Basın Tarihinden Notlar II...

Mr. Güldemir ve My Way

Adnan Menderes'in Türkiye'nin küçük bir Amerika olacağı hayali ile başlayan Amerikan tipi yaşam tarzı artık günümüzde neredeyse gerçek oldu. Çocuklarını Amerikan vatandaşı olması için Amerika'da doğuran haber spikerleri, Türkiye'de bir Amerikalı gibi yaşayan 'Beyaz Türkler', Türk örf ve adetlerinden tiksinenler ve ölüm ritüellerini bile Amerikan hayranlığı üzerine kurgulayanlar günümüzün Türkiye'sinde artık yadırganmıyor.

Türkiye'de 'Ayı penisi avcısı' ve 'Bab-ı Ali'yi dölleyen adam' olarak ün yapan Habertürk'ün sahibi Ufuk Güldemir'de adını bir ilke yazdırdı. Amerikanın Irak'ı işgalini Habertürk ekranlarında günlerce ABD bayrağı dalgalandırarak kutlayan ve su katılmamış bir Amerikan hayranı olan Ufuk Güldemir vasiyeti gereği cenazesi Frank Sinatra'nın My Way isimli ünlü şarkısı eşliğinde uğurlandı. Güldemir'in sahibi olduğu Habertürk televizyon kanalı cenaze törenini gün boyunca naklen yayınladı.

Cenazeyi Habertürk kanalından izleyenler Türkiye'ye ve Türk halkına büyük hizmetlerde bulunmuş bu değerli insanı saatler boyunca fonda çalan Frank Sinatra'nın My Way şarkısı eşliğinde dev posterini seyretti. Cenazeye katılan medya dünyasının kara gözlüklü ve yanık tenli ünlü isimlerinin Güldemir'e övgülerini dinledi.

Her şey üçüncü sınıf bir Holywood filminin kötü bir kopyası gibiydi. Taklit ve sonradan görmeliğin bu kadar sırıttığı bir gösteri olamazdı. Henüz yirmi yaşında gencecik şehit bedenlerinin toprağa verilmesi sırasında acılarının dile getirilmesine bile tahammül edemeyen bir AKP anlayışının bulunduğu Türkiye gerçeğinde ölümünü böylesine bir batı özentisi bir hayranlıkla Türk halkına seyrettirmenin mantığını anlamak gerçekten çok zor. Bu gidişle Budizm'e özenip küllerini Hint okyanusuna serpilmesini isteyenlere ya da cenazelerinin senfoni orkestrası eşliğinde kaldırılmasını veya cesedinin tik ağacından yapılmış tabut içinde sergilendikten sonra gömülmesini isteyenlerin de çıkmasına şaşmamak gerekir.

Yaşadıkları sürede kendilerinden başka bu ülkeye ve halkına hiçbir faydası olmamış bu Amerikancı liberallerin ölümlerini bile yabancı bir kültürün özentisi sahnelerle halka seyrettirmesi, Türk medyasının kendi halkına karşı ne kadar yabancılaştığının acıklı bir göstergesinden başka bir şey değildir.

Arşiv

 

Zeynep Göğüş ve Şablon Kafalar

Bedri Baykam gibi babası bakan olduğu için doğuştan şanslı olanlar takımından Zeynep Göğüş, AB'nin kadrolu elamanı gibidir. AB ile yatar AB ile kalkar. Gazetecilikteki tek sermeyesi AB'dir. Göğüş, AB ile o kadar ilgilidir ki, AB dışında kalan konulara amiyane tabirle 'Fransız kalır'. Arada bir AB konusu dışına çıktığında ise çuvallar. 'Süleyman Demirel ve Darbeler' konusundaki yazısı da onun bu konularda ne kadar Fransız olduğunun kanıtıdır.

Göğüş, bu yazısında Bilgi Üniversitesi'nde konuşan Süleyman Demirel'in öğrenciler tarafından protesto edilmesine nasıl tanık olduğunu şaşkınlıkla anlatır. Öğrencilerin, Demirel'i Amerikancılıkla suçladıklarını ve neredeyse 40 yıl boyunca Türk siyasi hayatını olumsuz yönde etkilediği için eleştirmelerini ve öğrencilerin Demirel'in Başbakanlığı sırasında gerçekleşen askeri darbelerin arkasında Amerikanın bulunduğu iddiasının doğru olmadığını belirterek öğrencileri yakın tarih bilgilerini olmadığı için 'şablon kafalı' olmakla suçlar.

Açıkça yazmak gerekirse, bu AB kadrolu hanımın yaptığı bu bir dizi yanlışı, devenin yanlış tarifi gibi neresinin düzeltilmesi gerektiğini bilemiyoruz.
Öncelikle Süleyman Demirel'den başlayarak düzeltmeye çalışalım. Türkiye'nin siyasi tarihinde tam kırk yıl boyuncu varolan ve bu günkü gerici ve Cumhuriyet düşmanı manzaranın meydana gelmesinde en büyük pay, hiç tartışmasız Süleyman Demirel'e aittir. Ülkeyi sağ ve sol kamplara bölerek 'Bana sağcılar cinayet işliyor dedirtemezsiniz.' şeklinde konuşan, rüşvet verirken yakalandığında 'Verdimse ben verdim' diyen, dün söylediğini ertesi gün inkar ederek buna 'Dün dündür, bu gün bu gündür.' diye kılıf uyduran, '1924 Anayasasına göre Türkiye Cumhuriyeti İslam Devletidir.' diyen Süleyman Demirel'in ta kendisi değil midir?

Gerçek anlamda demokratik bir ülkede bu suçları işleyen birinin bırakın bir siyasetçi olarak itibar görmesi, halkın içine bile çıkması zordur. Ama burası Türkiye'dir. Demirel'ler, Mesut Yılmaz ve Tansu Çiller gibileri Meclislerde birbirlerini aklayıp hiçbir şey olmamışçasına ortalıkta dolaşırlar.
Göğüş'ün Türkiye'deki askeri darbelerin arkasında Amerikanın bulunmadığı iddiasına ise artık ilkokul çocukları bile güler. Üstelik bu darbelerin iç yüzleri CIA arşivlerinde bile açıklanırken, Göğüş' ün 'Darbelerin ABD ile ilişkisi yok.' demesi sadece onun bu konulara ne kadar 'Fransız' kaldığının göstergesidir.

Göğüş'e ne denir ki; kendi yakın tarihine ve Türkiye'nin gerçeklerine bu kadar yabancı olanlar tabi ki Cumhuriyet mitinglerinde milyonların haykırdığı 'Tam bağımsız Türkiye' sloganlarından ve Süleyman Demirel'e gösterilen tepkilerden rahatsız olurlar. Siz onların modern görünümlerine bakmayın kafalarının içi gerici sağ düşüncelerle doludur. Geçimlerini Türkiye'nin bağımsızlığını istemeyen küresel güçler için çalışarak sağladıkları için gerçekleri asla yazamazlar.

 

Çevik İlnur'un Faaliyetleri

Türkiye'de İngilizce olarak yayınlanan bir gazetenin eski sahibi olan İlnur Çevik, hemen hemen her dönemde iktidarlarla iyi ilişkiler kurmayı başarmış, özellikle Turgut Özal ve Süleyman Demirel ile kurduğu özel ilişkileri ile tanınmış biridir.

İşte bu İlnur Çevik uzun bir süredir Irak'ın Kürt bölgesinde bir Türk iş adamı olarak faaliyetlerde bulunuyor. Kuzey Irak'ta henüz ilan edilmemiş olan Kürdistan devletinin alt yapı çalışmalarına çeşitli işler yaparak katkıda bulunan İlnur Çevik, bu işlerine yanında Barzani yönetimi adına Türkiye'ye mesajlar taşıyan bir kurye olarak ta görev yapıyor. "Daha önce Özal döneminde benzer görevi yine bir gazeteci olan Cengiz Çandar yapmıştı."

İlnur Çevik bu anlamda Türkiye'den çok Barzani ve Talabani'ye yakın duran biri görünümünde. İlnur Çevik Kuzey Irak ve Kürdistan bölgesi ile ilgili Türk basında yer alan haberlerde hep Talabani-Barzani görüşlerini savunan biri olarak boy gösteriyor. Özellikle Türkiye aleyhine alenen kışkırtıcılık yapan Necirvan Barzani'nin adeta basın sözcüsü gibi davranıyor.

PKK'nın her tür lojistik desteği sağladığı, beslenip korunduğu ve Türkiye'ye karşı saldırılar düzenlendiği kampların bulunduğu Kuzey Irak'ta büyük inşaat işleri olan İlnur Çevik'in bu faaliyetleri artık gazetecilik mesleğinin çok ötesine geçmiş durumdadır. Hemen hemen her gün şehit cenazelerinin kaldırıldığı Türkiye'de böyle bir kişinin ve yüklendiği karanlık misyonu nedeniyle kendini gazeteci olarak tanımlaması ve bu anlamda faaliyet göstermesi mesleki açıdan utanç verici bir durumdur. Barzani ve Talabani'nin kuryeliğini yapan, Kürdistan devletinin alt yapı çalışmalarına TV istasyonları ve özel bir takım binaların inşaatlarını üstlenerek büyük paralar kazanan bir iş adamı olan birine gazeteci demek en çok gazetecilik meslek kuruluşlarını rahatsız etmelidir. Kendine ulusal medya olarak adlandıran yazılı ve görsel basın, böyle karanlık misyon sahibi kişilerin faaliyetlerine ise kesinlikle alet olmamalıdır.


Arsızlık

 

Eskiden edebiyatçıların, yazarların ve gazetecilerin halkın gözünde saygın bir yeri vardı. Bu yazar ve çizerler okurlarının karşısına özel hayatları ile değil eserleri ile çıkarlardı. Oysa şimdi çoğu eserleri ile değil ayağa düşmüş özel hayatları ile ortalığa dökülmüş vaziyette.

Bu anlamda ilginç bir ikili oluşturan 'börtü böcek yazarı' ve gamzeleri ile ünlü İclal Aydın ile yine 'sade suya tirit aşklar yazarı' ve gamzelerini ortaya koyan gülüşleri ile ünlü Tuna Kiremitçi, sınır tanımayan bir arsızlıklarıyla medyaya malzeme olmayı sürdürüyorlar.

İlk eşi karnı burnunda olduğu sırada 'eşi ile birlikte hamile' olduğunu söyleyen Tuna Kiremitçi daha bu açıklamasının sıcaklığı soğumadan İclal Aydın'la herkesin gözü önünde aşk yaşamaya başlamış, ardından İclal Aydın'da 'madem ikimiz de gamzeliyiz öyleyse evlenmeliyiz' diyerek ihtişamlı bir düğünle evlenmişlerdi.

Ancak bu iki gamzelinin derin aşkı kısa bir süre sonra Tuna Kiremitçi'nin bu kez 'ruh ikizim' diye tanımladığı eski eşine tekrar geri dönmesi ile bitmişti. Okurların başını döndüren bu yalan rüzgarı aşkların bittiğini sananlar kısa sürede aldandıklarını anladılar. Gamzeli edebiyatçılar, gündemde kalmanın yolunu biliyorlardı. Hemen hemen her gün bir birbirlerinin ardından konuşarak piyasalarını canlı tutmaya devam ediyorlardı.

Ne doğudan her gün gelen şehitler, yürekleri dağlanan anneler, babalar, kardeşler ne Türkiye'nin gerici bir görünüme doğru sürüklenen sosyal manzarası ne yoksulluk ve işsizlik bu gamzeli güzellerin umurlarında bile değil. Varsa yoksa kendileri ve artık insanları tiksindiren ilişkilerinin mide bulandıran hikayeleri.

Ar ve hayanın olmadığı bu yeni liberal düzende her şey mübah, yeter ki adınız ortalıkta dolaşsın ve sizde para kazanın. Öyleyse devam gamzeli güzeller.

Pakize Suda'nın halleri

Bir zamanlar Pakize
Anadolu turnelerinde kalınan üçüncü sınıf oteller ve sinemada üçüncü sınıf roller
artık çok gerilerde kaldı.

 

O, her ne kadar bir tek doğru dürüst filmi olmasa bile sinema oyuncusudur. Yarım oktav bile olmayan sesi ile yıllarca meyhanelerde kafası dumanlı müşterilere Türk müziği okuyan bir ses sanatçısıdır. Bir TV dizi oyuncusudur. Sürekli gergin, saldırgan, evde kalmış veya menopoza girmiş çaçaron kadın karakterlerinin başarılı oyuncusudur.

O, aynı zamanda büyük bir yazardır. Hepsi birbirinden değerli köşe yazılarının derlenip, kapağına poster gibi resminin konulduğu tuğla kalınlığında kitapları vardır. Pakize hanım aynı zamanda bir köşe yazarıdır da….

Türkiye'nin en büyük gazetesi Hürriyet'te, üstün öngörüsü, espri anlayışı, olağanüstü değerli fikirleri ve derin felsefe bilgisi ile okurlarının aydınlatır.

O, aynı zamanda TV'de ne anlam ve amaç taşıdığı belirsiz dedikodu ve magazin programlarının kendini beğenmiş, itici ve sinir bozucu jüri üyelerinden biridir. Kısaca bütün bu özellikleri ile Pakize Suda on parmağında yüz marifeti olan biri olarak Allah'ın Türk halkına bir hediyesidir.

Ayşe Arman'dan sonra bu eşi emsali olmayan büyük yeteneği keşfederek medyaya ve Türkiye'ye kazandıran Ertuğrul Özkök, bu değerli buluşu ile ne kadar övünse azdır. Çok doğal olarak kendisinde bu kadar çok yeteneğin bulunduğunu gören herkes gibi Pakize Suda 'da kontrolden çıkmış görünmektedir. Artık gazeteye sığamayan Pakize Suda, yüksek fikirlerini yansıttığı köşesinden, ekranlara sıçrayarak oradan önüne ve aklına gelen her konuda ağzına geleni söyleyerek Türk milletinin ahlaki ve kültürel yapısına önemli katkılarda bulunmaktadır.

Bizce, Pakize Suda'nın gazeteciliğe yaptığı bu önemli katkılar nedeniyle Türkiye Gazeteciler Cemiyeti ve Basın Konseyi tarafından ödüllendirilmesi gerekir. Cemiyet ve Basın Konseyi bunu yapamıyorsa en azından gazeteciliğin yeni bir tarifini yapması gerekmektedir. Çünkü bizim Gazeteciler Cemiyeti'ne üye olduğumuz yıllarda giriş formunda gazetecilik dışında başka bir iş yapamayacağımız uyarısı bulunuyordu.

 
Arşiv

'Ar'sızlık

 

Medya dünyasında artık ahlaki bir sınır kalmadı. Reyting uğruna sosyal ve ahlaki hiçbir değere önem vermeyen bu anlayış her gün yeni bir rezalete yol açıyor. Fahriye ablalıktan, Tombul teyzeliğe geçiş yapan Müjde Ar'ın, bir TV programında anlattığı gazoz açma hikayesi bu rezaletlerden sadece biri.

Gençlik yıllarında sinemada, seks objesi rolleri ile ünlü Müjde Ar, habercilikten, magazinciliğe düşen Çiğdem Anat, yaşı ve yazarlığı bir hayli gerilerde kalmış Pınar Kür ve bir de güzel bir konu mankeni ile birlikte bir araya gelen dörtlünün muhabbetleri ilgi ile izleniyor. Programa tombul teyze hali ile katılan Müjde Ar, izleyicilere bir hoşluk yaparak Bedri isimli delikanlının gazozunu nasıl açtığını anlatması, eski filmlerindeki seks sahnelerini yeniden yayınlayan internet sitelerinde izlenme rekorları kırmasına yol açtı. Uzun bir süredir unutulmuş olan Müjde Ar, şimdi yeniden gündeme gelmenin keyfini yaşıyor.

Buraya kadar olanlar fazla bir şey değil. Hatta medyanın haline bakınca olağan olarak bile görülebilir. Ancak, Müjde Ar, hazır gündeme gelmişken gazoz hikayelerinin ötesindeki Türkiye gerçekleri konularına da el atmaya kalkışınca ipin ucunu kaçırdı. Annesi seçme-saçma şarkı sözü yazarı Aysel ile birlikte yazdıkları "Mehmetçik" isimli şiiri TV ekranlarında okudu. Hayatı boyunca kendisinden başka kimseye bir iyiliği olmamış biri olarak birdenbire milliyetçilik ve yurtseverlik duyguları kabaran Müjde Ar'ın bu hali izleyenlere 'bu kadar da olmaz' dedirtti. Müjde Ar'ın bu her türlü inandırıcılıktan uzak şiir denemesi doğal olarak izleyiciler üzerinde pek etki yaratmadı. Çünkü herkes ondan şu gazoz hikayesinin devamını bekliyordu. Çiğdem Anat, şu açma işinin ayrıntılarını Müjde Ar'a bir anlattırsa programın reyting rekorlarını alt üst edeceği kesindi. Mesela: 'Müjde Ar gazozunun Bedri tarafından nasıl açıldığını anlatacak, az sonraaa.' diye bir anons yapılsa yer yerinden oynardı. Sonra araya gelsin reklamlar ve patlasın reytingler. Bizce Çiğdem Anat bundan sonra, sosyal içerikli muhabbetlerden bir an önce vazgeçip, programına katılan konuklara ve yanındakilere gazoz açma ve açtırma hikayeleri anlattırmaya başlasın. Böyle yaparsa programı bir numara olur. Sosyal ve toplumsal sorumluluk, ahlaki değerler kimin umurunda. Ah Müjde, ah Çiğdem ve diğerleri, sizlere ne demek lazım artık.

Arşiv


"Hezeyan" Günlüğü

 

Sade suya tirit aşklar yazarı ve gamzeleri ile ünlü Tuna Kiremitçi, Vatan Gazetesi'nin arka sayfasında "günlük" adı altında anlamsız bir şeyler yazıp duruyor. Kiremitçi'nin bu yazıları tam bir felaket. Çünkü, şuursuz birinin saçmalıklarından başka bir anlam taşımıyor.

Kiremitçi için ne Türkiye'nin gerçekleri, ne dünyada olup bitenler ne de sosyal ve siyasal sorunların bir önemi bulunmuyor. Edebiyat derseniz yazdıkları onun yanından bile geçmiyor. Açıkçası bu köşenin yazarı sanki başka bir alemde yaşıyor gibi.

Ancak Kiremitçi'nin bu halinden de tuhaf olan, gazete yönetiminin yayıncılık anlayışı. Vatan Gazetesinin çok değerli yayın müdürleri hiç mi bu saçmalıkları okumuyor ya da görmüyor? Hiç biri merak edip " bu arkadaş ne yazıyor ve ne demek istiyor" diye sormuyor?

Ama hiç birinin gazetelerinin arka sayfasında çıkan bu yazıları okumadığı çok belli. Neden derseniz, gamzeli yakışıklının eski eşi olan diğer gamzeli İclal Aydın'nın bıktırıcı börtü böcek, yeme içme ve gezi yazılarını da pek okumadıkları anlaşılıyor. Anlaşılan bu iki gamzelinin torpilleri sağlam. Bu nedenle epey bir süre daha bu iki gamzelinin seçme saçmaları devam edecek gibi görünüyor.

Arşiv

Özkök'ün Keyfi Yerinde

 

Hürriyet'in akıllara ziyan anketine göre; Türkler Dünyaya inat mutluymuş?

2008'in ilk gününde Hürriyet gazetesinin manşeti çok anlamlıydı. Yorgo Kırbaki imzalı manşet haberde, adı sanı sadece Hürriyet'in muhabiri Yorgo tarafından bilinen bir Yunan şirketinin araştırmasına göre; Türklerin 2008 yılı için beklentilerinin, 3 milyar dünya vatandaşından daha çok umutlu olduğu ortaya çıkmış. Sayıları, kimlikleri ve nerede yaşadıkları ve ne işlerle meşgul oldukları meçhul bir takım Türklerin sözüm ona yüzde 5.1'i 2008 yılında daha mutlu olacaklarını söylemiş. Yine bu Türklerin yüzde 46.6'sı -bu oranların kaç Türkü temsil ettiği bilinmiyor- yeni yılda hayat standartlarının çok düzeleceğine inandıklarını görüşüne yer verilmiş.

Hürriyet gazetesinin bu tuhaf ve bilimselliği meçhul, Yunanlılar tarafından hangi amaçla yapıldığı bilinmeyen anketine göre, Türklerin satın aldığı ürünlerin fiyatlarının artacağına inanmadıkları da müjdeleniyor.

Anketin en dehşet veren sonucu ise Türklerin asla ve asla fakirlikten ve fakirleşmekten korkmadıklarının açıklandığı bölüm. Akıllara ziyan bu anketi yılbaşının hemen sonrasında manşete çeken Hürriyet gazetesinin Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök'ü köpeği, torunları ve eşi ile birlikte yatağında gösteren fotoğraftan anlaşıldığı gibi kendisinin keyfi yerinde. Ne denir darısı Türk milletinin başına. Elektrik'e, doğal gaza ve iğneden ipliğe yapılan zamları asgari ücretlerine ve emekli maaşlarına öngörülen 20 YTL artış ile göğüsleyip Ertuğrul Özkök gibi mutlu olacaklarına göre hiçbir sorun yok. Öyleyse bütün Türkler; hepinize mutlu bir 2008 diliyoruz…

Öğrencileri Murat Belge'ye yazdı.

Bir 'Dönek'e Açık Mektup


Bilgi üniversitesi öğrencileri, profesörleri Murat Belge'ye bir açık mektup gönderdi. Murat Belge'nin tarihi dönüşümünü konu alan mektup özetle şöyle:

"Sizi bize yıllarca 'solcu' diye, 'aydın' diye bellettiler. Amfilerde derslerinizi 'Ben sosyalistim' diyerek açtınız, gazetelerde dergilerde 'en radikal', 'en bilgece fetvalarla' aklımızı başımızdan aldınız.
Ta ki, hayaller bir ampule sığacak denli küçülene kadar…
Sayıp Prof., muhterem 'aydın', sizi bilmiyoruz ama bizim hayallerimiz ampule sığmıyor. Biz Türkiye'nin aydınlık geleceğini Adalet ve Kalkınma Partisi'nde aramıyoruz. Milyonlarca yaşıtımız işsiz gezerken, milyonlarca insanımız insanca yaşam sınırının altında yaşamaya çalışırken AKP'ciliğinizin ne anlama geldiğini de anlayabilecek kadar yetiştik.
Sizi bilmiyoruz ama bizim özgürlük anlayışımız örtülere, peçelere sığmıyor. O peçelerin, örtülerin milyonlarca yaşıtımıza ne tür baskılarla taktırıldığını görüyor, yaşıyoruz. Ülkemizde kadınlarımızın başı açık sokakta gezmenin saldırı sebebi sayıldığı yerler olduğunu bilecek kadar Türkiye'de yaşıyoruz.
Özgürlüğü, Sivas katliamı kadrolarından beklemeyecek kadar akıl sağlığı yerinde olan insanlarız. Devlet bütçesinden Diyanet İşleri Başkanlığı'na ayrılan payın 8 bakanlığın bütçesine denk olduğu bir ülkede özgürlük deyince bir kere daha düşünmek gerektiğini de biliyoruz. Bizim özgürlüğümüz bulutların üzerinde gezinmiyor, ayakları yere basıyor, toprağa bu topraklara…
Sizi ama biz eşitliği ve özgürlüğü arıyoruz. Eşitlik ve özgürlük için gericiliğe ve emperyalizmi, AKP'ye ve AKP'cilere karşı mücadele ediyoruz…"

İşte bir zamanların hızlı Marksisti Murat Belge'nin hazin hali. Öğrencileri bile artık onun kaypaklığına tahammül gösteremiyor. Yazdığı yemek kitabında adı geçen kadınbudu ve dilberdudağını bile değiştirmeye çalışan gericilerle aynı saflarda bulunmak onu utandırmadığına göre hayatından mutlu görünüyor.

Vatan'ın Hali


Sabah gazetesinden ayrılan Zafer mutlu ve ekibinin Sabah gazetesine rakip olarak çıkardıkları Vatan gazetesi, son bir kaç yıldır muhalif yayın politikası ile öne çıktı. Kartel medyası -Doğan Grubu- tarafından koşullu olarak satın alınmasına rağmen Vatan gazetesi AKP hükümetine karşı muhalif yayın politikası sürdürdü. Ancak Vatan'ın iç sayfalarında tam bir "iç savaş" sürüyor. Bir kısım yazar gerici düşüncelere ve politikalara karşı cesur bir mücadele verirken bir kısmı da sanki başka bir ülkede yaşıyormuşçasına köşe yazıları kaleme alıyor, Bu yazarların bazıları liberal görüntüsü altında AKP 'yalakalığı' yapıyor. Kuşkusuz bu durum Ertuğrul Özkök gibileri tarafından 'çok seslilik' olarak tanımlanıyorsa gerçekte ne anlama geldiğini herkes biliyor. Vatan gazetesinde giderek rahatsız edici bir durum haline gelen bu tuhaf farklılık, okurların kafasında soru işaretleri yaratmaktadır.

Birinci sayfada AKP'nin uygulamaları eleştirilirken, iç sayfada, namaz sırasında kalp krizi geçiren birine yardım edilebilir diyemeyen Süleyman Ateş, miras hakkının şerait hükümlerine göre nasıl dağıtılması gerektiğini medeni yasalara meydan okurcasına uzun uzadıya yazmaktadır. Aydın Ayaydın, Necati Doğru ve Yiğit Bulut Türkiye'nin ekonomik gerçeklerini yazarken ününü Hıncal Uluç'un 'kankası' olmaya borçlu Haşmet Babaoğlu, yazılarındaki bireysellikten ve ağır yağ kokusundan bıkarak tepki gösteren okuruna 'senin baban yalaka' diyerek hakaret etmektedir.

Mustafa Mutlu, Ruhat ve Güngör Mengi, Zülfü Livaneli rasyonel yazıları ile olup bitenleri okurlarına duyururken, belden aşağı konular uzmanı Dilek Önder ve Gamzeleri ile ünlü İclal Aydın ile eski kocası Tuna Kiremitçi başka dünyalarda geziniyorlar.

Anlaşılan Vatan gazetesi bir süre önce yaptığı okur anketini ya ciddiye almıyor ya da kartel medyasına satıldığı için artık bu son fasıldır deyip herkes kendi yoluna gidiyor. Ama Vatan gazetesini yönetenler; siz sakın olun bu duruma "çok seslilik ve demokrat olmanın gereği" gibi bir kılıf bulmaya kalkışmayın. Kimseyi ikna edemezsiniz. Çünkü okurlar artık kimin ne olduğunu biliyor.

İsmet Özel'den Özel Hezeyanlar


Eskinin solcu şairi, sonranın şeriatçısı İsmet Özel, şimdi de akıl karışıklığı içinde yeniden ortaya çıktı. Türklüğü, bilimi, tarihi, uygarlığı reddeden ve kendi kafasından uydurduğu saçmalıklarla televizyonlarda boy gösteren İsmet Özel, katıldığı programlarda, Türkçü olmadığını söylüyor.

Binlerce yıllık Ural-Altay dillerinden biri olan Türkçe için "Allah Türkçeyi bir İslam dili olarak bize verdi" diyor. Batı uygarlığının Türklere karşı inşa edildiğini, bilimin Türklere karşı uydurulmuş bir şey olduğunu Allahın, milletleri dilleri üzerinden yarattığını iddia ediyor.

Büyük bir kafa karışıklığını gösteren bu saçmalıkları duydukça, insan bu sözleri söyleyenin ruh sağlığından endişe ediyor. Bir zamanların keskin solcusunun ve o naif şiirlerin sahibinin bu haline bakıp üzülmemek elde değil. Sol düşünceden ilkel bedevi hayranlığına dönüşün tramvası insanı ne hale getiriyor.