AYDINLARIN GÜNAHLARI

FRANSIZ SOKAĞI SAKİNLERİ...

Orhan Pamuk olayı Türkiye'de uzun bir süredir tartışılan ama topluma yansımayan "Aydınlar" konusunu su yüzüne çıkardı. Aydınlar son dönemde Kürt Sorunu, Avrupa Birliği ve Orhan Pamuk olayı gibi konulardaki tutumları ile kamusal alanda sorgulanmaya başlandı. Avrupa Birliği'nin Kürtlerle ilgili olarak Türkiye'nin bölünmesi amaçlayan istemleri ve çifte standardını eleştirilere karşı adeta kampanya açan aydınlar, kendi görüşlerinin dışındaki görüşlere ne kadar da tahammülsüz olduklarını gösterdiler. Bunun yanında Kıbrıs ve Ermeni konularında da neredeyse Türkiye'ye karşı cephe aldılar.

Diğer bir konu da Türkiye'ye karşı lobiler tarafından neredeyse Nobel alacakmış gibi propagandası yapılan Orhan Pamuk'a Türklerin Ermeni ve Kürtleri katlettiği söyletmeleriydi. Orhan Pamuk'un üzerinden Türkiye'de fikir ve düşünce özgürlüğü olamadığı ilan eden aydınlar Hırant Dink isimli Diaspora ajanının Türk kanı ile alay edişine de sahip çıktı. Aydınlara göre Türkiye'deki ifade ve düşünce özgürlüğü bu iki kişiye bağlı. Şimdi sormak gerekir; Türkiye'de bu konuda mağdur olmuş ve cezalandırılmış bir başka kimse yokmuş gibi davranmak nasıl bir aydın anlayışıdır? Aydınlar her şeyden önce içinde yaşadıkları toplumun bütün sorunları ile ilgilenmek zorundadır. Ve bunu ayırım yapmadan yapmaları gerekir. Türkiye'de yüzlerce antidemokratik yasa ve uygulaması devam ederken ve yıllardır Türk Toplumuna gerçek anlamda bir ifade ve düşünce özgürlüğü yaşatılmazken bu aydınlar ne yapmıştır? Bankaların içi boşaltılırken bu kadrolu aydınlar halka "Ekonomi çok iyi" hikayeleri anlatmıştır. Holding ve kartellerin danışmanları olan bu aydınlar Türk Halkının parası ve geleceği yağmalanırken serçe parmaklarını oynatmadan bu talanı sessizce izlemekle yetinmişlerdir. Ama bir Edebiyat hırsızının Türk Halkına iftirasının tepki görmesi üzerine meydanlara dökülmüşlerdir. Bu aydınları dağlarda mayına basarak parçalanmış yoksul Anadolu çocuklarının cenazelerinde göremezsiniz. Bu aydınları düşüncelerini yazıp söylediği için cezaevlerine atılmış nice insanın yanında göremezsiniz. Yazdıklarını basacak yer, söylediklerini yayınlayacak TV bulamayan nice gerçek aydınların yanında göremezsiniz. Onlar ancak kendi cemaatleri içinde kendileri gibi olanları överek ve birbirlerini ağırlayarak yaşarlar.

AYDIN OLMANIN BEDELİNİ TAŞIYAMAYANLAR

Aydın olmanın ağırlığını taşıyamayan aydınlar, şimdi toplumda ilk kez karşılaştıkları bu büyük tepkiler karşısında şaşkınlar. Orhan Pamuk yolda yürüyemez hale geldiğini söylerken dönüp kendisine bakmalıdır. Aydın öncelikle söylediği her şeyin sorumluluğunu taşımasını bilmelidir. Hiçbir tarihi belge bilgi ve birikime dayalı olmadan Türk Halkına iftira etmenin bir ayrıcalığı olamaz. Orhan Pamuk isminin kendisine saçmalama ve iftira etme hakkı ve ayrıcalığı vermediğini öğrenmelidir. Kanal kanal dolaştırılıp spastik bir ifade ile bir önce söylediklerini bir sonra inkar etmekten vazgeçip ne söylemek istediğini net bir şekilde açıklamalıdır. Düşünce ve ifade özgürlüğü sadece Orhan Pamuk ve Hırant Dink'e tanınması gereken bir hak değildir. Kendileri akıllarına ve işlerine gelen her şeyi söyledikleri zaman bu görüşlere karşı olanlarında istediklerini söyleme hakları vardır. Türk kanının damarlardan boşalması gerektiğini söyleyen Hırant Dink'e onun varlığından rahatsız olduğunu söylenmesi de bu nedenle normal karşılanmalıdır. Hırant Dink yazıp söylediklerini ifade ve düşünce özgürlüğü çerçevesinde yaptığını savunuyorsa, onun bu söylemlerinden hoşlanmayanlarında aynı gerekçeyle görüşlerini açıkladığını bilmesi gerekir.

Türkiye geçmiş tarihinde Birleşmiş Milletlerde Cezayir'in bağımsızlığı oylamasında Cezayir aleyhine oy kullanmıştı. Kendisi Ulusal Kurtuluş Savaşı vermiş bir ülke olarak Cezayir'in bağımsızlığına karşı çıkmış olması o dönem politika ve yöneticiler için nasıl bir yüz karası ise bugün Beyoğlu'ndaki Cezayir Sokağı'nı yıllarca Cezayir'i sömürge olarak kullanan Fransa'nın adını verenlerde aynı siyasetçilerin takipçileridirler. Ve Türkiye gerçek dışı iftiralar atarak prim yapmaya çalışanlarda yine aynı yolun yolcularıdır. Orhan Pamuk'u aralarına alıp büyük bir zafer kazanmışçasına Fransız sokağında kutlamalar yapanlar bu gerçekleri unutmasın.
Bu ülkenin gerçek aydınlara ihtiyacı vardır. Yahudi Lobileri'nin koltukladığı Edebiyat hırsızları iftiracılarla, Diaspora ajanları aydın değildir. Kariyerlerini siyasetçilerin ve kartellerin hizmetine sunan, içinde yaşadığı topluma yabancılaşmış ve halkın gerçeklerinden kopmuş olanlar aydın değildir. Halkın gözünde bütün itibarlarını yitirmişlerdir. Bu nedenledir ki Orhan Pamuk ve benzerleri artık Halkın içinde dolaşamaz hale gelmiştir. Bu da halka ihanetin bedelidir.
Gerçek aydınlar topluma önderlik eder, kariyerlerini ve değerlerini toplumla paylaşır, halkın sorunlarınla iç içe yaşar ve onları aydınlatır. Yoksa Fransız Sokağında bir gecede bir işçinin asgari ücreti kadar parayı yiyip içerek aydın olunmaz.

AYDINLAR HALKA KARŞI

Türkiye'nin siyasal sistemi ve gelip geçen tüm iktidarlar her zaman için aydınlara kuşku ile bakmışlardır. Bu nedenle her dönemde ilerici, yenilikçi ve devrimci aydınlar üzerinde ağır baskılar uygulanmıştır. Özellikle 1950 sonrasında tümüyle ABD yörüngesine giren Türkiye, Sovyetler Birliği'nden gelecek ideolojik sızmaları önlemek için aydınlara karşı adeta devlet terörü uyguladı. Arka arkaya yapılan büyük çaplı tutuklamalar, ağır hapis cezaları, aydınların hayatlarını cehenneme çeviren büyük sosyal baskılar, polisiye takipler yıllarca sürüp gitti.

1968'den itibaren dünyada başlayan sosyal değişimlerle birlikte yükselişe geçen sol ideolojilerin güçlü esintileri Türkiye'yi de etkilemeye başladı. Türk aydınları için belki de en yüz akı olarak nitelenecek olan bu süreç 1971 askeri müdahalesi ile son buldu. 1980 darbesinde ise başlatılan aydın avı bir süre sonra bu kesimi sindirme harekatına dönüştü, bunun sonucunda da aydınların toplum üzerindeki etkinliği büyük ölçüde yok edilerek askeri yönetimin isteği doğrultusunda hizaya getirildi. Türkiye bu anlamda en büyük dönüşümünü yaşadığı 1980 askeri müdahalesi bu nedenle aydınlar için bir miladi tarih özelliği taşır. Özal'la birlikte başlatılan yeni siyasi anlayış toplumun sosyal ve ahlaki değerlerinde büyük bir erozyonun meydana gelmesine yol açtı. Artık Türkiye'de yükselen yeni değerler para kazanmak için her yolun mubah sayıldığı yeni bir dönem başlamıştı.

HOLDİNG VE KARTEL PROFESÖRLERİ

Aydınlar bir süre bu duruma sessiz kaldı. Ama bu sürecin Türkiye için kalıcı olduğunu görünce bir kısım aydın düzenin nimetlerinden yararlanmanın yoluna düştü. 12 Eylül müdahalesinin sindirdiği ve sessizleştirdiği aydın kitlesinin büyük bir bölümü önce siyasi sistemin çarklarına entegre oldu. Ardından da ülke insanına yol gösterici, aydınlatıcı olma özelliklerini yavaş yavaş yitirmeye başladılar. Akademik kariyerleri nedeniyle saygın bir statüye sahip olan profesörlerin bir kısmı bu unvanlarını siyasi iktidarların, iş dünyasının kartel ve holdinglerinin emrine vererek bu hizmetleri karşılığı önemli rantlar sağladılar. Daha önceleri üniversitelerde aldıkları basit maaşları nedeniyle mütevazı bir hayat süren bu akademisyenler verdikleri hizmetlerden dolayı büyük rantlar sağlayarak egemen sınıfların saflarına katıldılar.

Medya zaten el değiştirmiş yeni sahipleri tarafından dikensiz gül bahçesi haline getirilmişti. Bu yüzden bu yeni aydın türü kamuoyunu istedikleri şekilde yönlendirmeyi rahatlıkla yapmaya başladılar. Topluma karşı başlatılan bu organize hareketin en etkin gücünü bu aydınlar oluşturdu. Toplumda saygı gören kimliklerinin arkasına sığınan bu aydınlar kendilerine ekonomik ve siyasi çıkar sağlama uğruna Türk Toplumuna karşı kötü siyasetçilerden çok daha fazla zarar verdi.

Sosyolojik ve siyasi anlamda etkin olan aydınlar kategorisinin en başında akademik kariyer sahibi aydınlar gelir. Siyasetçiler bu yüzden kendilerine hizmet etmek için en çok bu kesime itibar göstermişlerdir.

Akademisyen çevredeki bu bozulmanın boyutları o denli büyüktür ki toplumun bu tür aydınlara duyduğu saygı ve güvenirlik kaybolmuş durumdadır. Bir çoğu holding ve banka danışmanı olan iktisat, ekonomi profesörü paylaştıkları TV kanallarında geçim sıkıntısı içinde kıvranan halkla alay edercesine ekonominin çok iyi olduğuna ilişkin pembe tablolar çizerek bilimi siyasete alet ettiler. Bu konuda öylesine uç örnekler yaşandı ki DSP, MHP ve ANAP koalisyonu döneminde meydana gelen büyük ekonomik krizden birkaç gün öncesi üç iktisat akademisyeni birlikte boy gösterdikleri televizyon programında Türk ekonomisinin ne kadar iyi olduğunu anlatıyorlardı. Kriz sonrasında yine bu üçlü hiçbir şey olmamışçasına bu kez değişen iktidarın söylemlerine göre kamuoyuna aldatmaya devam ettiler.

Geçmiş yakın siyasi tarihimize baktığımızda da yine bazı akademisyen aydınların karanlık dönemlere imza attığını görebiliriz. 12 Mart 1972 darbesi sonrasında askeri yönetim tarafından Başbakanlığa getirilen Prof. Nihat Erim bu isimlerden biridir. Türk siyasi tarihine "Balyozcu ve Şalcı" Profesör olarak geçen Nihat Erim, Başbakanlığı sırasında Türkiye, dünyada benzerinin Şili'de görüldüğü insan avı, işkence merkezleri ve katledilen hukuk uygulamaları ile ün saldı. Aydın olmanın erdemi Prof. Nihat Erim'in siyasal kimliğinde en ağır yarayı aldı.
Türk siyasetinde en üst noktaya tırmanmış bir başka akademik unvanlı isim de Tansu Çiller'dir. Tansu Çiller enflasyonu yüzde yüz ellilere çıkartıp sonra da yüzde yüze indirme "başarısı" gösterdiği için kendisine "Ekonomi Başarı Ödülü" verilen dünyadaki ilk profesör oldu.

KASTELLİ VE HORZUM'UN AVUKATLARI

Türkiye'deki her darbe sonrası darbeciler mevcut hakları ve özgürlükleri kısıtlayıcı hükümler içeren yeni Anayasa hazırlarlar. Bu yeni Anayasayı bir takım hukuk profesörlerine sipariş ederler. Bu anlı şanlı hukuk profesörleri de darbecilerin istekleri doğrultusunda antidemokratik hükümlerle dolu gerici ve tutucu bu Anayasaları büyük bir zevkle hazırlar. Son olarak Kenan Evren'in emriyle Türk Halkına deli gömleği gibi giydirilen 1980 Anayasası da bu güzide hukukçularımızın yani aydınlarımızın eseridir.

Gizli bir kinle uzun yıllar, sol görüş aleyhine bilirkişi raporları tanzim eden ünlü Ceza Hukuku Profesörü Sulhi Dönmezer, Kastelli'nin Avukatlığını yapan sol'un ünlü isimlerinde Prof. Çetin Özek, hayali ihracatın en ünlülerinde Kemal Horzum'u savunan yine eski bir solcu olan Prof. Uğur Alacakaptan, Mehmet Ağar'ın dokunulmazlığının kaldırılması için TBMM'de yapılan oylamada "Neden çekimser oy kullandınız?" sorusuna "Ağar için yeterli kanaatim yok ." diye yanıt veren Prof. Mümtaz Soysal. 1968'li yılların solcu öğrenci lideri, sonrasının Atatürkçüsü Prof. Toktamış Ateş'in uzlaşma adına tarikatçılarla el ele gönül gönüle yaptığı açıklamalar, ilk akla gelen örneklerden sadece birkaç tanesidir.

MERCİMEKÇİ PROFESÖR AYŞE BAYSAL

Türk aydınları için önemli bir yer tutan bu akademisyenlerin listesi uzar gider. Türk Halkı'nın unutkan belleğinde özel bir yer edinen akademisyen unvanlı iki profesör var ki onlar özel misyonları ile ayrı bir yere sahiptir. Bunlardan biri şimdilere unutulmuş bir isim olan Prof. Ayşe Baysal'dır. Baysal bir dönem halka et yerine "mercimek" yemelerini tavsiye eden ve o yıllarda halk arasında "Mercimekçi Ayşe" olarak ün yapan bir gıda uzmanı akademisyendi. Bir dönem TV kanallarının gözdesi olan bu profesör hanım pahalı olduğu için et alamayan halka mercimeğin etten bile daha değerli bir protein deposu olduğunu anlatarak ismini bilim tarihine altın harflerle yazdırdı. Bakliyat tüccarlarının birikmiş stoklarını eritmek için başlatılan bu reklam kampanyasında başrol bu bayan profesöre verilmişti. Bu ilginç mercimek ve nohut reklamlarının Prof. Ayşe Baysal Hanımın çocuklarına yeteri kadar et yiyecek kadar parayı sağladığı kuşkusuz. Acı olan taraf bir bilim insanı ve aydın olarak Türkiye'de yaşanan sosyal dengesizlikleri ve uçurum boyutundaki gelir dağılımını görmezden gelerek bu tür etik olmayan davranışlarda bulunulmasıdır.

STRATEJİ UZMANI PROFESÖRÜN GEÇMİŞİ

2000'li yıllarla birlikte Türkiye Televizyonlarının haber bültenlerinde strateji uzmanı olarak boy gösteren, Ortadoğu'daki siyasi ve askeri gelişmeleri, PKK ve diğer iç siyasi hareketler konusunda derin analizlerde bulunan Prof. Mahir Kaynak'ın ismi ilk kez 12 Mart askeri darbesi sonrası kamuoyuna yansıdı. Kaynak asker kökenli MİT görevlisiydi. Sıkıyönetim mahkemelerinde en yakın arkadaşı olan bazı sanıklar Mahir Kaynak'ın istihbarat görevlisinden çok bir ajan provokatör olarak çalıştığını ileri sürdü. Kaynak, deşifre olduğu ve ismi kamuoyunda ajan provokatör kavramı ile anıldığı için geri plana çekildi. Kaynak'ın ismi yıllar sonra Demokratik Solcu Ecevit'in Başbakan olduğu 1980 öncesinde MİT Eğitim Dairesi Başkanlığına atanması ile gündeme geldi. Hakkındaki iddialar ve tartışmalı kişiliği ile kamuoyunda büyük tepki toplayınca yine kayıplara karıştı. 1990'larda tekrar ortaya çıktığında isminin önünde Profesör unvanı vardı. Kaynak TV kanallarında Strateji Uzmanı olarak çıkıyor siyasi ve askeri konularda düşüncelerini ve komplo teorilerini açıklıyordu. Geçmişini unutturmuş bir bilim adamı kimliği ile haber kanallarının gözdesi olmuştu. İşte bu saygın profesör ve strateji uzmanının özgeçmişinin hikayesi:

*PSİKOPAT RAPORLU ESKİ BİR AJAN: PROF.MAHİR KAYNAK

MED-TV'de katıldığı programlarda PKK lideri Abdullah Öcalan'a "Sayın Başkanım" diye hitap eden Prof. Mahir Kaynak'a, 1956 yılında bir askeri hastanede "Psikopat" teşhisi konduğu ortaya çıktı.
Şemdin Sakık'ın ifadesinde "para karşılığı konuşturduğu kişiler" arasında da ismi geçen Kaynak'ın "Psikopat kişilikli" olmasının ortaya çıkması ve Türk Silahlı Kuvvetleri'nden atılma öyküsü şöyle:
Kaynak 1953 yılında istihkam asteğmen olarak TSK'da muvazzaf olarak göreve başladı. Mezuniyetinden sonra her harp okulu mezunu gibi sınıfının subay temel kursuna başladı.
Genelde askeri eğitimin yapıldığı bu kursta, üç önemli askeri dersten kasten başarısız oldu ve kurstan ilişkisi kesildi.
Kaynak bir daha denenmek ve hakkında son karar verilemek üzere 18 Temmuz 1955 tarihinde 4'üncü İstihkam Taburu'na atandı. Ancak burada da başarısız olan Kaynak'a yazılı ihtarda bulunuldu.
Kaynak daha sonra İstanbul'da bir askeri hastanenin psikiyatri servisinden bir buçuk aylık bir rapor aldı. Raporda, Kaynak için "Psikopat bir bünye arz etmektedir" denildi.
Sonunda 4'üncü Tümen Komutanlığı, 25 Temmuz 1956 tarihinde Kaynak'ın "Orduda kaldığı taktirde kendisinden istifade edilemeyeceği nedeniyle gerekli işlemin yapılması" şeklinde Kara Kuvvetleri Komutanlığı'na teklifte bulundu.
Bunun üzerine 8 aralık 1956 tarihinde 5434 sayılı Emekli Sandığı Kanunu'nun 39-E fıkrası uyarınca "yetersizlik" gerekçe gösterilerek, 29405 sayılı kararname ile 31 Aralık 1956 tarihinde ordudan uzaklaştırıldı.

*Hürriyet Gazetesi 06.05.1998. Bu haber toplumun unutkan belleğinde silinmiş olsa da bazı aydınlarımızın niteliklerini anlatan önemli bir belge özelliği taşıdığı kuşkusuzdur.

AYDINLAR VE ÖTEKİ TÜRKİYE

Medya tarafından kamuoyuna aydınlar olarak tanıtılan bir grup cemaat yazarı, eski tüfek solcu, gazeteci yazar ve akademisyenin Diyarbakır'a gidip R.T.Erdoğan "Kürt sorunu" ve terör konusunda yaptığı görüşme aydınlar üzerin yapılan tartışmayı gündeme getirdi. Medya bu görüşmeyi Kürt sorununa ve PKK terörüne çözümün başlangıcı gibi gösterdi. "Aydınlar" toplantı sonrasında AB kriterlerinden, uyum yasalarından bahsederek basında bol bol yer aldı. İstanbul'un Sağlık ve Tabip sorunlarını bir yana bırakarak grubun sözcülüğünü üstlenen İstanbul Tabipler Odası Başkanı Prof.Dr. Gencay Gürsoy'da herkesin bildiği gerçekleri tekrarladı. Görüşmeden herkes memnundu. Aydınlar üzerlerine düşen kamuoyunu aydınlatma görevini yerine getirmenin mutluluğu içinde, hükümet ise aydınları dinleyerek onları mutlu etmenin huzuru içindeydi. Hollywood dekorlarını andıran bu mutluluk ve huzur cephesinin arkasında bir başka acı gerçek vardı ki onu kimse görmek istemiyordu.

Bu toplantıda aydınların sözünü bile etmediği bir kesim vardı ki yaşadıkları büyük trajedi dile getirilmediği gibi kendilerini bu grubun arasında temsil hakkı bile tanınmıyordu. Çünkü onlar bu ülkenin sıradan insanlarıydı. Çocuklarını vatani görevlerini yapması için sapasağlam olarak askere gönderip, parçalanmış ölülerini ya da bacağı kolu kopmuş gövdelerini kucaklayan binlerce aileydi. Yani onlar ünlü gazeteci Serdar Turgut'un 45 yaşından sonra keşfettiği öteki Türkiye'nin insanlarıydı. Bir başka deyişle Türkiye'nin yüzde seksenini oluşturup milli gelirin yüzde yirmisi ile yetinen üç beş kuruşunu yatırdığı parası açgözlü banka sahipleri tarafından çalınan, hor görülen, buna rağmen oylarını Süleyman Demirel'e, Erbakan'a, Mesut Yılmaz'a, Tansu Çiller'e veren ve bunca şehit arasında neden bir politikacının, işadamlarının, yazarların ünlü gazetecilerin bir çocuğunun bulunmadığını sorgulamayan sıradan insanlardır.

Aydınlar grubunun sözcülüğünü üstlenen Prof. Dr. Gürsoy başkanlığını yaptığı İstanbul Tabipler Odası Tıp profesörlerinin vizitelerinin kaç para olduğunu özel hastanelerde kaç paraya ameliyat yapıldığını, buna karşılık bu anlı şanlı profesörlerin asgari ücretle çalışan bir işçi kadar vergi verdiklerini bilmez mi? Hastane kapılarında çaresizlikle çırpınan hastaların, hastane görevlisi sağlık personelinin içler acısı durumunu asistan değil kapı kulu isteyen öğretim üyesi profesörleri, hastanelerin çevresine mevzilenmiş muayenehanelerde olup bitenler görmez mi? Aydın olmak bunlarla ilgilenmeyi gerektirmez mi?

Gerçek aydınlar ülkenin her sorunu ile ilgilenen kişilerdir. Orhan Pamuk gibi Batı dünyasına hoş görünmek amacıyla "Türkler Ermeni ve Kürtleri kesti" demek değildir. Aydın olmak Ortadoğu'da değişen dengeleri, giderek büyüyen cari açığı, AB'nin gerçek niyetini, körüklenen etnik ayırımcılığı Türkiye'yi bölme çabalarını ABD'nin yeni askeri politik stratejisini, yerle bir edilen sosyal ve ahlaki değerleri giderek bir uçurum haline gelen gelir dağılımını ve hala ilkokul dördüncü sınıf düzeyinde olan eğitim durumunu düşünmek ve düzeltmek için çaba harcamaktır.

Demokrasiyi Ermeni ve Rum tezlerinin kabulüne bağlayan batı dünyasının emperyal isteklerini uygarlığın gereği olarak gören bir anlayış ise bir kısım aydının içine yuvarlandıkları düşünce sefaletinin ülkesine ve ulusuna ihanet çizgisine geldiğini trajik bir göstergesidir. Demokrasi ve insan hakları sosyal ve ekonomik gelişme her zaman için Türkiye'nin gündeminde olması gereken gerçeklerdir. Ancak Türkiye için dayatılan bunlar değil batı dünyasının emperyal istekleridir. Ve ne yazık ki bu düşünce kendine aydınların arasında çok sayıda işbirlikçi bulabilmektedir.

Kısaca değindiğimiz aydınlarımızın günahları konusu Türk aydınının artık kendisi ile yüzleşmesinin zamanı geldiğini göstermektedir. Aydınlar konumlarını her yönü ile sorgulaması bilime ve topluma yaptıkları katkıları gözden geçirmesi gerekmektedir. Aydın olmanın sorumluluğu böyle bir eleştiriyi gerekli kılar. Aksi halde tarih önünde aydın olma özelliğini yitirmiş siyasetçilerin işbirlikçisi olmuş, içinden yetiştiği topluma yabancılaşmış, öncü ve aydınlatma hasletlerini para ve hırsla değiştirmiş isimler olarak tarih sayfalarında yerin alacağı kuşkusuzdur.

Arşiv

 

Siyaset, din, para üçgeninde iş bitiren uyanık kardeşler....

VADİ'NİN ÇAKALLARI

Green Card'lı Seyyid ABD'ye karşı

"Green Card " sahibi ve Amerika'da Amerikalı tipi yaşam süren büyük kardeş Şaşmaz'ın filmde rol icabı Amerikalara kan kusturma komedisi. Irak'daki karmaşık operasyonlar içinde fazla bir özellik taşımayan, çatışma konsepti içinde olağan sayılabilecek bir "enterne edilme" olayını Türk Silahlı Kuvvetlerini rencide edici bir şekilde kullanan Şaşmaz kardeşler filmin finansmanı için harcadıkları on milyon doları nereden buldu?

Şaşmaz kardeşlerin tarikat rituellelerinde çektirdiği fotoğrafların basına sızdırılması, Osmanlı tuğrası armalı ceketlerle verilen pozlar, dizi ve filmde bol bol kullanılan dini motiflerin tek amacı Müslümanlığı kullanarak daha çok para kazanmak. İlerikarakol, bu dosyada vatan sevgisinin, kutsal değerlerin, milliyetçiliğin, para kazanma uğruna nasıl sömürüldüğünü ve nasıl pazarlandığını sergiliyor.

Toplum son dönemde uzun bir süre televizyonlarda gösterilen bir diziyi neredeyse kilitlendi. Kurtlar Vadisi isimli bu dizide şiddetin her şekli, Mafya dünyasının görkemli yaşam biçimi ve yasadışı her ne varsa toplumun ilgisi çekmek için kullanıldı. Dizinin şiddete ve cinayetlere prim veren Mafya'ya övgüler düzen adalet ve yasalarla adeta alay eden ve hepsi birer suç makinesi olan psikopat karakterleri ile Türkiye'nin ulusal, sosyal ve ahlaki değerleri reyting uğruna olabildiğince sömürüldü. Dizinin yapımcıları yakaladıkları bu büyük ilgiyi daha çok para kazanmak için bir fırsat olarak değerlendirip aynı kadroyla bu kez bir film yaptılar. Bunca cinayet ve yasa dışılığı "meşru müdafaa"ya bağlayan bir mahkeme kararı ile ellerini kollarını sallayarak toplumun arasına geri dönen psikopat karakterler, bu kez Irak'ta başlarına çuval geçirilen Türk askerlerinin intikamını almak için yola çıkarıldılar. Dizinin senaristleri çok uyanık bir kurgulama ile Iraktaki operasyonlar içinde çok fazla bir özellik taşımayan hatta çatışma konsepti içinde olağan sayılabilecek bir "enterne edilme" olayını kullanıp Amerikan ordusundan sanal anlamda intikam alıyor ve böylece milli gururumuzu kurtarırken sinema salonlarını ve ceplerini doldurmayı garanti altına alıyorlardı.

Ucuz milliyetçilik ve sanal intikam masalları ile toplumun değerlerini sömüren bu anlayış doğal olarak neyin temsilcisi sorusunu akla getirdi. Bu sorunun sadece tek cevabı vardı: Dizi ve filmin başrol oyuncusu Green Card sahibi Necati Şaşmaz ile yapımcı olan kardeşi Raci Şaşmaz, işgalci Amerika ve işbirlikçisi İsrail'e karşı duyulan toplumsal nefreti kullanarak filmin gişe hasılatını arttırmak. Dizi ve filmde bol miktarda kullanılan dini motifler filmin ana temasını oluşturan milli gururumuzu kurtarma ve kısaca her şey daha çok para kazanmak kullanılmıştır. Şaşmaz kardeşlerin tarikat ritüellerinde çekilmiş fotoğraflarının basına sızdırılması, padişah tuğralı ceketlerle verilen pozlar, Müslümanlığın olabildiğince sömürüldüğü sahneler hep bu amaçla yapılmıştır.

Kapitalizmin kuralları bütün değerlerin üzerindedir. 21.Yüzyıl Türkiye'sinde tek belirleyici gerçek paradır. 1950'li yıllarda Demokrat Parti'yi iktidara taşıyan Adnan Menderes'in "her mahallede bir milyoner" yaratma hayali ile başlayan kapitalist süreç günümüzde gerçek olmuştur!... Türkiye Şaşmaz kardeşler gibi Kapitalizmin kalesi Amerika'ya karşı görünüp kapitalizmin en iğrenç yöntemlerini kullanmayı öğrenmiştir artık…

TÜRKİYE NASIL KÜÇÜK AMERİKA OLDU

Türkiye'nin küçük Amerika olmasının hikayesi 1950 yıllarda başlar. Amerika'nın Türkiye ile emperyal anlamda ilgilenmesi bu tarihlerde olur. Sovyet yayılmasına karşı Türkiye'yi tampon ülke olarak konuşlandıran Amerikan stratejisi bu yıllarda uygulamaya konuldu. İsmet İnönü'nün tek parti anlayışı ile yönettiği Türkiye 2.Dünya Savaşı'na girmediği halde yenilmiş ülkeler kadar perişan bir durumda olması, halkın sefaleti DP'nin iktidara gelmesine neden oldu. Başbakan Adnan Menderes kısa bir süre içinde Türkiye'yi her alanda Amerika'ya teslim etti. Menderes'in rüyası Türkiye'yi küçük Amerika yapmaktı. Menderes'in her mahallede milyoner yaratma hayali on yıl sürdü. Amerikan yardımlarını har vurup harman savuran Menderes iktidarından geriye birkaç yol ile okulların koridorlarına sinmiş ABD yardımı süt tozu kokuları kaldı.

1960 askeri darbesi ile tutuklanan Menderes iki bakanı ile birlikte hukuk dışı bir yargılama ile asılarak idam edildi. Türkiye'yi Nato'ya sokabilmek için Türk askerini Amerikan ordusunun emrinde Kore'ye gönderen Menderes'in trajik sonunu önlemek için Amerika küçük parmağını bile oynatmadı. 1960 sonrasında Amerika Türkiye'ye kademeli olarak yerleşti. 1970 ve 1980 darbeleri ile Türkiye sol siyasetin tüm unsurlarından temizlenerek sağ için dikensiz gül bahçesi haline getirildi. Süleyman Demirel ve Turgut Özal Türkiye'nin ulusal siyasetlerini Amerika'ya endeksledi. Özelleştirme adı altında Türkiye'nin ulusal birikimleri olan kamu kuruluşları yabancılara peşkeş çekildi. IMF ve Dünya Bankası'ndan alınan borçlar yağmalandı, dış güçler tarafından beslenen PKK vasıtasıyla Türkiye sosyal ve ekonomik olarak yıpratıldı. Bütün bu süreç içinde devletin içinde yasadışı yapılanmalar demokrasiye ve hukuk sisteminde ağır hasarlara yol açtı. Faili meçhul cinayetler, suikast, bombalama ve terör olayları toplumu gelişmesini onlarca yıl geciktirdi ve toplumu kamplara böldü. Hala açığa çıkarılamayan ve karanlıkta kalan olaylar toplumun geleceğe güvenle bakmasına engel oldu.

Kuşkusuz her devletin kendini koruma refleksi iç ve dış tehlikelere karşı istihbarat ve operasyonel güvenlik güçlerine sahip olması son derece normaldir. Her birim ve her yapılan operasyon devletin bu konudaki yetkili kurumları tarafından denetlenir. Ancak Türkiye'de 1970 Sonrasında görülmeye başlanan devlet içindeki bazı illegal yapılanma daha sonraki yıllarda giderek kontrolden çıkmış tesadüfen ortaya çıkan bazı olaylarda örtbas edilmiştir.

Türkiye nihayet 2000'li yıllardan itibaren Küçük Amerika olma yolunda büyük adımlar atmaya başlamıştır. Türkiye yolsuzluklar ülkesi olmuş, mafyası, banka soyguncusu, iş adamları, batak haline dönüşmüş borçları kötü politikacıları ile Amerika'dan çok Latin Amerika ülkelerine benzemişti. Kısaca 21. yüzyıl dünyasında Türkiye Kapitalizmin ilk ortaya çıktığı yıllardaki vahşi yüzü ile hüküm sürmeye başlamıştı. Bu olumsuz görünüme ek olarak Amerika'nın Irak işgali Ortadoğu'da yeni dengelerin oluşmasına yol açıyor ve bu yeni durum Türkiye'nin bölgedeki etkinliğinin büyük ölçüde yitirmesi ile sonuçlanıyordu. Türk kamuoyunda büyük tepkiye neden olan olay bu sırada meydana geliyor ve Irak'ta görev yapan TSK'nın özel birimi Amerikalı bir grup asker tarafından enterne edilip başlarına çuval geçirilmesi prestij sarsıcı ve milli gururumuzu kırıcı bir olay olarak kamuoyunda yankı buluyordu. Gerçekte bölgedeki karmaşık operasyonlar içinde çok fazla bir özellik taşımayan hatta çatışma konsepti içinde olağan olarak nitelenecek bu olay her nedense gereğinden çok büyütülerek neredeyse milli bir dava getirilmesi her şeyden para kazanmak için pusuda bekleyen kapitalizm vadisinin uyanık çakallarını harekete geçiriyordu.

ÇAKALLAR İŞBAŞINDA

Materyaller hazırdı: Ucuz milliyetçilik, Mafya dünyasına övgü, Mafya devlet ilişkilerini ve çeteleri aklama, günün popülizmli gereği Amerika ve Kürt düşmanlığı ile bunların arasına serpiştirilen dini motifler. Böylece sanal bir dünya yaratılarak Türk askerinin başına çuval geçiren Amerikalılardan intikam alınırken Kapitalizm vadisinin uyanık çakalları ceplerini para ile doldurdu. Başbakan Erdoğan'ın bile takdirini alan bu sanal intikam kapitalizmin para kazanma uğruna ulusal değerlere zerre kadar bile önem vermediğinin kanıtıdır. Yasaları sosyal ve ahlaki değerleri hiçe sayan, şiddete, cinayetlere pirim veren hatta övgüler düzen, adaletle alay eden bu dizi ve film devlet içindeki yasadışı çeteleri ve bu çetelerin eylemlerini ve bunları gerçekleştiren kadrolarını aklamaktadır. Dizinin sanal kahramanları bir suç makinesi gibi çalışarak seri halinde adam öldürüp suç işlemelerine karşılık mahkeme tarafından meşru müdafaa gerekçesiyle beraat ettirilmesi ise hukukla ve adaletle alay etmek anlamına gelmesinin yanında toplumu suç işlemeye teşvik ve özendirme niteliği taşımaktadır.

Filmin gözden kaçırılan esas amacı yapay bir kurgu ile Irak'taki işgalci Amerika'yı sözüm ona cezalandırıp bu ülkede olup bitenlere karşı öfke duyan toplumun bu öfkesini yatıştırmak ve bu arada fırsattan istifade cepleri doldurmaktır.

Bu noktada en dikkati çekici gerçek ise bu sanal operasyonun son derece profesyonel bir şekilde organize edilmesidir. Filmin zamanlaması, konuların son derece sofistike olması, detaylardaki özel bilgiler, psikolojik unsurlar, siyasal boyutların içine ustalıkla yerleştirilmiş dini figürler ve söylemler bu profesyonelliğin göstergeleridir. Bu açıdan bakıldığında dizi ve sinema filminin arkasında kimlerin olduğu sorusu akla gelmektedir.

HUZURLARINIZDA ŞAŞMAZ KARDEŞLER

Dizi ve filmin finansı ile başrolünü üç kardeş üstlenmiş görünmektedir. Babaları Kadiri tarikatının şeyhi olduğu söylenen bu üç kardeşin en büyüğü olan Muhammed Necati Şaşmaz Türkiye'de üniversite sınavlarında başarısız olunca baba parasıyla Kanada'ya turizm öğrenimi için giden ve daha sonrada Amerika'ya yerleşen "Green Card" sahibi biri. Ancak dizi ve filmin arkasında esas isim ikinci kardeş Tayyar Raci Şaşmaz. Senaristlikle işe başlayan ikinci yılını bile doldurmamış bir şirketle on milyon dolarlık bir sinema filmini senaristlikten kazandığı para ile finanse ettiğine inanmak için oldukça saf olmak gerekir. Kaldı ki bu iki kardeşin daha önceki çalışma hayatlarında bu denli büyük para kazanacak bir iş sahibi olmadıklarına göre bu dizi ve film için harcanan paralar nereden gelmiştir? Sinema filminde Amerikalılara kan kusturan ve Türk Ordusunun sanal ortamda da olsa prestijini kurtaran büyük kardeş M. Necati Şaşmaz'ın oynadığı bu rolle tam bir çelişki olan Amerika'daki hayatı nasıl açıklanabilir. Uzun yıllar Amerika'da Amerikan tipi bir hayat tarzı ile beslenen birinin sanal dünyada Amerikan düşmanı biri olarak rol kesmesi nasıl açıklanabilir?

Gerçekte her şey çok basittir. Bütün bu olan bitenlerin temelinde politika, din ve para bulunmaktadır. Kapitalizm kendi sistemi gereği bu üç unsuru da her alanda ve her boyutta alabildiğince kullanır. Bu anlamda tek nihai amaç daha çok para kazanmaktır. Bunu sağlamak için yeri geldiğinde vatan sevgisi de en kutsal inançlar da kullanılır. Ne insani ne ahlaki ne de sosyal değerlerin hiçbir önemi yoktur bu vadide. Kapitalizmin çakalları için tek değer sadece paradır. Tarikat ritüellerinde tarikat kıyafetleri ile çektirilen fotoğraflar, Osmanlı tuğralı ceketlerle verilen pozlar, filme serpiştirilen kutsal sözler Müslümanlığı daha çok para kazanmaya alet etmekten başka bir şey değildir. Müslüman dünyasının yaşadığı en büyük sorun da budur. Batı dünyasının emperyal çıkarlarına işbirlikçilik ederek hizmet etmek hem İslamiyet'e hem de Türkiye Cumhuriyeti'nin ulusal bağımsızlığına yapılmış en büyük kötülüktür.

Arşiv

 

GAMZELİ EDEBİYAT

Hiçbir edebi değer taşımayan sade suya aşk hikayeleri ile Türkiye'nin gerçeklerine arkasını dönmüş bu yeni edebiyat anlayışının temsilciliğini en iyi İclal Aydın yapıyor. O ve sevgilisi Kiremitçi gamzelerini göstererek halka gülüyorlar.

12 Eylül 1980 darbesinin en büyük operasyonu Türkiye'nin kültürel alanı üzerinde gerçekleştirildi. Kültürel alandaki bu operasyon iki boyutluydu. İlki üniversitelerin hizaya getirilmesi, diğeri ise kültürel hayata getirilen ağır kısıtlamalar. Öncelikle kitaplar, TV haberlerinde silahlarla birlikte teşhir edilerek topluma kitapla silahın eşdeğer ölçüde bir tehlike olduğu gösterildi. Bu uygulamadaki amaç toplumun kitaplardan, dolayısıyla düşüncelerden uzak tutmaktı. Kültürel dernekler, kuruluşlar kapatıldı. Yazarlar, çizerler takip ve baskı altına alındı. Lise eğitiminde temel dersler olan Felsefe, Mantık ve Sosyoloji gereksiz bulunarak kaldırıldı. Çünkü, yeni kuşakların sosyal ve siyasi konuları tartışması ve sorgulaması istenmiyordu. Üniversiteler ise YÖK vasıtasıyla yola getirildi. Eğitim düzeyi düşürülen üniversiteler işsizler ordusuna asker yetiştiren yerler haline dönüştürüldü. Eğitim sistemi geriletilerek Atatürkçü çağdaş dünya eğitim düzeyinden uzaklaştırıldı.

Sosyal ve ekonomik nedenlerle kırsal kesimlerden büyük kentlere yapılan göçler kentlerin kültür düzeyini altüst etti. Kırsal kesimin geri kültür anlayışı kent kültürünün de geriletmesine neden oldu. Kentler, büyük köyler haline dönüştü. Kültür düzeyinin düşmesi öncelikle edebiyat, müzik, sinema ve yazın hayatını etkiledi, bunun sonucunda da arz ve talep kuralı gereği bu alanlarda hiçbir sanat değeri olmayan ucuz eserler seri halinde üretilmeye başlandı. Toplumun depoltize edilmesi sonucu büyük bir kesim, hiçbir evrensel ve edebi değeri olmayan ve batı dünyasının özentisi içine girmiş yazarların kaleme aldığı bu ucuz eserleri okumaya başladı. Bu durum da Türkiye de yeni bir edebiyat türünün ortaya çıkmasına neden oldu.

AHMET ALTAN VE LATİFE TEKİN İKİLİSİ

Bu yeni tür edebiyat anlayışında çok emek harcanmış, edebi değeri olan eserler yerine hiçbir edebi kaygı taşımayan, kötü bir Türkçe ve gramer hataları ile dolu içi boş romanlar, müzikteki yozlaşmanın eseri olan "pop kültür"ün bir uzantısı olarak ortaya çıktı. Bu ucuz edebiyatın ilk öncüleri 1980 darbesi sonrasında ortaya çıkmıştır. Askeri yönetimin ağır baskısı altında bulunan edebiyat dünyasındaki suskunluktan istifade eden bu ucuz romancılar, sol düşmanlığı yapmaktan başka hiçbir özelliği olmayan romanlar yazarak işe başlayan Ahmet Altan ve Latife Tekin'dir. "Sola Küfür Romanları" olarak anılan bu ucuz eserleri yazanlar, kartel medyasının yayınevleri tarafından desteklenmiş, böylece hiçbir edebi değeri olmayan bu tür Türkiye'nin yeni edebiyat anlayışının öncüleri olmuştur.

Ahmet Atlan ve Latife Tekin'in öncülük yaptığı bu tür hızla yaygınlaşmış, neredeyse hepsi birbirinin benzeri olan çok sayıda romancı yazarın ortalığa dökülmesine neden olmuştur. Bu yeni tür edebiyat içinde batı dünyası tarafından en çok parlatılan isim ise Orhan Pamuk olmuştur. İntihal yaptığı, yani bazı romanlarını eski eserlerden çalarak yazdığı kanıtlanan Orhan Pamuk, batı dünyasına hoş görünmek ve böylece prim yapmak için hiçbir bilimsel ve tarihi belge- bilgiye dayanmadan Türklerin, Ermenileri ve Kürtleri kestiğini söylemiş böylece kendine batı dünyasında bir yer edinmeyi başarmıştır. Orhan Pamuk'un bu yolla kendine ün kazandırdığını gören bu türün takipçileri de aynı yolu izledi. Böylece edebi anlamda evrensel olmayı başaramayanlar batı dünyasında oldukça etkin olan diasporalara hizmet ederek isimlerini duyurmaya başladı. Bunların başında Ermeni diasporasının gözdesi Elif Şafak , Türklerin kanını beğenmeyen Hırant Dınk ve anti ulusalcı Mehmet Altan gelmektedir.

İSMİ SÜSLÜ İÇİ BOŞ ROMANLAR VE YAZARLARI

Batı dünyasının parlattığı bu yazar takımının dışında kalan ikinci gurup ise aşk-meşk ve börtü- böcek yazarlarıdır. Bunlar Türkiye'nin gerçeklerine karşı duyarsız ve ilgisiz, kendi steril dünyaları içinde yaşayan yazar çizerlerdir. Kimileri sade suya tirit aşk romanları, kimileride mutena sitelerdeki güvenlikli evlerinde oturup kuşları kelebekleri ve hayatın binbir güzelliklerini yazar durular. Bunlar, kitaplarının son derece lüks mağazalarda marka ve eğlence meraklısı gençlere imzalar ve TV magazin programlarında seviyeli aşk ilişkilerini anlatır, gamzelerini göstererek konu olurlar. Bu takım, öteki Türkiye'nin varlığından habersizdir. İstanbul'un varoşlarındaki hayatlardan, özelleştirme adı altında yapılan yağmalardan, Güneydoğu'da olup bitenlerden Türkiye'nin borçlarından, her gün bir yerlerinden bir şeyler koparılan Cumhuriyetin İlkelerinden, milyonlarca okumuş işsizden haberleri bile yoktur. Kendi aralarında kutsal ve yüksek seviyeli aşklar yaşarlar ve kendi aralarında gülüp eğlenirler. Kartel medyasının yayınevleri bunları sirk palyaçosu gibi oradan oraya gezdirir. Onlarda bundan çok memnundur. Zaten önemli olan isimlerinin ortalıkta dolaşması ve resimlerinin yayınlanmasıdır.

Bunların yazdıklarını kimler okuyor sorusuna gelince, vakitlerini metropollerin orta yerlerine kurulmuş lüks alışveriş merkezlerinde geçirenler ve akşamları bilgisayarlarının karşısında birbirleri ile boş şeyler konuşanlar, birde Muğla üniversitesine davet ettikleri Kenan Evren'in "idam kararlarını imzalarken elim titremedi bile" sözlerini alkışlayan üniversite öğrencileri. Bu öğrenciler artık Sartre, Tolstoy, Dostoyevski , Yaşar Kemal, Sait Faik, Orhan Kemal okumuyor. Ve bunlar okunmadığı için hiçbir evrensel ve edebi değer taşımayan bu aşk-meşk ve börtü-böcek yazarları ekranlardan gamzelerini göstererek bizlere gülüyorlar.

Arşiv

 

NURGÜL'ÜN KÖYÜ

Kaşkayalı küçük Yörük kızı Nurgül, Behremkale'de el işleri satarak ailesine yardım ediyor. Yüzündeki çiller gökyüzündeki yıldızlar kadar çok. Gülüşünün ardında ise yoksulluğun ve geleceğin kaygı dolu hüznü saklı.

Orada bir köy var, ama uzakta değil, Çanakkale'ye sadece altmış kilometre uzaklıkta. Köyün ismi Kaşkaya. Doğunun ücra köşelerindeki bir köy değil. Ama binlerce kilometre uzaklıkta bir dağın tepesindeki yoksul bir Kürt köyünden hiçbir farkı yok. Suyu, okulu, doğru dürüst bir yolu, hatta her köyün olmazsa olmazı olan bir köy kahvesi bile yok. Köyde zaman durmuş gibi. Bu köy siyasetçilerin her fırsatta çağ atladığını söyledikleri Türkiye'yi her hali ile yalanlıyor.

Ey Avrupa Birliğine girmek için sıra sıra uyum yasaları çıkaranlar, Kopenhag kriterlerini ağzından düşürmeyenler, insan hakları, doğa dostları ve diğerleri, iktidardaki muhalefetteki milletvekilleri ve özellikle Doğu illerinin Kürt olmakla övünen milletvekilleri, birazda batıya bu Çanakkale'nin Ayvacık ilçesine bağlı bu köye gelin. Gelin ve yoksulluğu, terkedilmişliği, çaresizliği görün. Görün ki Türkiye'yi oraya buraya şikayet eden, kendinize özel ilgi ve destek isteyen halinizden utanın.

Ve AB kapısında bizi kırk yıl boyunca bekleten, şimdi de Türkiye'yi bir kırk yıl daha bekleterek hazmetmeyi düşünen "AB" ciler, iktidara gelmeden önce halka, " adil ve eşit olacağız, yoksulun köylünün yanında olacağız" diyen iktidar, dört yıl boyunca sizde bu köyü sizden öncekiler gibi görmediniz. Kuşkusuz Dubai Tower'ler özelleştirmeler, büyük satışlarla uğraşmaktan binlerce yıllık uygarlığın beşiği olan bu bölgede kendi kaderine terkedilmiş bu küçük Yörük köyünü göremeye vaktiniz olmadı. Siz AB'ciler, iktidardakiler, muhalefettekiler, ve diğerleri, bir gün yolunuz Çanakkale'ye düşerse, Asos Behrem Kale'nin biraz ilerisindeki Kaşkaya isimli Yörük köyüne uğrayın ve gördüklerinizi hazmedebilirseniz inanın Avrupa Birliği'de Türkiye'yi hazmeder…

Arşiv

 

ŞAHBABA'CILAR

 

Bazı çevreler Türkiye'nin yeteri kadar sorunu yokmuş gibi şimdi de Osmanlı Hanedanı'nın ve Vahdettin'i ne amaç taşıdığı belirsiz bir anlayışla gündeme getiriyor. Kendinden menkul tarihçiliği ile hanedan sözcülüğüne soyunan Murat Bardakçı'nın Vahdettin "Vahideddin " hayranlığına bir zamanların Karaoğlanı Bülent Ecevit'in de katılması ile haneden taraftarları kartel medyasında büyük ilgi görmeye başladı.

Hanedan cephesi, tarihi gerçeklerini saptırıp Vahdettin'e övgüler düzmek için birbirleri ile yarışıyor. Gazete sayfalarında tefrika edilen hanedanının trajik öyküleri ve hüzünlü belgeseller Vahdettin'nin hain olduğu gerçeğini değiştiremez. Fatih Sultan Mehmet'in İstanbul'u alması nasıl tarihi bir gerçekse son Padişah Vahdetti'nin Osmanlı Devletini işgalci güçlere teslim ettiği de bir o kadar gerçektir.

Türkiye'nin yeteri kadar sorunu yokmuş gibi bir süredir Osmanoğulları Hanedanı'nın hüzünlü hikayeleri ve Vahdettin'in "Vahideddin" hain olmadığı, son padişahın hazin ölümü belgesellere konu ediliyor. Tarihi gerçeklerin açıkça saptırıldığı görülen bu yazı ve açıklamalar Türkiye'nin sosyal ve siyasi ortamını olumsuz yönde etkilemesinin yanı sıra toplumun kamplaşmasına da neden olmaktadır. Tuhaf olan ise yakın tarihimizdeki bu olayı bir çeşit siyasi rant için kullanmak isteyenlerin ortaya çıkmasıdır.

Bu konudaki en büyük sürpriz isim hiç kuşkusuz bir zamanların Karaoğlanı olan Bülent Ecevit. 2002 seçimlerinden partisi ile birlikte yerle bir olduktan sonra siyaseti bırakmak zorunda kalan Bülent Ecevit, durup dururken hiçbir belge ve bilgiye dayanmadan yaptığı bir açıklama ile son Padişah Vahdettin'in hain olmağını söyledi. Ekonomi cahilliği, Başbakanlık yaptığı tarihlerde tescillenen Ecevit'in yakın tarihimiz konusunda da epey cahil olduğunu ortaya koyan bu garip açıklama şaşkınlıkla karşılandı..

KARAOĞLAN'IN HANEDAN SEVGİSİ NEREDEN GELİYOR?

Ne olmuştu da Ecevit, Ulusal Kurtuluş Savaşı sırasında işgalci emperyalist güçlere işbirlikçilik yapan son padişah Vahdettin'in "hain" olmadığını keşfetmişti. Ecevit'in keşfini Vahdettin'e oldukça uzak olan akrabalığına bağlayanlar oldu ama bu gerçekçi bir yaklaşım değildi. Anlaşılan bir zamanlar halkçı ve sosyal demokrat söylemlerle yola çıkan Bülent Ecevit, 2002'de kendisinden menkul demokratik sol anlayışı ve karı-koca partisi ile birlikte halk tarafından tavsiye edilmelerini içine sindirememişti. Bu nedenle de isimlerinin unutulmaması için kendisi ve eşi arada bir böyle tarih ve bilgi yoksunu açıklamalar yapıyordu.

Hanedan konusunda en yetkin ve bilgili davranan isim ise hiç kuşkusuz "amatör tarihçi" ve gazeteci Murat Bardakçı' dır. Hemen hemen her hafta Hürriyet Gazetesi'nde hanedana sayfalar dolusu övgüler düzen yazıları tefrika edilen Murat Bardakçı uzun yıllardır hanedanın basın sözcüsü gibi davranmaktadır. Bardakçı'nın bu hanedan hayranlığına daha sonra ne olduysa Doğan Grubu da katıldı. Bu grubun yapımı olan belgeselde Vahdettin'in ve hanedanının sürgün yıllarındaki hüzünlü hikayeleri uzun uzadıya anlatıldı.

ÖZKÖK'ÜN HANEDAN SAVUNMASI

Belgeselde anlatılan Osmanoğulları'nın hüzünlü hikayesi o denli etkileyiciydi ki gazetenin Genel Yayın Müdürü Ertuğrul Özkök bile dayanamayıp bu konuda titrek bir kalemle makale yazdı. Osmanlılar dizisini gözyaşları içinde izlediğini anlatan Özkök "çok fazla araştırmaya orasını burasın kurcalamaya hiç gerek yok Cumhuriyet sağlam, kaybedilmiş sadece bir imparatorluk var." Yani Özkök " son dönemini fazla kurcalamayın kaybedilen sadece bir imparatorluk alt tarafı" diyor. Bu söze ne denir. Altıyüzyıllık bir imparatorluğun kaybedilmesinde başrol üstlenmiş kişilere veya kişiye sizin gibiler istedikleri kadar ağlayabilir, hatta yas bile tutabilirler. Bu sizin gibi düşünenlerin bileceği bir iştir. Ama sizin ağlayarak izlediğiniz ve arkalarından yas tuttuğunuz bu kişilerin neden olduğu onca çileyi, katliamları, yıkımları ve ihanetleri tarihten silemezsiniz. Anadolu'nun yoksul halkı canının dişine takmış işgalcilere ve işbirlikçilerine karşı ölüm kalım savaşı verirken son Padişah Vahidettin'in İngiliz işgal komutanına Ankara alehine verdiği bilgiler İngiliz arşivlerinde bir hainlik belgesi olarak durmuyor mu? Kurtuluş savaşı yıllarında yine Vahdettin'in, donatıp paşa yaptığı Aznavur'un, işgalcilere direnen yurtseverlere nasıl kan kusturduğu tarih kitaplarında yazmıyor mu? Yunanlılar İzmir'i ve Ege'yi işgal edip yakıp yıkarken Vahidettin tahtını korumak için üç maymunları oynayan biri değil miydi?

Tarih bir bütündür ve rasyonel bir biçimde yorumlanmalıdır. Ve her şeyden önce dönemin koşulları ışığında değerlendirilmelidir. Osmanlı Hanedanı da tarihimizin ayrılmaz bir parçasıdır. Osmanlı Devleti'nin kuruyucusu olan bir ailedir. Güçlü kişilikli padişahlarla Osmanlı Devleti imparatorluk haline gelmiş, ancak uzağı göremeyen zayıf karakterli padişahlar la da gerilemiş ve yıkılmıştır. Hanedan savunucuları istedikleri kadar uğraşsın korkakları ve hainleri kahraman yaparak tarihin gerçeklerini değiştiremezler. Ama belki de bunlar Hilafet geri gelirse hanedanın kendilerini Sadrazam veya Vezir yapacaklarına falan inanıyorlar herhalde…!

Arşiv

GLOBAL DARBE

İsrail Ordusu bir zamanlar Nazilerin Yahudilere uyguladığı insanlık dışı yöntemleri şimdi Filistinlilere uyguluyor. 2.Dünya savaşında Naziler kaçırılan veya öldürülen her Alman askerine karşılık onlarca sivili rehin alıyor sonrada kurşuna diziyordu. Şimdi İsrail kaçırılan askerleri için Filistin ve Lübnan yerleşim birimlerini bombalayarak halkı ve çocukları öldürüyor.

Amerika'nın Afganistan ve Irak'ı işgali ile başlayan Büyük Ortadoğu Projesi'nin ilk aşaması, İsrail'in sudan bir bahane ile Filistin'e ardından Lübnan'a saldırması ile 2.aşaması başladı. Bu yeni aşama ABD Silahlı Kuvvetler dergisinde de açık bir şekilde yer alan Ortadoğu'da sınırların yeniden düzenlenmesini öngören projenin uygulanma sürecini hızlandırıldığının göstergesidir. Irak'ı işgal eden Amerika, Irak'ı fiilen Kürtler, Şiiler ve Sünniler olarak üçe bölmüştür. Bu bölünme İsrail'in stratejik bir düşmanı olan Irak'ı ortadan kaldırırken Güney Irak'ta kurulan Kürdistan'nın uzun vadede Türkiye'nin Doğu Bölgesini de kapsayacak şekilde genişletilmesini de planlamaktadır.

Bu amaç doğrultusunda tekrar harekete geçirilen PKK Türk askeri birliklerine, mayın tuzakları ve pusularla kayıplar verdirmeye başlamıştır. Filistin'de sadece bir askeri Hamas tarafından kaçırıldı diye Gazze'ye giren İsrail ordusu, Filistin devletinin dokuz bakanını esir alarak her tarafı yakıp yıkmasına karşın, şimdiye kadar PKK'ya kaşı savaşta altı bin askerini şehit vermiş Türk Ordusu, Amerika izin vermediği için sıcak takip için bile Irak'a girememektedir. İktidara gelmeden önce türban ve Ortadoğu konusunda her fırsatta Cuma namazı sonrası cemaati sokağa döken AKP, iktidar olduktan sonra izledikleri pasif ve ciddiyetsiz politika nedeniyle Türkiye'nin bölgedeki tüm etkinliğini ve caydırıcılığını yitirmesine neden olmuştur. Türkiye'nin dışa bağımlı ekonomisi ve yabancı sermeyenin egemenliği nedeniyle ne yazık ki artık böylesine önemli bir konuda bile ulusal reflekslerini harekete geçirememektedir

Kurulduğu tarihten bu yana bu coğrafyaya huzur ve rahat vermeyen İsrail, Filistin ve Lübnan'a karşı başlattığı saldırıda Nazi Almanya'sının uyguladığı yöntemleri kullanıyor. İkinci Dünya savaşı sırasında Naziler, öldürülen veya kaçırılan her Alman askerine karşılık onlarca hatta yüzlerce sivili rehin alıyor ve daha sonra bu sivil rehineleri öldürüyordu. İsrail'de Filistin ve Lübnan'da yerleşim birimlerini bombalayarak masum insanları öldürüyor, kaçırılan askerine karşılık, Filistin Devleti'nin yasal milletvekillerini rehin alıyor.

Bütün bunlar Globalizm ve Küresellik adı altında dünyaya sunulan yeni emperyalizmin sahipleri olan Amerika, Avrupa Birliği ülkeleri tarafından açıkça desteklenmektedir. İnsan hakları ve hukukun üstünlüğü gibi değerleri ağzından düşürmeyen Avrupa Birliği, İsrail'in bu vahşi saldırılarına karşı üç maymunları oynarken, İsrail'in üzerinde hiçbir yaptırım gücü olmayan birleşmiş Milletler'de Amerika'nın arkasında olan biteni dört görevlisinin İsrail tarafından öldürülmesine rağmen sessizce izlemektedir.

Bu davranışların açık anlamı ise, Amerika ve İsrail'in birlikte yürüttükleri Ortadoğu'yu yeniden dizayn etme ve bölgedeki bütün enerji kaynaklarını kontrol altına alma operasyonu global nitelikli bir saldırı olduğudur. Ve bu saldırı her anlamda eli kolu bağlanan Türkiye'yi beklenenden daha kısa bir süre içinde kapsamı içine alacağının kesin göstergesidir.

Arşiv

 

MEDYA'DAKİ YAHUDİLER

Tarih 19 Temmuz 2006, Siyonist İsrail bir askerinin kaçırıldığı bahanesiyle Filistin'e saldırıyor. Filistin Devletinin bakanlarını rehin alıp götürüyor ve her tarafı yakıp yıkmaya başlıyor. Ardından yine aynı gerekçeyle bu kez Lübnan'ı vurmaya başlıyor. Vahşi bombardımanın hedefi siviller ve çocuklar. İsrail'e karşı hiçbir yaptırım gücü olmayan Birleşmiş Milletler dört görevlisinin öldürülmesine rağmen olanı biteni sadece seyrediyor. Amerika ve AB zaten İsrail'i açıkça destekliyor. Arap dünyası ise her zamanki gibi sus pus. Türkiye'ye gelince, medya ne yapacağını bilemez bir şaşkınlık yaşıyor. Ardından Hürriyet'in Genel Yayın Müdürü Ertuğrul Özkök, telaşla "aman sakin olalım" telkinlerine başlıyor. Özkök, Arapların bile sesini çıkarmadığı bu insanlık dışı saldırılara karşı olaylara tepki gösterilmesinin gerçekçi olmayacağını yazarken içinde hicran yarası olmuş Mart tezkeresine gönderme yaparak "o zaman ABD ile birlikte olsaydık PKK'ya karşı şimdi bu duruma düşmezdik" diyor. Özkök, Türkiye, sadece Mart tezkeresi değil, on tane tezkereye evet dese de bu durumun değişmeyeceğini bilse de işinin gereği böyle yazıyor.

Yine aynı tarih; 19 Temmuz 2006. CNN'in sabah haberlerinde şirinleri oynayan spiker Şirin Payzın şen şakrak haberleri sunuyor. Keyfi yerinde arada bir kıkırdıyor. Sonra birden ciddi bir konuya giriyor. Siyonist İsrail'in Başbakan Yardımcısı Şimon Perez'le yaptığı bir konuşmanın ekrana geleceğini söylüyor. Şirin Payzın, Şimon Perez'e abuk sabuk bir şeyler sormaya çalışıyor. Zaten ne sorduğu da pek anlaşılmıyor. Konuşmaları tercüme eden biri Şimon Perez'in Siyonist propagandasını yansıtmaktan başka bir şey yapmıyor. CNN böyle dakikalar boyuncu Şimon Perez'in tek taraflı Siyonist propagandasını Türk halkına dinletiyor.

Bu olay akla iki soruyu getiriyor. Bir gazeteci bu kadar mı cahil olur? Şirin Payzın'ın olan bitenlerden hiç mi haberi yok. Politik kültürü bu kadar mı zayıf. Bunlar doğru değilse o zaman Şirin hanım, Lübnan ve Filistin'de olanlara İsrail Yahudi'si gözüyle ile bakıyor. İsrail saldırıları devam ettikçe Türk medyası dökülmeye devam ediyor. Tarikat cemaatinden Nişantaşı cemaatine yatay geçiş yapmış olan Ahmet Hakan, dayanamayıp Filistin halkına yapılan Yahudi zulmünden bahsediyor. Ama ertesi gün bin kez pişman olduğunu anlatan yazısı ile Yahudi lobisinden özür üstüne özür diliyor. İnsan haklarını, Kopenhag kriterlerini ağzından düşürmeyen AB'ci yazar çizer takımı ise dillerini yutmuş bülbüller gibi sus pus. En başta Türklerin Ermeni ve Kürtleri kestiğini ilan eden Orhan Pamuk, Çetin Altan'ın 2. cumhuriyetçi mahdumları Ahmet ve Mehmet Altan biraderler, Türklerin kanının beğenmeyen Hırant Dink, Murat Belge ve AB'nin yılmaz savunucusu Zeynep Göğüş İsrail'in yaptıklarına karşı üç maymunları oynuyorlar.

Şimdi bu keskin AB'cilere bir sorumuz var? Övmekten göklere çıkardığınız AB'nin bu katliamları görmezden gelmesine karşı söyleyecek bir sözünüz yok mu? Sizin ifade özgürlüğünüz ve insan hakları anlayışınız buraya kadar mı? Yok biz Yahudi'yiz diyorsanız o zaman başka. Ya da en doğrusu biz ABD ve İsrail'den yanayız deyin herkes rahatlasın ve bu iş bitsin.

İktidar olmadan önce türbanı bahane edip her Cuma namazı sonrası cemaati sokağa dökenlere gelince onlara söylenecek tek şey: Yüzünüzü kıbleye dönün, yanlış yönde namaza duruyorsunuz. İsrail üç askerinin kaçırıldığını bahane edip Orta Doğuyu kan gölüne çevirirken şimdiye kadar altı bin Türk askerini şehit eden PKK'ya karşı elimizin kolumuzun bağlı olması vicdanınızı hiç mi rahatsız etmiyor? "Dağlara yoksul ailelerinin çocukları gidiyor bizim çocuklarımız güvende Amerika ve Avrupa'da yaşıyor" diyorsanız, bir gün o şehitlerin ruhu size bu ülkeyi dar edeceğini de sakın unutmayın.

Arşiv

 

VAHŞİ UYGARLIK

 
AB'nin kadrolu elemanları: Orhan Pamuk, Hırant Dink, Zeynep Göğüş, Mehmet Altan, Hadi Uluengin ve diğerleri İsrail'in bu ahlaksız savaşta yaptıklarına karşın söyleyecek hiç bir sözünüz yok mu?

Büyük Ortadoğu Projesi, aslında Müslüman coğrafyasına karşı başlatılan yeni bir Haçlı Seferi özelliğini taşımaktadır. Amerika ve İsrail'in başlattığı saldırılar, aşamalı olarak bütün Ortadoğu'yu kapsayacaktır. Sözde uygar olan Batı Dünyasının bu vahşi ve insanlık dışı saldırılarında Türkiye'de hedef ülkedir. Bu yeni saldırıların stratejik hedefi Kudüs'ü kurtarmak değil, bütün Ortadoğu'yu Amerikan ve Siyonist İsrail çıkarlarına göre yeniden dizayn ederek, doğal enerji kaynaklarını kontrol altına almaktır ve Siyonizm'in en büyük ütopyası olan Büyük İsrail Devletini ve Türkiye'nin doğusunu da içine alan Kürdistan'ı kurmaktır.

Batı Dünyasının en büyük siyasal niteliği emperyal olma özelliğidir. Batı uygarlığı ve kültürü bu günkü haline gelene kadar, yüzyıllar boyunca vahşet, katliam ve insanlığın sömürülmesi ile beslenmiştir. Bu günkü gelişmiş Avrupa ve Amerika bu gelişmişliklerini zenginliklerini emperyal özelliklerine borçludur....! Avrupa emperyalizmi tarafından iliklerine kadar içi boşaltılan Afrika kıtası, Ortadoğu, Orta Asya devletleri ve Latin Amerika emperyalizmin beslenme kaynakları olmuştur. Emperyal özellikli savaşların tarihçesi çok eskidir. Katolik dinini emperyalist amaçları için kullanan Papa'lığın 1005 yılında başlattığı Haçlı seferleri, tam 250 yıl sürmüştür. Avrupalı Kral ve Derebey'lerin başında olduğu Hıristiyan orduları bu süreç içinde Müslümanların yaşadığı Ortadoğu coğrafyasına sekiz Haçlı seferi düzenlemiş ve bu bölgeyi sömürgeleştirmek için her türlü katliamı ve yağmayı yapmışlardır. Haçlı seferleri Papa tarafından Kudüs'ün Müslümanların elinden kurtarılması gibi kutsal bir amaç olarak gösterilmesine karşın, gerçekte Batı dünyasının yeni sömürgeler elde etme stratejisinden başka bir şey değildir.

HEDEF BÜYÜK İSRAİL DEVLETİ

Günümüzün Ortadoğu ve Afganistan'da olup bitenler de Amerika'nın ve Batı dünyasının Globalizim veya küreselleşme adı altında sakladığı yeni emperyalist saldırılardır. Afganistan'da ve Irak'ta vahşi bir işgal sürdüren Amerika; Dünyaya, buralara özgürlük ve demokrasi getireceği yalanını söyleyerek, bölgede varolan enerji kaynaklarını ele geçirmeye çalışmaktadır. Amerika bu amacını gerçekleştirmek için İsrail'le birlikte Büyük Orta Doğu Projesini hazırladı. Bu proje Ortadoğu'daki ülkelerin sınırlarını Amerika ve İsrail çıkarlarına göre yeniden dizayn etmeyi planlamaktadır. Proje Türkiye'yi de içine almaktadır. Amerikan emperyalizmi Irak'ı fiilen Kürtler, Şii'ler ve Sünniler olarak üçe bölerek İsrail'in bölgede stratejik düşmanı olan Irak'ı ortadan kaldırmıştır. Üç askerinin kaçırılmasını bahane ederek Filistin ve Lübnan'a karşı vahşi ve ahlaksız bir savaş başlatan İsrail'in gerçek niyeti ise aslında Büyük Orta Doğu Projesinde öngörülen sınırların yeniden dizayn edilmesi sonucunda Siyonist siyasetin ütopyası olan Büyük İsrail Devletini gerçekleştirmek. Amerika ile birlikte hareket eden İsrail'in uluslar arası hukuk kurallarını tanımaması ve hiçbir insani değere önem vermeden, sivillere yönelik katliam yapması, halkın yaşamsal kaynaklarını yerle bir etmesine karşın Batı dünyasının sessizliği, başlatılan saldırının haçlı zihniyeti taşıdığı gerçeğini ortaya koymaktadır.

TÜRKİYE HEDEF ÜLKE

Milenyum yüzyılının başında Amerika ve Batı dünyası; askeri, siyasi, dini ve ekonomik boyutları olan bu yeni Haçlı seferi, Türkiye'yi de kapsamaktadır. Artık kimin tarafından desteklendiği ve kollandığı ve ne amaç için kullanıldığı iyice ortaya çıkan PKK, bu amaçla kırsal kesimde harekete geçerek Türk ordu birliklerine mayın tuzakları ve pusularla kayıp verdirerek yıpratma savaşına başlamıştır. Amerika ve İsrail'in giderek yaydığı ve derinleştirdiği bu saldırıların bundan sonraki hedefleri Suriye ve İran'dır

Bu emperyal haçlı seferine karşı Müslüman dünyası ise her zamanki gibi duyarsızdır. Müslüman dünyası içinde bu saldırılara karşı bir dayanışma yoktur, akıl fikir ve güç birliği yoktur, dindaş olmanın gereği olan kardeşlik duygusu yoktur. Bunların yerine ihanet, işbirlikçilik, dini istismar ve kulluk vardır. Hatta Amerika ve Batı dünyası ile işbirliği içinde olan bir çok gerici Arap rejimleri el altından bu saldırıları desteklemektedir.
En kötüsü ise bu yeni haçlı seferini durduracak ve yenilgiye uğratacak ne bir Selahaddin Eyyubi, ne de Osmanlı Devletinin yıkıntısından Türkiye Cumhuriyeti'ni yaratan bir Mustafa Kemal'de artık yoktur.Bunun anlamı ise Ortadoğu, sözde uygar Batı Dünyasının, bu vahşi ve ahlaksız saldırısına boyun eğip, emperyalizme teslim olacak, yada direnip kendi topraklarına sahip çıkacak.

Arşiv

 

SOROS'UN ENSTİTÜSÜ

Dünyanın en ünlü Borsa spekülatörünün Türkiye'de kurdurduğu Açık Toplum Enstitüsü, etnik ve dinsel konulardaki faaliyetlerini hızlandırıyor. Bir süre önce "Türkiye'nin en önemli ihraç ürünü ordusudur" diyen G. Soros'un bu tuhaf öngörüsü gerçek mi oluyor? Lübnan'a Türk askerinin gönderilmesi kararı ve PKK ile mücadelede bundan böyle Amerika'nın da taraf olarak katılması ne anlama geliyor?

AKP'nin icraatlarını öven Cumhuriyetin laiklik uygulamalarını fazla katı bulan Soros'un Türkiye'ye olan bu ilgisi ve merakı, Enstitünün başkanı olan Can Peker'e göre Soros'un bir ihtilal ve rejim değişikliği isteği ile ilgili değil. Karanlık spekülatör Soros'un fikirlerini topluma yayan Açık Toplum Enstitüsü'ne dikkat, çünkü Türkiye'deki bazı gelişmelerin ardında bu esrarengiz kuruluş var.

"Türkiye'nin en önemli ihraç ürünü ordusudur" diyen Dünyaca ünlü borsa spekülatörü G.Soros'un Türkiye'de kurdurduğu Açık Toplum Enstitüsü, azınlık hakları, Güneydoğu sorunu ve bireysel özgürlük gibi son derece önemli konularla ilgileniyor. Soros'un bir çok ülkede de demokratikleşme, açık toplum ve sosyal sorunlarla ilgilenen benzer kuruluşları bulunuyor. Bu kurumlar, faaliyette bulundukları ülkelerde en başta etnik ve dinsel hassasiyetleri ile çok yakından ilgilenmektedirler. Soros'un Türkiye'deki faaliyetlerini yöneten Açık Toplum Enstitüsü de azınlık hakları ve Kürt sorunu konuları ile yoğun bir şekilde ilgilenmektedir. 2. Cumhuriyetçi olarak bilinen çevre ve adları belli bazı yazar ve çizer takımı ile de yakın işbirliği yapan bu Enstitü bu konudaki çalışmalara finansal katkıda da bulunmaktadır.

SOROS KİMLERİ VE NE ADINA FİNANSE EDİYOR

Uluslararası borsa ve sermaye piyasalarında spekülatif hareketler düzenleyerek siyasal ve ekonomik dengelerle oynayan Soros'un, stratejik önem taşıyan bazı ülkeleri sadece insani ve sosyal kaygılarla ilgilendiğine herhalde kimse inanmaz. Rusya'nın çevresindeki üç ülkede gerçekleştirilen "kadife" veya "turuncu devrim" olarak anılan rejim değişikliklerini Soros'un finanse ettiği ve yine Soros'un Orta Asya'da benzer yöntemlerle siyasal rejimleri değiştirme operasyonlarını sürdürmekte olduğu bilinmektedir. G. Soros bu operasyonları Türkiye'deki Açık Toplum Enstitüsü'ne benzer yerel organizasyonlarla yönetmektedir. Bu kuruluşlar, demokrasi, insan hakları, sivil toplum, hukuk, özgürlükler ve piyasa ekonomisi gibi sosyal ağırlıklı konularla ilgilenerek toplumu siyasal rejime ve yönetimi karşı yönlendirmektedir. Amaç bu ülkeyi küresel sermayenin pazarı haline gelmesinin zeminini hazırlamaktır.

Büyük finans gücünü, karanlık yöntemlerle elde eden, Soros'un Türkiye'ye olan ilgisi giderek derinleşmektedir. AKP'nin icraatlarını öven, Cumhuriyet'in laiklik uygulamasını fazla katı bulan Soros, özelleştirmelerin yetersiz kaldığı ve Cumhuriyetin değerleri konusunda da eleştirilerde bulunmaktadır. Basın, üniversite, iletişim ve yazar çizer dünyasında Ahmet Altan, Mehmet Altan, Orhan Pamuk, Hırant Dink, Murat Belge, Elif Şafak başta olmak üzere, bir çok ismin etrafında toplandığı Açık Toplum Enstitüsü, Soros'un bu fikirlerini topluma yayma görevi yapıyor. Soros'un Türkiye'ye olan bu özel ilgi ve merakının Türkiye'de bir ihtilal veya bir rejim değişikliği hedeflemediğini söyleyen Türkiye'deki Açık Toplum Enstitüsü'nün Başkanı Can Paker'e göre Soros herhalde çok iyi kalpli bir insan olduğu için Türkiye ile ilgileniyor.

PARAVAN KURULUŞLAR VE CIA

Amerika'nın ünlü Merkezi İstihbarat örgütü CIA, yabancı ülkelerdeki faaliyetlerini genellikle paravan bir takım kuruluşları vasıtasıyla yürüttüğü çok bilinen bir konudur. Bu çok klasik bir yöntem olarak görülse bile günümüzde de hala geçerliliğini korumaktadır. Yalnız bir farkla eskiden, daha çok ticari kuruluş görünümdeki bu paravan kuruluşlar şimdi insani ve sosyal nitelikli kuruluşlar olarak faaliyet göstermektedir. Gizli servislerin bu kuruluşlar vasıtasıyla toplumu yönlendiren basın yayın ve iletişim kurumları ile temas kurmakta ve bu çevreyi para karşılığı istediği gibi kullanmaktadır. Bu durum akla şu soruyu getirmektedir. Soros'un Türkiye'de azınlık hakları ve Kürt sorunu ile bu kadar yakın ilgilenmesinin gerçek amacı nedir? Sakın, Amerika'nın Büyük Ortadoğu Projesi'nde yer alan ve bölgenin yeniden nasıl dizayn edileceğini gösteren haritada, Türkiye'nin doğu bölgesini de içine alan Büyük Kürdistan için olmasın.

İşte bu nedenle Soros'un emrindeki bu Açık Toplum Enstitüsü'ne ve onun etrafında toplananlara dikkat etmek gerekir. Çünkü Ortadoğu'da Siyonist İsrail'inde operasyonları başlamıştır. Bunun anlamı Türkiye'yi de kapsayan Büyük Ortadoğu Projesi'nin artık ciddiye alınması gerektiğidir. Aksi halde, karanlık niyetli G. Soros'un Türkiye için pek te iyi bir senaryo yazmadığı kesindir. Bunun en önemli kanıtı "Türkiye'nin en önemli ihraç ürünü ordusudur." diyen Soros'un bu tuhaf öngörüsünün, Türkiye'nin BM isteği ile Türk askerini Lübnan'a göndermesi ile bir şekilde gerçekleşmesidir.

Arşiv

 

YEŞİL İHANET

İsrail'in Filistin ve Lübnan'daki vahşi saldırılarına ve Amerika'nın Ortadoğu ülkelerinin sınırlarını yeniden belirleme planlarına karşılık Arap Dünyasındaki derin suskunluk devam ediyor. Papa 16. Benedikt'in Hz. Muhammet ve Müslümanlık aleyhindeki ağır sözlerine karşılık İslam Konferansı Örgütü ve Arap birliği sus pus.

Müslümanlar arasındaki dayanışmayı anlatan "Komşum açken ben tok uyuyamam" deyişi çoktan unutuldu. Müslümanlığı kullanarak kolay para kazanan bu yeni tür dindar kesim, gösteriş düşkünü yeni bir sosyal sınıf yarattı.

Yüzme havuzlu villalarda keyif çatan tarikat hocaları, servet değerindeki jeep'lere tesettür kıyafetleri ile binenler, sonradan görmenin getirdiği şımarıklıkla, halkın gözüne sokarcasına lüks bir hayat yaşayanlar aslında diğerlerinden bir farklarının olmadığını gösteriyor.

Amerika'nın Afganistan ve Irak işgalinin ardından Siyonist İsrail'in Filistin ve Lübnan'a karşı giriştiği vahşi ve ahlaksız saldırıya karşılık Müslüman coğrafyasındaki derin suskunluk ve tepkisizlik Müslüman dünyasının içinde bulunduğu içler acısı durumu ortaya koyması bakımından ibret vericidir.

Totoliter, gerici ve işbirlikçi rejimlerin hakim olduğu Suudi Arabistan, Ürdün, Kuveyt, Libya, Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri gibi Müslüman ülkeler, bırakın tepki göstermeyi el altından Amerika ve İsrail'e destek verdikleri herkes tarafından bilinmektedir. Diğer Arap ülkelerinin çoğunda da durum aynıdır. İslam dünyası içinde önemli bir güç olduğu varsayılan İslam Konferansı Örgütü -İKÖ- ise arada bir, saraylarda gösterişli toplantılar düzenleyerek göz boyamaktan başka bir şey yapmayan içi boş bir kuruluş olduğu, İsrail'in bu son saldırısı karşısında sus pus olması ile iyice ortaya çıkmıştır. Öyle ki Amerika'nın en yetkin siyasetçilerinin artık açıkça Orta Doğu'yu yerinden dizayn edeceğini söylemesine karşın, İKÖ en ufak bir tepki dahi göstermekten kaçınmaktadır. İKÖ'nün Genel Sekreteri olan Prof.Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu ise İKÖ'nün değil daha çok Suudilerin emrinde çalışan biri olarak görüntü vermektedir. Kendi ülkesini koyu bir şeriatla yöneten Suudi Arabistan Krallığı, ailesinin Avrupa'da sapkınlık, kumar ve sefahat peşinde koşan fertleri gibi, bir iki istisnansın dışında Arap rejimlerinin çoğu Suudiler gibi iki yüzlüdür. Yöneticilerin çoğu petrolden gelen paraları halkına ve ülkesine değil kendilerine harcamaktadır.

ARAP HAYRANLIĞININ İÇ YÜZÜ

Türkiye'ye gelince; Bizdeki elit Müslümanlar arasında çok yaygın bir Arap hayranlığı vardır. Arap rejimlerinin bağnaz, tutucu ve kendi içine kapalı anlayışı beğenirler. Çünkü bu anlayış toplumun yönetilmesini büyük ölçüde kolaylaştırır. Olayların ve gelişmelerin sorgulanmasını, tartışılmasını istemezler, ümmet olmanın gereği olarak mutlak itaat ve biat etmeye onların en çok istediği şeylerdir. Bu şekilde tepkisiz ve hareketsiz hale getirilmiş kitlelerin bir koyun sürüsü gibi güdülmesi kolaylaşır. Bunun en acı örneğini yakın siyasi tarihimizde yaşadık. Anadolu halkı emperyalist işgale karşı ulusal kurtuluş savaşı verirken İstanbul 'da Padişah ve hilafetçiler ümmetçiliği ve Müslümanlığı direnişi kırmak için kullandılar. Bu günde tekelci kapitalizm ve küresel sermaye Suudi' leri de bazı Arap ülkelerini kendi çıkarları için kullanmaktadır.

"KOMŞUM AÇ YATARKEN BEN TOK YATMAM" MASAL OLDU

Türkiye'de de bu anlamda Müslümanlığın "bir lokma bir hırka" gibi münzevi söylemleri çoktan rafa kalkmıştır. Kapitalizmden pay kapma derdine düşen yeşil sermeye'nin sloganı "bütün lokmalar ve hırkalar benim olsun geride kalan sürünsün"e dönüşmüştür. "Komşum aç yatarken ben tok uyuyamam" diyen insani deyişi ise "karnım tıka basa dolu olsun komşum ve başkaları umurumda bile değil" olmuştur. Partileşen ve ele geçirdikleri belediyeler vasıtasıyla kapitalist sistemden büyük rant payları elde eden bir kısım Müslümanlar, artık paranın tadını almıştır. Büyük ölçüde Müslümanlığın kullanılması ile elde kolayca elde edilen bu paralar, Türkiye'de Müslümanlığını öne çıkaran ama yaşam biçimi ile Müslümanlıkla alakası olmayan yeni bir sosyal sınıf yaratmıştır. Görgüsüz, bilgisiz ve çirkin boyutta bir gösteriş düşkünü olan bu yeni sınıf zenginler, sonradan görmeliğin her tür görgüsüzlünü adeta halkın gözüne sokarcasına yaşamaktadırlar. Müslümanlığı, sadece para kazanma amacı ve aracı olarak kullanan yeşil sermayenin, toplumu rahatsız edici yaşam biçimi ve para kazanma hırsı o kadar ileri gitmiştir ki, Müslümanlığın kutsal kavramları bile bu amaç için kullanılır hale getirilmiştir. "Tekbir" adı altında firma kurarak satılan tesettür kıyafetleri ile yine adı kutsal değerlerden alınmış bir yığın paravan holding, binlerce inançlı Müslüman'ın birikimlerini çalmıştır. Necmettin Erbakan, parti yardımı olarak Devletin verdiği trilyonlara el koyarken, Enver Ören sözüm ona "huzur versin, ahlak versin, Milliyetçilik ve Mukaddesat öğretsin" diye kurduğu TGRT' yi ünlü Basın tröstü Rubert Murdoch'a satıp parasını cebine atarken, kendisine ait İhlas Finas kuruluşunda paraları batan binlerce mağdurun durumu umurunda bile olmuyor.

KALPLERİ KATILAŞAN MÜSLÜMANLAR

Kısaca bu para düşkünü yeşil sermaye Müslümanları giderek çok özendikleri işbirlikçi Arap ülkelerindeki dindaşlarına benzemeye başlamışlardır. Paranın tadını aldıkça Müslümanlığın sosyal ve insani değerlerinden uzaklaşan, rant uğruna Müslümanlığı ticaretleştiren bu kesim, Türkiye'de büyük bir sermaye birikimine sahip olmuştur, bu nedenle Filisin' de, Lübnan'da öldürülen, katledilen, evleri yıkılan, yağmalanan, ülkelerinden sürülen dindaşlarına yapılanlara karşı tepkisiz kalmaktadırlar. Aksi halde, kapitalizmden aldıkları rant ve gösterişli hayatları tehlikeye girebilir. Bu yüzden artık bu kesimden Müslümanlık adına bir tepki ve yardım beklemek anlamsızdır. Onlar için para çoktan Müslümanlığın önüne geçmiştir. Yürekleri öldürülen Müslüman çocukların çığlıklarını duymayacak kadar katılaşmıştır.

Arşiv

 

SOSYAL PARÇALANMA

Gerçek demokrasilerin en büyük özelliği, sosyal sınıflar arasındaki farklılıklara karşı adil davranmasıdır. Türkiye gibi henüz tam anlamı ile gelişmemiş ve eksik uygulanan demokrasilerde ise sosyal sınıflar arasındaki ekonomik ve sosyal dengeler iktidarı elinde bulunduran siyasal partilerin insafına terk edilmektedir. Şimdiye kadar Türkiye'de yönetime gelen her parti sadece siyasal anlayışını ve kendi kitlesini gözetmekten başka bir şey yapmadığı için Türkiye'de demokrasi bir türlü gelişememektedir.

Türkiye'yi yöneten siyasetçilerin toplumu oluşturan sosyal sınıflara nasıl bir gözle baktığının gösteren bir örnek olarak sadece Turgut Özal'ın 'Ben zengini severim.' sözü bile bu konu ile ilgili gerçeği anlatmaya yeterlidir. İsmet İnönü'nün bürokrasiyi ve partisini koruyup kollaması, köylülerin ağır bir şekilde ezilmesi ile sonuçlanan iktidar süreci sonrasında Türkiye'nin 2.Dünya savaşına girmediği halde ekonomisinin savaşta yerle bir olmuş ülkelerden daha beter bir durumda olmasına neden olmuştur.

DP döneminde ise Adnan Menderes'in her mahallede bir milyoner yaratma hayali ile, büyük şehirlerin plansız programsız yağmalanması, DP partizanı yeni zenginlerin türemesi ile sonuçlandı. Daha sonraki yıllarda Süleyman Demirel'in esnaf anlayışlı politikaları ile, Türkiye çok şey kaybetti. 'Bir sente bile muhtaç kalan' Türkiye bir yolsuzluklar cennetine dönüştü. Kolay ve bol para kazanmanın yolu devletin malını yağmalamaktan geçiyordu artık. Vahşi kapitalizmin egemen kıldığı bu düzen giderek yerleşti ve özellikle 1980 darbesi sonrasındaki Turgut Özal döneminde artık siyasal bir sistem olarak yerleşti.

Bülent Ecevit'in Başbakan olarak görev yaptığı DSP, ANAP ve MHP'nin oluşturduğu sağ ağırlıklı son koalisyonun ekonomik ve siyasal olarak batağa saplanmasının ardından yapılan seçimlerde iktidar olan Adalet ve Kalkınma Partisi iktidar süreci içinde Türkiye toplumunu sosyal boyutları ile sarsan politikalar izledi. Bıçak sırtında seyreden ekonomiyi pembe tablolarla büyük bir başarı olarak gösteren AKP, Türk toplumunu oluşturan sosyal kesimler arasında ki uçurumu daha da arttırdı ve her iktidarın yaptığı gibi iktidar olmanın nimetlerini olabildiğince kullanarak kendi zenginlerini yarattı.

Bu yeni Müslüman zenginleri, çocuklarını Amerika ve Avrupa'daki okullara gönderdi, pahalı villalarda ve lüks jeep'lerde gösterişli bir hayat sürerek bir zamanlar eleştirdiklerinden hiç bir farkları olmadıklarını gösterdiler. Kendilerini iktidara taşıyan dini bütün kesimleri artık inandırıcılığı kalmamış dini söylemlerle oyalayan AKP, rasyonel anlamda varolan dengesiz ve adil olmayan siyasetlerin bir devamı olduğu apaçık bir şekilde ortaya çıkmıştır.

Bu konudaki en çarpıcı örnek ve Türkiye'deki sosyal dengesizliğini bir simgesi olan vergi sisteminin AKP tarafından aynen devam ettirilmesidir. AKP'nin en tartışmalı bakanı olan Unakıtan'ın başında bulunduğu Maliye Bakanlığı'nın veri toplama uygulamasında ki kabul ettiği vergi anlayışı, AKP'nin kendilerinden önceki partilerden hiçbir farkı olmadığının somut bir kanıtıdır. Hiç bir sosyal dengeyi gözetmeyen bu antidemokratik vergi toplama sistemine göre doktorlar açlık sınırında görünüyor, ihracatçı ve ithalatçılar yoksullukla boğuşuyor, kuyumcular ise ancak asgari ücretliler kadar vergi ödeyebilen ticaret erbabı olarak görülüyor.

Bir günlük hasta vizitesi kadar bile vergi vermeyen doktorlar ve her gün milyarlarca lira ciro yapan kuyumcuların ödediği bu gülünç vergilerle toplumla adeta alay edilmektedir. Ne var ki, bu utanç verici tabloyu şimdiye kadar hiçbir siyasi anlayış ve parti değiştirememiştir. Büyük bir çoğunlukla ve dini temelli söylemlerle iktidar olan AKP'de bu tabloyu değiştiremediği gibi tam tersi sosyal kesimler arasındaki uçurumu daha da derinleştirmiştir.

Bu durumda doğal olarak sosyal kesimler arasındaki kamplaşmaların derinleşmesine ve en önemlisi Müslümanlığı kullanarak toplumu aldatan yeşil sermaye temsilcilerine olan güvenin tümüyle ortadan kalkmasına yol açmıştır. Bütün bunlardan anlaşılan tek şey, iktidarların kendi çıkarları için en kutsal değerleri bile kullandığı gerçeğidir. Şimdi Türk toplumu her siyasi anlayışı denemiş ve bu siyasetlerin gerçek yüzünü görmüştür. Bundan sonra denenecek bir şey kalmamıştır. İşte bu noktada Türkiye kendi gerçeğini yine kendisinin yenibaştan bulması gerekmektedir. Aksi halde kaçınılmaz bir sosyal parçalanma tehlikesi Türkiye Cumhuriyeti'nin geleceğini ipotek altına alacaktır.

Arşiv

 

AHLAKSIZLIĞIN YÜKSELİŞİ

Türk toplumunun sosyal ve ahlaki değerleri çok uzun süredir saldırı altında. Üstelik bu saldırılar AKP döneminde daha da artarak sürüyor. Televizyon ekranlarından evlerin içine ahlaksızlık, şiddet, entrika, seks ve yalan akıyor. Şehit cenazelerine iki dakikayı bile çok gören televizyonlar, bir takım sözde sanatçıların seks ilişkilerini ve bir avuç şımarık zenginin ahlaksız yaşamlarını saatlerce yayınlıyor.

Bu sistemli saldırılar sonucu meydana gelen toplumsal çürüme hızla yayılıyor. Bir araştırmada, Siyonist İsrail'in, Lübnan ve Filistin'de sivil halka karşı giriştiği vahşi katliamlar sırasında bile, Televizyonlarda Pınar Altuğ isimli oyuncunun seks ilişkileri ile ilgili haberlerinin en yüksek reytingi yapması, toplumdaki çürümenin boyutunu göstermesi bakımından trajik bir örnektir.

İşte bu sosyal ve ahlaki çürüme yüzünden toplum, Dünyanın en pahalı benzini ve telefonunu kullanmakta, sahipleri tarafından içleri boşaltılan bankaların yüz milyar dolarlık faturalarının sırtlarına bindirilmesine ses çıkarmamakta ve tepkisizliğin sonucunda, Türkiye yolsuzlukların ahlaksızlıkların, hırsızlıkların, gasp ve cinayetlerin kol gezdiği bir ülke haline dönüşmektedir.

Türk toplumunun sosyal ve ahlaki değerleri uzun bir süredir saldırı altıda tutuluyor. Üstelik bu saldırı dört yıllık iktidarlarında dini söylemleri ve uygulamaları ile öne çıkan AKP döneminde daha da artarak sürmektedir. Toplumsal değerlerin her alanında sürdürülen bu saldırı sonucunda ahlaki çöküntünün hızla yaygınlık kazanması ve benimsenmesindeki en büyük etken, hiç kuşkusuz siyasal yönetimlerin anlayışı ve medyanın kendisidir.

TARİH YİNE TEKERRÜR EDİYOR

Kısaca Türkiye'nin bir türlü yenemediği makus talihi bir kez daha tekerrür etmiş, yıllardan beri her iktidara gelen parti gibi AKP'nin de kısa bir süre içinde, kendisinden önceki siyasal yapılardan pek farklı bir parti olmadığı gerçeği ortaya çıkmıştır. Siyasal boyuttaki gerçekler bunları gösterirken en yıkıcı tahribat toplumun ahlaki ve sosyal değerlerinde meydana gelmiştir.

Holding patronlarının kendi çıkarlarını korumak ve toplumu yönlendirmek amacıyla kullandığı yazılı ve görsel medya toplumun yüzlerce yılda sahip olabildiği ahlaki değerleri altüst ederek yozlaştırmış, bunun sonucunda da ülkesinin geleceğinle ve siyasi gelişmelerle ilgilenmeyen, bireysel sorumluluğunu yitirmiş, sadece sanal bir dünyanın yarattığı hayaller peşinde koşuşturan bir toplum haline gelmiştir.

Dünyanın en pahalı benzinini, telefonunu ve elektriğini kullanmasını rağmen en ufak bir itirazda bile bulunmayan, sahipleri tarafından içleri boşaltılan bankalardan çalınan yüz milyarlarca dolarını kendilerine fatura edilmesini bile ses çıkarmayan toplumun, tepkisizliği işte bu nedenlerde yatmaktadır.

ŞEHİTLERE BİR DAKİKA, PINAR ALTUĞ'A BİR SAAT

Toplumun gözünü yalancı sanal alemin büyüsü ile boyayan medya ekranlardan evlerin içine yalan, seks, ahlaksızlık, entrika, şiddet ve riyakarlığın her türlüsü bir sel gibi akmaktadır. Düzenlediği formlarda sosyal ahlak dersleri veren Ali Kırca gibi eski solcuların sapkın porno görüntüleri ortalıkta dolaşmakta, hemen her gün bir kadın veya erkekle birlikte olan sözde sanatçılar itibar görmekte ve örnek gösterilmektedir. Televizyonlarda toplumsal sorumsuzluk o kadar yayılmıştır ki her gün gelen şehit cenazeleri TV kanallarında iki dakika bile yer almazken lüks tatil beldelerinde ayaklara düşen seks ilişkileri, saatler boyu gösterilmekte, yine AB'nin Türk insanına çok gördüğü asgari ücret kadar bile vergi ödemeyen şımarık zenginler, yarım trilyonluk lüks arabaları veya yatları ile alay edercesine televizyonların ana haber bültenlerinde büyük bir arsızlıkla yer verilmektedir.

Toplumsal çürümenin ne kadar derinleştiğini gösteren en çarpıcı örnek ise Ağustos ayının ortasına kadar bir aydan fazla süren Siyonist İsrail'in Lübnan ve Filistin saldırısının Türkiye'deki yansımsıdır. Müslüman görüntüsünü her zaman öne çıkaran ve her fırsatta türban sorununu gündeme taşıyan bir hükümetin olduğu Türkiye'de İsrail'in bu insanlık dışı katliamlarına karşı doğru dürüst bir miting bile yapılamadığı gibi Ankara'nın gözleri önünde İncirlik Amerikan üssünden İsrail'e bomba ikmali yapılmıştır.

En trajik olanı ise yapılan medya reyting araştırmalarında, İsrail saldırılarında binlerce masum sivil ve çocuk can verirken toplumun en çok Pınar Altuğ'un iç çamaşır değiştirir gibi değiştirdiği sevgilileri ile ilgili haberleri okuduğu ve izlediği gerçeğidir. Ve birilerinin bu kadını yılın annesi seçtiğini de göz önüne aldığımızda toplumsal çürümenin ne kadar derin boyutlara ulaştığını görebiliriz.

Tarih, ahlaksızlığa bu kadar ilgi ve itibar gösteren toplumları asla affetmez ve er geç zamanı geldiğinde cezalandırır. Bunun ne anlama geldiğini öğrenmek isteyenler, tarihin derinliklerinde kaybolmuş ne kadar çok millet ve toplumların bulunduğunu hatırlaması yeterlidir.

Arşiv

 

EMANETE İHANET

Din ve türban söylemleri ile iktidara gelen AKP'nin yönettiği Türkiye'de, son dört yıl içinde en öne çıkan sosyal travmaların başında; çocukların emanet edildiği devlet kurumlarında meydana gelen utanç verici olaylar oldu. Bir toplumun geleceği olan çocuklar, emanet edildikleri ve koruma altına alındıkları bu devlet kurumlarında tecavüze ve tacize uğradılar, dövüldüler, fuhuşa zorlandılar, gasp çeteleri tarafından kullanıldılar.
Sadece küçük bir kısmının basına ve kamuoyuna yansıdığı bu utanç verici olayların, meydana geldiği devlet kurumlarının bağlı olduğu bakanlığın başında ise bir hukukçu ve aynı zamanda kendiside bir anne olan Nimet Çubukçu bulunuyordu.

Bayan Bakan Çubukçu, ardı ardına meydana gelen ve Türk halkını rencide eden bu utanç verici olayları önlemede ve bu kurumları çağdaş bir yönetim anlayışına kavuşturma konusunda yetersiz kalınca kendisi ve bakanlığı en çok eleştirilen isim haline geldi.

Partisinin Merkez Karar Yürütme Kurulu üyeliğinden de çıkarılan Nimet Çubukçu, Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu'nda ve Çocuk Yetiştirme Yurtları'nda ardı ardına meydana gelen ve Türk halkını rencide eden bu utanç verici olayları önleme konusunda başarısızlığını örtmek için çok bildik bir yönteme başvurdu.Yaklaşan seçimlerde yeniden milletvekili olmanın yolunu, Recep Tayyip Erdoğan'ın eşi Emine Erdoğan'ın avukatlığını yaparak aramaya başladı. Ancak, kendi sorumluluğundaki kuruluşlardaki rezaletleri önlemek yerine TBMM'de 'harem'in anlamını anlatmaya çalışan, muhalefet liderinin eşi ile uğraşan Nimet Çubukçu ne yaparsa yapsın bu olaylardaki sorumluluğu, tarihin ve Türk toplumunun belleğinden hiçbir zaman silinmeyecektir.

ÇOCUKLARA EZİYET ETME KURUMU

Bir devleti, devlet yapan en önemli unsurlarından biri hiç kuşkusuz geleceğin büyükleri olan çocuklara verdiği önemdir. Ama ne acıdır ki Türkiye Cumhuriyeti gerek çocukların eğitimi gerekse kendisine emanet edilen çocukların bakımı konusunda son derece yetersizdir. Özellikle kimsesiz, öksüz ve yetim çocukların bakımı gibi son derece kutsal bir görev üstlenmiş olan Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu'nun hali içler acısıdır. Avrupa Birliği'ne girmek için çıkarılan bir yığın uyum yasası ve iktidar partilerinin göstermelik çabaları bu kurumun içinde bulunduğu gerilikten bir adım bile öteye götürememiştir.

Devletin emanetine bırakılan çocukların itilip kakılması, dövülmesi, tacize ve tecavüze uğramasının olağan hale geldiği, SHÇEK'da son yıllarda meydana gelen utanç verici olaylardaki artış AKP döneminde meydana geldi. Kurumun bağlı olduğu Devlet Bakanı Nimet Çubukçu, kuruma emanet bırakılan ve sonra kaybolan, dövülen tecavüze uğrayan, fuhuşa zorlanan, gasp çetelerine kullandırılan çocuklara bir anne olarak daha duyarlı davranması beklenirken başında olduğu bakanlığı, bu olayların ört bas edilmesi için çaba harcadı. Kendisi SHÇEK'de koruma altında olan çocuklar olmadığını, mahkemelerin rehabilitasyon amacı ile gönderdiği çocuklar olduğunu ve bunların kendi istekleri ile kaçtıklarını söyledi. İyi güzel de bu çocuklar bu ülkenin çocukları değil mi? Devletin emanetine verdiği bu çocuklar orada korunamayacaksa neden oraya kabul edilmektedir. Kaçıp gitmelerinden kendilerinin hiç mi sorumluluğu yoktur. Ve tabi bu kurumlardaki olaylar, tıpkı önceki bir sürü olay gibi medyanın ilgisizliği ve toplumun unutkanlığına terk edildi.

Devletin eline teslim edilen bu çocuklara yapılanlar en basitinden devleti yönetenler ve bürokratlar için büyük bir utanç kaynağıdır. Avrupa Birliği insan hakları ile ilgili kriterlerini Türkiye'ye taşıyan uyum yasaları süs olsun diye mi alınmıştır. Türkiye'nin bu en önemli sosyal kurumundaki rezilliklerin bir türlü önlenilememesini açıklamak olanaksızdır. Devleti devlet yapan, toplumuna karşı gösterdiği ilgi ve korumacılıktır. Oysa bu kurumda olup bitenler, çıkarılın buncu uyum yasasının ve insani çalışmaların göstermelik olduğunu kanıtıdır.

Çaresiz ailelerin çocukları, yetim ve öksüzlerin barınağı olarak görülen bu kurum sürekli olarak yolsuzluk, usulsüzlük, çocuklara kötü muamelelerle kamuoyunun gündemine gelmektedir. Bundan daha kötüsü şimdiye kadar iktidar olan hiçbir siyasi anlayış bu soruna çözüm bulamamış, bulamadığı gibi gösterdiği ilgisizlik nedeniyle kurum her yıl biraz daha batağa gömülmüştür.

BÜYÜYEN TÜRKİYE'NİN KÜÇÜLEN KURUMLARI

Her gün Türkiye'nin büyüme rekorları kırdığını ve çağ atladığını söyleyen politikacılar, ne garip tir ki bu çok önemli kurumun varlığından bile haberi olmamıştır. AKP döneminde de böyle olmuştur. Hatta daha önceki yıllara göre bu kurumdaki rezillikler ayyuka çıkmış, insanı insan olduğu için utandıran olaylar yaşanmış ama hepsi bir şekilde örtbas edilerek gerçekler toplumun gözünden saklanmıştır. AKP hükümetinin bu kurumun bağlı olduğu Devlet Bakanı Nimet Çubukçu, tıpkı kendisinden öncekilerin yaptığı gibi olayların basına ve kamuoyuna yansımasından duyduğu sıkıntının dışında ve ortalığı süt liman gösterecek açıklamaların dışında bir şey yapmamıştır…

Demokrasilerin ve hukuk sisteminin etkin bir şekilde işlediği ülkelerde böyle bir durumun meydana gelmesi halinde en azından bundan siyasal olarak sorumlu olan bakanın istifası ile sonuçlanır. Ancak siyasi hırsların ve çıkarların egemen olduğu bir Türkiye'de, bu tür olaylar bir şekilde örtbas edilerek zaman içinde unutulması beklenir. Göstermelik olarak yapılan bir iki çalışma işbirlikçi medya tarafından abartılarak yansıtılır, gerekli yerlere de tekzipler ve düzeltmeler gönderilerek olayların takibi engellenir. Bir süre sonra Türkiye'nin kimsesiz, yetim ve öksüz çocukları 'çocukları ezme kurumuna' dönüşen kuruluşun insafına terk edilir. Ama şunu sakın unutmayın ki, bu kuruluşun bağlı olduğu Sayın Bakan, hükümetler partiler gelip geçer ama bu kurumdan kaybolan, tecavüze uğrayan, dövülen, taciz edilen çocukların vebali öldükten sonra bile gelir sizi bulur.

Arşiv

 

ÇAMUR SAVAŞI

Dört yıldır AKP iktidarını öve öve göklere çıkaran kartel medyası, yaklaşan seçim öncesi kendi aralarındaki çıkar çatışması nedeniyle birbirine girdi. Aydın Doğan ve Turgay Ciner grubu, birbirlerinin kirli çamaşırlarını ortaya döktüğü bu çamur atma savaşı, medya dünyasının içinde bulunduğu durumu ortaya koyuyor.

Uzun yıllardır Türk basınına musallat olan iktidarlardan çıkar sağlama anlayışı artık Holding bünyelerinin içinde yer alan medya kuruluşlarının karakteri haline geldi. Ulusal ve toplumsal değerlerin yenini patronların kişisel çıkarlarını öne çıkaran bu anlayışın son örneğini görmek istiyorsanız yazılı ve görsel basını biraz dikkatli izlemeniz yeterli. Adı gazeteci veya genel yayın müdürü olanların nasıl 'U' dönüşleri yaptığını, dün yanında çalıştığı patronuna bu gün nasıl sövdüğünü ibretle görebilirsiniz. Bu kirli savaşın öne çıkan iki ismi var biri Fatih Altay'lı diğeri ise Ertuğrul Özkök

İktidar olan AKP ile iyi ilişkileri nedeniyle kartel medyasının gözde ismi olan Fatih Altaylı, Hürriyet'te çalıştığı yıllarda Sabah gazetesinin sahibi olan Turgay Ciner'i yerden yere vurmuştu. Ancak ne olduysa Hürriyet'ten ayrılarak Sabah gazetesine transfer olan Altay'lı bu kez, eski patronu Aydın Doğan'ı yerden yere vuruyor.

Milli Kurtuluş Savaşının tescilli haini Ali Kemal'e bile 'Hain' demekten kaçındığını iftiharla söyleyen Hürriyet'in Genel Yayın Müdürü Ertuğrul Özkök'te Sabah Grubuna karşı yürütülen çamur atma savaşını yönetiyor. Daha önce Mesut Yılmaz'ın Başbakan olduğu dönemde Aydın Doğan Grubu'nun kredi takipçiliğini yaparken yakalanan Özkök, daha önceki çamur atma kavgası sırasında Sabah'ın sahibi Turgay Ciner'in sabıka dosyasını ve tutuklanma resimlerini yayınlamıştı. Şimdi iki tarafta birbirlerini vergi kaçakçılığı ile suçluyor.

Her türlü ahlaki değerleri ayaklar atlana alan bu anlayış, yazılı ve görsel basının toplum gözünde bütün güvenirliğinin yitirmesini neden olurken gazetecilik mesleğinin de itibarını ayaklara düşürmektedir. Toplum artık, Özkök ve Altaylı gibilerinin başı çektiği bu anlayışın, gazetecilik mesleğinin toplumsal ve ahlaki değerlere değil, patronlarının çıkarlarına hizmet etme biçimine dönüştüğünün göstergesi olarak görmektedir.

Arşiv

 

TRT ÇARŞAF GİYDİ

Türkiye Cumhuriyeti'nin her anlamda en çok sorgulanması ve her yönü ile yeniden kişilik kazandırılması gerek kurumların başında TRT gelir. Sürekli olarak hükümetlerin ve iktidarların borazanı olması, AKP'nin iktidara geldiğinden beri gerici ve taraflı yönetim anlayışı ile bu kurum, demokrasi ve modern dünyanın öngördüğü bütün kriterlerden uzaklaşmış bir hale gelmiştir.

Ulusal değerlere öncelik vermesi ve Cumhuriyet ilkelerine öncülük yapması gereken bu kurum neredeyse kuruluşundan bu yana iktidar partilerinin hizmetinde olmuş, çağdaş ve tarafsız habercilik yerine, hükümetlerin yayın organı olarak varlığını sürdürmüş ve bu günlere kadar gelmiştir. Türkiye'nin ekonomisine hiçbir katma değeri olmayan ve tam tersi her dönemin iktidarları tarafından şişirilen kadroları ile hantal ve doğru dürüst bir şey üretmeyen dev bir kuruluş haline gelen TRT'nin geçmişi de şimdikinden pek farklı değildir.

DP yıllarında Devletin ve Türkiye'nin kurumu olmaktan çıkan TRT, uzun yıllar bu partinin Vatan Cephesi isimli partizan örgütünün sesi olmuş, ulusal niteliğinden uzaklaşarak DP'nin bir propaganda organı haline gelmiştir. Daha önceki ve sonraki yıllarda da yine iktidara gelen partilere hizmet eden bu kuruluş, askeri darbe dönemlerinde bu kez de darbecilerin sesi olmuştur.

HER ZAMAN HÜKÜMETLERİN EMRİNDE

Neredeyse kuruluşundan beri nitelikli, bağımsız ve tarafsız olamayan TRT, İsmail Cem'in kısa süren yönetimi dışında bu ilkelere önem veren veya en azından bu ilkelerin uygulanması için çaba gösteren bir Genel Müdürü olmadığı gibi bundan sonra da olabileceği ne yazık ki olanaksız gibidir. Çünkü devleti yöneten siyasiler bu anlamda bağımsız ve tarafsız bir TRT istememektedirler.

Bu nedenle de hükümetler, TRT'ye kendi görüşleri doğrultusunda kadrolar atamakta bu kadrolar da TRT'yi iktidardaki siyasetçilerin borazanı haline getirmektedir. Bu kısır döngü yıllardır böyle devam etmektedir. Dünyada otorite veya gerici rejimlerin egemen olduğu birkaç ülkenin dışında böyle bir kurum kalmamıştır. Devlet bütçesinden beslenen ve bu denli maliyeti yüksek bir kurum artık modern ekonominin rasyonelliğine uymamaktadır.
TRT o denli siyasallaşmıştır ki Türkiye Cumhuriyeti'nin en önemli bir kuruluşu olan Danıştay'a yapılan kanlı saldırı haberini bile dünyada eşi görülmedik bir tuhaflıkla çok sıradan bir olay gibi vermekte, hükümetin başbakanı ve önemli bakanlarının katıldığı cenaze törenlerinde hükümet üyelerine yapılan tepkileri 70 milyon insanın gözünden kaçırarak en basit habercilik ilkelerini bile çiğnemektedir.

TRT bu yayın anlayışı ile tarihindeki en yanlı yayınının gerçekleştirirken bu kurumun, toplumun gerçekleri öğrenme hakkına da hiçbir saygı duymadığını da göstermiştir. Her dönemde iktidar olan hükümet ve parti anlayışlarına hizmet etmeyi bir alışkanlık haline getiren TRT şimdi de AKP'nin borazanı haline gelmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti'nin ulusal değerlerine aykırı bir yayın anlayışı sürdüren TRT, milyarlarca YTL harcayıp Hanedan belgeselleri yapmaktadır. Hiç kuşkusuz bu kurumda çok değerli ve önemli katkılarda bulunmuş sayısız dürüst kişiler ve sanatçılarda bulunmaktadır. Ancak TRT'nin asli görevi olan kamuyu bilgilendirme ve doğru haber verme sorumluluğu içine yazık ki bunu söylemek mümkün değildir. Bu nedenledir ki bu ülkenin geleceği için bu kurumun siyasetçilerin elinden kurtarılması gerekmektedir. Seviyesiz eğlence programları, içi boş diziler, protokol haberleri ve iktidar partilerine övgü saatlerinden arındırılması gerekmektedir.

Ancak bunların yapılması çok zordur. İktidarlar TRT'yi kendilerine hizmet eden bir kurum olarak gördükleri sürece bu olanaksızdır. Ama hiçbir yanlışın sonsuza dek sürmeyeceği de bir gerçektir. Tarihin çöplüğü bu tür ilkel, gerici ve halkına doğruları söylemekten kaçınan kurumlarla doludur.

Arşiv

 

2. LALE DEVRİ BİTTİ

Osmanlı İmparatorluğu'nun 600 yıllık tarihinde bir döneme adını veren 'Lale Devri' tarih kitaplarında ayrıntılı bir şekilde anlatılır. Bu dönemi çok kısa bir özetle anlatmak istenirse, savurganlık ve gösteriş sözcüklerini kullanmak gerekir. Osmanlı sultanı ve imparatorluk yöneticilerinin batılılaşma özentisinin getirdiği gösterişli yaşam biçimi Osmanlı'nın başkenti olan İstanbul'un lalelerle donatılması ile simgelenmiş olan bu dönem, tarihe 'Lale Devri' olarak geçmiştir.

Yüzyıllar sonra, 2006 ve 2007 yıllarında İstanbul'un AKP'li Belediye'si gösterişli bir kampanya ile dev bir metropol haline gelmiş olan İstanbul'u lalelerle donatıyordu. Medya bu olayı günlerce TV kanallarında konu ediyor, Belediye başkanı Kadir Topbaş holding medyasının ünlü isimlerini Emirgan'da ki Beyaz Köşke davet ederek, lalelerin ortasında mükellef sofralarda kahvaltılar yapıyor, lalelerin mana ve önemi yeniden keşfediyorlardı.
Her yağmur yağdığında evleri sellerin bastığı, üç santimlik karda hayatı felç olan İstanbul'un AKP'li Belediye Başkanı Kadir Topbaş'ın lalelerle uğraştığı sırada Türkiye'nin siyasal, sosyal ve ekonomik durumunun, AKP iktidarının beş yılı için çizdiği pembe tablolarla ne kadar tezat teşkil ettiği beş yılın sonunda ortaya çıktı.

Gerçekler AKP ve iktidar işbirlikçisi kartel medyasının yansıttığı gibi pembe değil. Kartel medyasının ve iktidarla arasın iyi olan holdinglerin ekonomi danışmanı 'televoleci' ekonomistlerin her gün TV ekranlarında ve yazılı basında göklere çıkardığı ekonominin gerçek göstergeleri, Türkiye'nin bıçak sırtında yürüdüğünü işaret ediyordu.

TÜRKİYENİN BÜYÜMESİ MASALI

Öncelikle AKP kurmaylarının her fırsatta öne çıkardığı enflasyonun tek haneli rakamlara düşmesi ve Türkiye'nin büyümesi ilgili rakamlar ekonominin genel yapısı içinde gerçekleri yansıtmamaktadır. Beş yıl sonra bile hala topluma yansımayan düşük enflasyon ve büyüme ne ölçüde inandırıcı ve bilimsel olduğunu anlamak için AKP'nin iktidara geldiğinde devraldığı ve enflasyon rakamının hesaplanmasında önemli baz olan bazı malların fiyatlarını şimdiki fiyatları ile karşılaştırmak yeterlidir. Örneğin Benzin 2000 yılında 1 dolar, şimdi 2 dolardan fazla. Tüpgaz 12 dolar, bu gün 24 dolar. Bu listeye Doğalgaz, ulaşım, sağlık, eğitim, kira gibi gerçek giderlerinde aşağı yukarı aynı oranda zam gördüğü de eklendiğinde gerçek enflasyonun AKP'nin ilan ettiğinden çok yukarıda olduğu ortaya çıkar.

Büyümeye gelince, Türkiye'nin dış borcu kasım 2002'de 107 milyar dolarken, ekim 2006'da 257 milyar dolara yükselmiş, iç borç 87 milyar dolardan 200 milyar dolara, dış ticaret açığı ise Cumhuriyet tarihinin rekorunu kırmıştır. Üstelik bütün bunlar Türkiye'nin Cumhuriyet tarihinde dişinle tırnağınla edindiği kamu iktisadi kuruluşlarının ucuz pahalı 'Babalar gibi' satılmasına rağmen bu kadar yükselmiştir.

DÖVİZ NEDEN GERÇEK DEĞERİNDE DEĞİL

AKP'li ekonomist ve politikacıların ısrarla vurguladıkları ve büyük bir övünçle bahsettikleri bir başka konuda döviz fiyatlarının stabil olmasıdır. Bu gerçekten doğrudur ama ne pahasına olduğu herkesten saklanmaktadır. Sadece Türkiye'nin en büyük özel sektörünün temsil eden TÜSİAD üyesi olan kuruluşların döviz bazında borcu 123 milyar dolardır. Bu kadar borç stoku olanların baskısı bile döviz fiyatlarının yükselmesine en büyük engel oluşturmaktadır. Ayrıca Hazine'deki 300 milyar doların yarısı dövize endeksli bonodur. Bonoların ise yüzde altmışı yabancıların elindedir. Bankalardaki yabancı pay oranı 2006 sonlarında yüzde 40'lara ulaşmış, Türk Borsası ise yüzde yetmişi ise yabancıların kontrolüne girmiştir. Zengin fakir arasındaki uçurum AKP döneminde yüzde 25 artmış, AB ile OECD ülkeleri içinde 2000 yılından bu yana işgücü maliyetlerindeki yüzde 12,6'lık azalma ile en fazla yoksullaşan ülke Türkiye olmuştur.

Bu tablolardan anlaşıldığı gibi Türkiye'de reel anlamda enflasyon açıklandığı gibi tek haneli rakamlara düşmemiş ve artan dış borç stoku ve dış ticaret açığı nedeniyle büyüyememiştir. Büyüme mutlaka vardır ama büyüyenlerin kimler olduğunu artık herkes bilmektedir. R.T. Erdoğan'ın miting alanlarında yaptığı simit hesaplarının hiçbir bilimselliği olmadığı gibi Süleyman Demirel'in uzun yıllardır kullandığı ve artık demode olmuş ucuz demagojilerden başka bir şey değildir. En azından kendi kendine yeten bir ülke görünümünden AB'nin projeleri sayesinde en basit ürünlerini bile ithal etmek zorunda kalan bir ülkeye dönüştüğümüzü artık herkes biliyor.

Türkiye'nin ne kadar büyüdüğünü değil de ne kadar yoksullaştığını Avrupa'da yayınlanan bir istatistik ortaya koydu. Satın alma gücü paritesine göre yapılan sıralamada Türkiye Makedonya'nın ardından Avrupa'nın en yoksul ikinci ülkesi oldu. İşte, çizilen pembe tablolar, bilmem kaç misli büyüyen Türkiye ve tek haneli enflasyon masallarını yalanlayan acı gerçek. Holding profesörleri ve işbirlikçi medya Türkiye büyüyor yalanlarına devam etsinler ama nereye kadar.

AKP'NİN İKİNCİ "LALE DEVRİ" SONA ERİYOR

2002 seçimlerinde büyük bir çoğunlukla iktidara gelen AKP, geçen süre içinde kendilerinden önceki partilerin yaptığı gibi devletin her kademesinde hızla kadrolaştı. Zaman için bu kadrolaşmanın iş liyakatinden çok kendi siyasi söylemlerine yakın kişileri tercih edilmesinin öne çıktığı görüldü. Öyle ki devlet bürokrasisinin en üst kademesi olan Başbakanlık Müsteşarlığına 'Cumhuriyet artık devrini tamamladı, yerine İslami nitelikli bir yapının gelmesi gerekir.' diyen intihalci bir profesör Ömer Dinçer getirildi.

Geçen zamanla birlikte İslami esaslara dayalı siyasetleri öne çıkaran uygulamalar giderek sistematik hale geldi. 2006'lı yıllarda Türkiye Cumhuriyeti bu anlamda değişen manzarası ile 'Ilımlı İslam' ülkesi olarak tanımlanmaya başlandı. Daha çok muhtemel bir askeri darbeyi önlemek amacıyla AB ortaklığına ağırlık veren AKP, ilk başlarda fazlaca düşünmeden AB'nin Türkiye Cumhuriyeti'nin geleceğine yönelik olumsuz isteklerini kabul etmesi yüzünden siyasal, sosyal ve askeri anlamda derin açmazlara sürüklenmeye başladı.

PKK eylemleri, kırsal kesimden kentlere ve giderek siyasal kitle hareketlerine dönüşürken kuzeydoğu sınırlarımızın ötesinde Amerikanın himayesinde kurulan Kürdistan şimdilik ilan edilmemiş bir devlet haline geldi. Bölgede Türkiye'nin caydırıcı görünümü ve etkinliği kayboldu. IMF ve Dünya Bankasına endeksli ekonomi, tek boyutlu bir anlatımla her şeyin yolunda olduğu iddialarına karşın Türkiye'nin toplam borcu ve cari açığı rekor düzeye ulaştı. Gelir dağılımındaki korkunç dengesizlik ve işsizlik, büyük boyutlara ulaşmasına rağmen AKP hala pembe tablolar çizmeye devam ediyor. Özelleştirme adı altında Türkiye'nin ulusal ve stratejik nitelikli kuruluşlarını satıldı . Bu arada Türkiye'nin en büyük hastalığı olan yolsuzluk her yanı sardı. Sonuç alarak AKP' de kendisinden önceki diğer siyasetlerden farkı olmayan bir yapıda olduğu ortaya çıktı.

YEŞİL ZENGİNLERİN GÖSTERİŞLİ YAŞAMLARI

En kötüsü ise AKP iktidarı süresince kendi zenginini yarattı ve bu kesim, bir zamanlar eleştirdikleri zenginlerin hayatlarına nazire edercesine, gösterişli bir yaşam biçim sergileyerek diğerlerinden bir farklarını olmadığın gösterdi. Türbanı gerekçe göstererek çocuklarını yurt dışında okutan, son derece pahalı arabalarla dolaşan, çocukların iş güç ve gemi sahibi yapan, lüks villalarda oturan, beş yıldızlı otellerde iftar davetleri veren, lüks sitelerde yaşayan, devletin imkanlarını kendileri için kullanan bu yeni zenginler, görmemişliklerini sergilemede kendilerinden öncekileri bile geçti.
Üç İmparatorluğa başkentlik etmiş, doğu - batı kültürünün sentezi ve bir Avrupa kültür kenti olan İstanbul, AKP döneminde en çok bozulan bir kent oldu. Korkunç boyuttaki betonlaşma AKP döneminde de hızını artırarak devam etti. Rant uğruna yüzlerce yıllık peyzajı, gökdelenlerinin çirkin siluetlerinle bozuldu, trafiği durma noktasına geldi, kontrolsüz çarşı pazarları, giderek suç makinesi haline gelen varoşları, gasp, kap-kaç, cinayet ve hırsızlık olayları ile can güvenliğinin kalmadığı denizlerin kirletildiği, yeşilliğin çeşitli bahanelerle yok edilerek yapılaşmaya açıldığı, beklenen büyük deprem tehlikesine karşılık göstermelik olarak bile bir şeylerin yapılmadığı, zehirli atık dolu varillerin her yere saçıldığı, kaldırımlarının bir bozulup bir yapıldığı, otopark paralarının yağmalandığı, bir kentte bir haftada solacak milyonlarca lala ekmeyi marifet sayan bir anlayış ancak, geçmişteki lale devri ile açıklanabilir. AKP'nin beş yıl süren lale devrinde gerçeklerin birer ikişer ortaya çıkması ile son bulması kaçınılmazdır.

Arşiv

 

"SATILMIŞ MEDYA"

14 ve 29 Nisan da Ankara ve İstanbul'da yapılan cumhuriyete sahip çıkma mitinglerinde bir ilk gerçekleşti. Tandoğan ve İstanbul Çağlayan meydanlarına sığmayan milyonlarca yurtsever, AKP'nin yanında yer alan kartel medyasını protesto etti. Sabahın erken saatlerinden itibaren Türkiye'nin dört bir yanından gelenlerle meydanları dolduran milyonlarca yurtsever kartel medyası ve özellikle Aydın Doğan grubunu dakikalarca protesto etti. 'Tayyibi alana Aydın Doğan bedava', 'satılmış medya' , 'Doğan medya dışarı, CNN dışarı' , 'satılmış medya bunları da yazsana', 'biz buradayız TRT nerede' sloganları atarak kartel medyasına karşı tepkilerini dile getirdi..

Yüz binlerin haykırdığı bu sloganlar Doğan medya grubunun görevlilerinin yüzüne tokat gibi patladı. Yüzleri sararan bu gazeteciler, göğüslerine iliştirilmiş kimliklerini alelacele ceplerine sakladılar. Kartel medyasına gösterilen bu yoğun tepki dalga dalga miting alanına yayıldı. Milyonlar 'satılık basın, bunları da yazın' diye haykırdı.

ULUSAL MEDYADAN HOLDİNG MEDYASINA

AKP'nin hizmetindeki dinci ve gerici basını bir kenara bıraktığımızda, kendini ulusal medya diye adlandıran Holding medyasına duyulan bu derin nefretin en başında Aydın Doğan Grubu geliyordu. Doğan Holding'in gazete ve televizyonları Ankara mitingi öncesi mitingle ilgili haberleri görmezlikten geldi. Aydın Doğan'nın sahibi olduğu haber kanalı CNN Türk ve Kanal D, mitingi ise gün boyu rutin ve sıradan haber kalıpları içinde iki satırla geçiştirdi. Ancak, mitingin devasa büyüklüğü ve katılanların milyonlara ulaşması karşısında ertesi gün, başta Hürriyet ve Ertuğrul Özkök 'U' dönüşü yaparak vaziyeti kurtarma telaşına girdi. Mitingin büyüklüğü karşısında 'şaşkınlığını' itiraf etmek zorunda kalan Özkök, daha sonra eşinin bile kendisini mitinge karşı duyarsız kalmakla suçladığını yazarak aklı sıra bir çeşit şirinlik gösterisi yapmaya kalkıştı. Gazete okurlarından gelen yoğun tepkiler karşısında ise bu tepkilere saygı duyduğunu yazarak 'U' dönüşünü tamamladı. Ankara mitingini sıradan haberler arasında veren CNN ve Kanal D'nin reytingleri dibe vurunca, İstanbul mitingi Doğan grubu tarafından önemsenmek zorunda kalındı.

Vatan Gazetesi'nin başyazarı Güngör Mengi, lütfedip mitingi övdü ama yazısının sonunda yüz binlerin AB ve özelleştirme aleyhine attığı sloganları eleştirdi. Güngör Mengi, AB'nin Türkiye ye karşı uyguladığı çifte standartları, etnik ve bölücü dayatmaları, özelleştirme adı altında yapılan rezaletlerden ya haberi yok ya da, milyonların farkında olduğu gerçeklerden habersiz. Gerici medya ve AKP yandaşları olan yazar çizer takımından burada bahsetmek bile yersiz. Çünkü onlar zaten bellidir.

Sonuç olarak 14 nisan 2007, Cumhuriyet Türkiye'si için yeni bir tarihi sürecin başlangıcının dönüm noktası olmuştur. Daha sonra 29 Nisan'da İstanbul Çağlayan meydanında bir araya gelen milyonlarca yurtsever, en başta AKP ve işbirlikçi kartel medyası olmak üzere bütün cumhuriyet düşmanlarına, beş yıl boyunca kendilerini kandıran düzmece istatistiklere, yalan borsa ve kalkınma haberlerine, pembe tablolar çizen holding profesörlerine, sol görünüp gerici güçlerle kol kola olan sendika ağalarına, oda başkanlarına, tarikatçılara, Arap hayranlarına, ülkeyi haraç mezat satanlara, gereken cevabı vermiştir. Bu tarihten sonra kimlerin cumhuriyet düşmanları ile işbirliği yaptığı ve onların saflarında yer aldığı, artık herkes tarafından bilinmektedir.

AKP TAKSİM'DE İNTİKAM ALDI

Milyonların cumhuriyete sahip çıkması ve meydanları doldurması AKP yönetimini çok tedirgin etti. İstanbul Valisi, 1 Mayıs İşçi Bayramı nedeniyle 30 yıl önce Taksim'de katledilenleri anmak isteyen DİSK'i engellemek için, kara, deniz, metro ulaşımını trafiğe kapatarak, boğaz köprüsünü tek şerite indirmesi, İstanbullun felç olmasına neden oldu. 10 milyon İstanbullu gün boyunca yollarda perişan oldu. 30 yıl önce 1 Mayıs'ta Taksim'de katledilenlerin katilleri yakalanmazken onları anmak isteyenlere yapılan bu davranış, aslında AKP'nin demokrasi anlayışının gerçek yüzünü ortaya koymuştur.

Arşiv

 

KARAR ZAMANI

 

Türkiye'yi derinden sarsan yolsuzluk ve kötü yönetimin neden olduğu ağır