaştırmak yeterlidir.
Örneğin Benzin 2000 yılında 1 dolar, şimdi 2 dolardan fazla. Tüpgaz
12 dolar, bu gün 24 dolar. Bu listeye Doğalgaz, ulaşım, sağlık, eğitim,
kira gibi gerçek giderlerinde aşağı yukarı aynı oranda zam gördüğü de
eklendiğinde gerçek enflasyonun AKP'nin ilan ettiğinden çok yukarıda
olduğu ortaya çıkar.
Büyümeye gelince, Türkiye'nin dış borcu kasım 2002'de 107 milyar dolarken,
ekim 2006'da 257 milyar dolara yükselmiş, iç borç 87 milyar dolardan
200 milyar dolara, dış ticaret açığı ise Cumhuriyet tarihinin rekorunu
kırmıştır. Üstelik bütün bunlar Türkiye'nin Cumhuriyet tarihinde dişinle
tırnağınla edindiği kamu iktisadi kuruluşlarının ucuz pahalı 'Babalar
gibi' satılmasına rağmen bu kadar yükselmiştir.
DÖVİZ NEDEN GERÇEK DEĞERİNDE DEĞİL
AKP'li ekonomist ve politikacıların ısrarla vurguladıkları ve büyük
bir övünçle bahsettikleri bir başka konuda döviz fiyatlarının stabil
olmasıdır. Bu gerçekten doğrudur ama ne pahasına olduğu herkesten saklanmaktadır.
Sadece Türkiye'nin en büyük özel sektörünün temsil eden TÜSİAD üyesi
olan kuruluşların döviz bazında borcu 123 milyar dolardır. Bu kadar
borç stoku olanların baskısı bile döviz fiyatlarının yükselmesine en
büyük engel oluşturmaktadır. Ayrıca Hazine'deki 300 milyar doların yarısı
dövize endeksli bonodur. Bonoların ise yüzde altmışı yabancıların elindedir.
Bankalardaki yabancı pay oranı 2006 sonlarında yüzde 40'lara ulaşmış,
Türk Borsası ise yüzde yetmişi ise yabancıların kontrolüne girmiştir.
Zengin fakir arasındaki uçurum AKP döneminde yüzde 25 artmış, AB ile
OECD ülkeleri içinde 2000 yılından bu yana işgücü maliyetlerindeki yüzde
12,6'lık azalma ile en fazla yoksullaşan ülke Türkiye olmuştur.
Bu tablolardan anlaşıldığı gibi Türkiye'de reel anlamda enflasyon açıklandığı
gibi tek haneli rakamlara düşmemiş ve artan dış borç stoku ve dış ticaret
açığı nedeniyle büyüyememiştir. Büyüme mutlaka vardır ama büyüyenlerin
kimler olduğunu artık herkes bilmektedir. R.T. Erdoğan'ın miting alanlarında
yaptığı simit hesaplarının hiçbir bilimselliği olmadığı gibi Süleyman
Demirel'in uzun yıllardır kullandığı ve artık demode olmuş ucuz demagojilerden
başka bir şey değildir. En azından kendi kendine yeten bir ülke görünümünden
AB'nin projeleri sayesinde en basit ürünlerini bile ithal etmek zorunda
kalan bir ülkeye dönüştüğümüzü artık herkes biliyor.
Türkiye'nin ne kadar büyüdüğünü değil de ne kadar yoksullaştığını Avrupa'da
yayınlanan bir istatistik ortaya koydu. Satın alma gücü paritesine göre
yapılan sıralamada Türkiye Makedonya'nın ardından Avrupa'nın en yoksul
ikinci ülkesi oldu. İşte, çizilen pembe tablolar, bilmem kaç misli büyüyen
Türkiye ve tek haneli enflasyon masallarını yalanlayan acı gerçek. Holding
profesörleri ve işbirlikçi medya Türkiye büyüyor yalanlarına devam etsinler
ama nereye kadar.
AKP'NİN İKİNCİ "LALE DEVRİ" SONA ERİYOR
2002 seçimlerinde büyük bir çoğunlukla iktidara gelen AKP, geçen süre
içinde kendilerinden önceki partilerin yaptığı gibi devletin her kademesinde
hızla kadrolaştı. Zaman için bu kadrolaşmanın iş liyakatinden çok kendi
siyasi söylemlerine yakın kişileri tercih edilmesinin öne çıktığı görüldü.
Öyle ki devlet bürokrasisinin en üst kademesi olan Başbakanlık Müsteşarlığına
'Cumhuriyet artık devrini tamamladı, yerine İslami nitelikli bir yapının
gelmesi gerekir.' diyen intihalci bir profesör Ömer Dinçer getirildi.
Geçen zamanla birlikte İslami esaslara dayalı siyasetleri öne çıkaran
uygulamalar giderek sistematik hale geldi. 2006'lı yıllarda Türkiye
Cumhuriyeti bu anlamda değişen manzarası ile 'Ilımlı İslam' ülkesi olarak
tanımlanmaya başlandı. Daha çok muhtemel bir askeri darbeyi önlemek
amacıyla AB ortaklığına ağırlık veren AKP, ilk başlarda fazlaca düşünmeden
AB'nin Türkiye Cumhuriyeti'nin geleceğine yönelik olumsuz isteklerini
kabul etmesi yüzünden siyasal, sosyal ve askeri anlamda derin açmazlara
sürüklenmeye başladı.
PKK eylemleri, kırsal kesimden kentlere ve giderek siyasal kitle hareketlerine
dönüşürken kuzeydoğu sınırlarımızın ötesinde Amerikanın himayesinde
kurulan Kürdistan şimdilik ilan edilmemiş bir devlet haline geldi. Bölgede
Türkiye'nin caydırıcı görünümü ve etkinliği kayboldu. IMF ve Dünya Bankasına
endeksli ekonomi, tek boyutlu bir anlatımla her şeyin yolunda olduğu
iddialarına karşın Türkiye'nin toplam borcu ve cari açığı rekor düzeye
ulaştı. Gelir dağılımındaki korkunç dengesizlik ve işsizlik, büyük boyutlara
ulaşmasına rağmen AKP hala pembe tablolar çizmeye devam ediyor. Özelleştirme
adı altında Türkiye'nin ulusal ve stratejik nitelikli kuruluşlarını
satıldı . Bu arada Türkiye'nin en büyük hastalığı olan yolsuzluk her
yanı sardı. Sonuç alarak AKP' de kendisinden önceki diğer siyasetlerden
farkı olmayan bir yapıda olduğu ortaya çıktı.
YEŞİL ZENGİNLERİN GÖSTERİŞLİ YAŞAMLARI
En kötüsü ise AKP iktidarı süresince kendi zenginini yarattı ve bu
kesim, bir zamanlar eleştirdikleri zenginlerin hayatlarına nazire edercesine,
gösterişli bir yaşam biçim sergileyerek diğerlerinden bir farklarını
olmadığın gösterdi. Türbanı gerekçe göstererek çocuklarını yurt dışında
okutan, son derece pahalı arabalarla dolaşan, çocukların iş güç ve gemi
sahibi yapan, lüks villalarda oturan, beş yıldızlı otellerde iftar davetleri
veren, lüks sitelerde yaşayan, devletin imkanlarını kendileri için kullanan
bu yeni zenginler, görmemişliklerini sergilemede kendilerinden öncekileri
bile geçti.
Üç İmparatorluğa başkentlik etmiş, doğu - batı kültürünün sentezi ve
bir Avrupa kültür kenti olan İstanbul, AKP döneminde en çok bozulan
bir kent oldu. Korkunç boyuttaki betonlaşma AKP döneminde de hızını
artırarak devam etti. Rant uğruna yüzlerce yıllık peyzajı, gökdelenlerinin
çirkin siluetlerinle bozuldu, trafiği durma noktasına geldi, kontrolsüz
çarşı pazarları, giderek suç makinesi haline gelen varoşları, gasp,
kap-kaç, cinayet ve hırsızlık olayları ile can güvenliğinin kalmadığı
denizlerin kirletildiği, yeşilliğin çeşitli bahanelerle yok edilerek
yapılaşmaya açıldığı, beklenen büyük deprem tehlikesine karşılık göstermelik
olarak bile bir şeylerin yapılmadığı, zehirli atık dolu varillerin her
yere saçıldığı, kaldırımlarının bir bozulup bir yapıldığı, otopark paralarının
yağmalandığı, bir kentte bir haftada solacak milyonlarca lala ekmeyi
marifet sayan bir anlayış ancak, geçmişteki lale devri ile açıklanabilir.
AKP'nin beş yıl süren lale devrinde gerçeklerin birer ikişer ortaya
çıkması ile son bulması kaçınılmazdır.
Arşiv
"SATILMIŞ
MEDYA"
14 ve 29 Nisan da Ankara ve İstanbul'da yapılan cumhuriyete sahip çıkma
mitinglerinde bir ilk gerçekleşti. Tandoğan ve İstanbul Çağlayan meydanlarına
sığmayan milyonlarca yurtsever, AKP'nin yanında yer alan kartel medyasını
protesto etti. Sabahın erken saatlerinden itibaren Türkiye'nin dört
bir yanından gelenlerle meydanları dolduran milyonlarca yurtsever kartel
medyası ve özellikle Aydın Doğan grubunu dakikalarca protesto etti.
'Tayyibi alana Aydın Doğan bedava', 'satılmış medya' , 'Doğan medya
dışarı, CNN dışarı' , 'satılmış medya bunları da yazsana', 'biz buradayız
TRT nerede' sloganları atarak kartel medyasına karşı tepkilerini dile
getirdi..
Yüz binlerin haykırdığı bu sloganlar Doğan medya grubunun görevlilerinin
yüzüne tokat gibi patladı. Yüzleri sararan bu gazeteciler, göğüslerine
iliştirilmiş kimliklerini alelacele ceplerine sakladılar. Kartel medyasına
gösterilen bu yoğun tepki dalga dalga miting alanına yayıldı. Milyonlar
'satılık basın, bunları da yazın' diye haykırdı.
ULUSAL MEDYADAN HOLDİNG MEDYASINA
AKP'nin hizmetindeki dinci ve gerici basını bir kenara bıraktığımızda,
kendini ulusal medya diye adlandıran Holding medyasına duyulan bu derin
nefretin en başında Aydın Doğan Grubu geliyordu. Doğan Holding'in gazete
ve televizyonları Ankara mitingi öncesi mitingle ilgili haberleri görmezlikten
geldi. Aydın Doğan'nın sahibi olduğu haber kanalı CNN Türk ve Kanal
D, mitingi ise gün boyu rutin ve sıradan haber kalıpları içinde iki
satırla geçiştirdi. Ancak, mitingin devasa büyüklüğü ve katılanların
milyonlara ulaşması karşısında ertesi gün, başta Hürriyet ve Ertuğrul
Özkök 'U' dönüşü yaparak vaziyeti kurtarma telaşına girdi. Mitingin
büyüklüğü karşısında 'şaşkınlığını' itiraf etmek zorunda kalan Özkök,
daha sonra eşinin bile kendisini mitinge karşı duyarsız kalmakla suçladığını
yazarak aklı sıra bir çeşit şirinlik gösterisi yapmaya kalkıştı. Gazete
okurlarından gelen yoğun tepkiler karşısında ise bu tepkilere saygı
duyduğunu yazarak 'U' dönüşünü tamamladı. Ankara mitingini sıradan haberler
arasında veren CNN ve Kanal D'nin reytingleri dibe vurunca, İstanbul
mitingi Doğan grubu tarafından önemsenmek zorunda kalındı.
Vatan Gazetesi'nin başyazarı Güngör Mengi, lütfedip mitingi övdü ama
yazısının sonunda yüz binlerin AB ve özelleştirme aleyhine attığı sloganları
eleştirdi. Güngör Mengi, AB'nin Türkiye ye karşı uyguladığı çifte standartları,
etnik ve bölücü dayatmaları, özelleştirme adı altında yapılan rezaletlerden
ya haberi yok ya da, milyonların farkında olduğu gerçeklerden habersiz.
Gerici medya ve AKP yandaşları olan yazar çizer takımından burada bahsetmek
bile yersiz. Çünkü onlar zaten bellidir.
Sonuç olarak 14 nisan 2007, Cumhuriyet Türkiye'si için yeni bir tarihi
sürecin başlangıcının dönüm noktası olmuştur. Daha sonra 29 Nisan'da
İstanbul Çağlayan meydanında bir araya gelen milyonlarca yurtsever,
en başta AKP ve işbirlikçi kartel medyası olmak üzere bütün cumhuriyet
düşmanlarına, beş yıl boyunca kendilerini kandıran düzmece istatistiklere,
yalan borsa ve kalkınma haberlerine, pembe tablolar çizen holding profesörlerine,
sol görünüp gerici güçlerle kol kola olan sendika ağalarına, oda başkanlarına,
tarikatçılara, Arap hayranlarına, ülkeyi haraç mezat satanlara, gereken
cevabı vermiştir. Bu tarihten sonra kimlerin cumhuriyet düşmanları ile
işbirliği yaptığı ve onların saflarında yer aldığı, artık herkes tarafından
bilinmektedir.
AKP TAKSİM'DE İNTİKAM ALDI
Milyonların cumhuriyete sahip çıkması ve meydanları doldurması AKP
yönetimini çok tedirgin etti. İstanbul Valisi, 1 Mayıs İşçi Bayramı
nedeniyle 30 yıl önce Taksim'de katledilenleri anmak isteyen DİSK'i
engellemek için, kara, deniz, metro ulaşımını trafiğe kapatarak, boğaz
köprüsünü tek şerite indirmesi, İstanbullun felç olmasına neden oldu.
10 milyon İstanbullu gün boyunca yollarda perişan oldu. 30 yıl önce
1 Mayıs'ta Taksim'de katledilenlerin katilleri yakalanmazken onları
anmak isteyenlere yapılan bu davranış, aslında AKP'nin demokrasi anlayışının
gerçek yüzünü ortaya koymuştur.
Arşiv
KARAR
ZAMANI
Türkiye'yi derinden sarsan yolsuzluk ve kötü yönetimin neden olduğu
ağır