Özal'ın "Liberal" devriminden
en çok basın nasibini aldı. Çay simit devri kapandı, Bab-ı Ali boşaltıldı,
köhne gazete binalarının yerini lüks Medya Tower'lar ve ihtişamlı bir
hayat aldı. Herkes memnundu. Gazetecilik yan meslek olmuştu. Yeteneği
olan gazeteciliğin yanında her işi yapabilirdi artık. Liberalizm her
alanda "Bırakınız yapsın, bırakınız geçsin." diyordu.
Kimi gazeteciler iş takipçiliğine,
kimileri siyasilerin işbirlikçiliğine kimileride banka-holding veya
işadamlarının hizmetine girdi. Kimileri ise artistliğe soyundu. Hiciv
ve mizah ustası Selahattin Duman'da reklam artisti olup şofben pazarlamacısı
rolünü büyük bir başarı ile oynadı. Yetenek bu, ne denir ki? Gazetecilik
kadar oyunculuk kabiliyetinin olması herkesin ve her gazetecinin becerebileceği
bir iş değil...
Gazetecilerinde yıldızlarının parladığı
dönemler olur. Bunlardan biride Engin Ardıç'ın dönemidir. Ardıç'ın yıldızı
Star Televizyonu'nda yorum adı altında sağa sola küfür etmesi ile parladı.
Ardıç bu konuda başlı başına ekol oldu. Konu sıkıntısı diye bir derdi
yoktu. Gazeteleri önüne açıyor ve sıralamaya başlıyordu. Küfür etmenin
nasılsa bir zorluğu yoktu ve dünyanın en kolay üslubuydu.
Bir gazeteci düşünün ki bütün meslek
hayatı, yazılı veya sözlü olarak ona buna hakaret, aşağılama ve küfür
ile geçsin. Oysa Ardıç güzel bir kuş ama ne talihsizliktir ki böyle
bir isme eşlik ediyor...
Her fırsatta önce gazeteci olduğunu söyleyen
Bülent Ecevit, DSP'nin barajın altında kalıp kendisi de zorunlu olarak
emekli olunca, gazeteciliği bırakıp tarihçiliğe merak sardı. Karı koca
partisinin her geçen gün biraz daha eriyip kerameti Bülent Ecevit'ten
menkul Demokratik Sol İdeolojisi de çökünce kendini unutturmamak için
yaptığı tarihi araştırmaların önemli bir sonucunu açıkladı.
Türkiye'nin hiçbir sorununu siyasette olduğu
bunca yıl halledemeyen Ecevit, Vahdettin'in "hain" olmadığını
tespit ettiğini kamuoyuna duyurdu. Bu büyük tarihi keşif Türkiye'de
bir bomba gibi patladı. Bülent Ecevit sağlığının elverdiği ölçüde bu
büyük tespitini televizyonlarda ve basında savundu. Gündemi bir anda
değiştiren bu tespit, Türkiye'nin her geçen gün büyüyen borçlarını,
cari açığını, artan PKK terörü ve kapkaç olaylarını unutturdu. Ecevit
yine ne yapıp edip gündeme oturmayı başarmıştı. Değerli eşi ve partinin
ikinci ismi Rahşan Hanım'da bir süre önce misyoner faaliyetlerinin Müslümanlığı
tehdit eder boyutlara ulaştığını söyleyerek AKP'nin ve kamuoyunun dikkatini
çekmişti.
Ancak amatör tarihçi Bülent Ecevit'in mumu çok
kısa bir süre sonra söndü. Çünkü gerçek bir tarihçi olan Maltepe Üniversitesi'nde
öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Orhan Çekiç'in kamuoyuna açıkladığı belgelerle
Vahdettin'in hainliğinin yanı sıra Ankara Hükümeti'nin gizli belgelerini
ajanları vasıtasıyla kopyalatıp İngilizlere vererek casusluk yaptığını
kanıtladı. Böylece Ecevit'in tarihçiliği pek kısa sürdü, geride yine
eski Başbakan ve gazeteci ünvanı kaldı. Ama hiç merak etmeyin Ecevit
ne yapıp eder kendini yine Türkiye'nin gündemine taşımanın bir yolunu
bulur...
İzmir'in yetiştirdiği bu güzide şahsiyetin on parmağında on marifet
var. Gazetecilikle başlayan serüveni ekonomi uzmanlığı, TV yorumculuğu,
TV programcılığı en sonunda da besteci ve şarkıcı olarak devam ediyor.
Hürriyet'ten Star'a transferinde her gece olayları üstün öngörü ile
yorumlayan Köyatası, Uzan'ların gözünden düşünce uzun süre ortalıkta
ekonomi uzmanı olarak dolaştı. Yayıncılık danışmanlık hizmetlerinden
sonra Habertürk'te neredeyse her gece boy gösterdi. Ancak Köyatası
yüksek fikirlerini tartışacak konuk bulmakta güçlük çekiyordu. Ama
o bununda üstesinden geldi. Kimsenin aklına gelmeyen bir şeyi denedi.
Soruyu sorduktan sonra bu kez karşı tarafa geçerek kendi sorusuna
cevap vererek Türk Televizyonları'nda bir ilki gerçekleştirdi. Köyatası
kendi söylediğini kendi dinledi.
Köyatası'nın serüvenleri bununla da bitmedi. O bir denizciydi, yelkenlisi
ile Ege Denizi'nde uzun yolculuklar yaparken bir yandan da besteler
yapıyordu. Derken, Köyatası büyük bir sürpriz yaparak bu kez de izleyicilerin
önüne besteci ve şarkıcı olarak çıktı. Elinde, doldurduğu kasetle
TV kanallarını dolaştı. Bestelerini genzinin derinliklerinden gelen
çeyrek oktavın altındaki sesi ile yorumladı. Ne demeli gazeteci Meriç'in
serüvenleri bitmez. İzlemeye devam edin...
Tansu Çiller'in Başbakanlığı sırasında bir gazeteci
Türkiye'de bir ilki gerçekleştirdi. Bu Memduh Bayraktaroğlu isimli gazeteci
kendini Tansu Çiller Ailesi'ne adadı. Çiller Ailesi'nin her ferdini
ve her olayını en şiddetli bir şekilde savunan ve hatta daha da ileri
giderek Çiller'lere yan bakanlara küfürler yağdıran bu gazeteci uzun
yıllar bu görevini büyük bir başarı ile sürdürdü. Tansu Çiller ve ailesi'ne
bu sadakatinin karşılığını alıp almadığını bilmiyoruz ama bu tür bir
gazeteciliğin kendi adına tescil edildiğini herkes kabul eder.
Tabi her şeyin bir sonu olduğu gibi Tansu Çiller'in
3 Kasım seçimlerinde yerle bir olmasından sonra bu zatın da ortadan
silinmesi bir oldu. Ama onun yaptığı gazetecilik ve adı hiç bir zaman
unutulmayacaktır kuşkusuz...
Cemiyet
Bir zamanlar Gazeteciler Cemiyeti'ne üye olmak
her gazetecinin önde gelen arzularından biriydi. Öyle her önüne gelen
Cemiyet üyesi olamazdı. Kefil olması gereken bir usta, balotaj'da uzun
uzadıya süren inceleme ve bekleme döneminden sonra üyelik rozeti takılabilirdi.
Cemiyet saygın ve güçlüydü. Başkanı, Sekreteri ve Yönetim Kurulu Üyeleri
devlet ve Ankara katında büyük itibar görürdü.
12 Eylül darbesi sonrası Özal'lı yıllarla birlikte
Cemiyet'te büyük bir prestij kaybı yaşamaya başladı. Sendika ve derneklerin
yaptırım gücü ellerinden alındığı için Gazeteciler Cemiyeti de giderek
etkinliğini kaybetmeye başladı. Bab-ı Ali'nin İkitelli'ye taşınması
ise Cemiyet'in Cağaloğlu'nun orta yerinde neredeyse boş bir bina olarak
kalmasına neden oldu.
Gazeteciler Cemiyeti'nin bu hale gelmesindeki
en büyük neden hiç kuşkusuz üyelerinin Cemiyet'e sahip çıkmamasıdır.
Cemiyet günün koşullarına uygun dinamik bir yapıda organize edemeyen
gazeteciler bu güzide kuruluşu Köhne Bab-ı Ali gibi terk ettiler. Hiç
bir sosyal aktivitesi olmayan, üyelerine maddi ve manevi hiç bir katkıda
bulunamayan bir kuruluş haline dönüşen Cemiyet aslında gazetecilerin
kendilerine karşı ne kadar vefasız olduğunun da bir göstergesidir.
Bab-ı Ali Yokuşu'nun başında, İran Konsolosluğu'nun
tam karşısındaki bu kasvetli bina bir kaç emekli ve yorgun gazetecinin,
eski günlerinin havasını soluduğu kasvetli ve hüzünlü bir yer şimdi.
Tek yaptığı arada sırada bir bildiri yayınlayarak hala canlı olduğunu
göstermek ve yılbaşına yakın üyelerine mektup göndererek aidatlarını
ödemelerini istemek.
6-7 Eylül Gazetecileri
6-7 Eylül 1955 yılında İstanbul'da yaşayan başta Rum, Ermeni ve Yahudi
vatandaşlara karşı yapılan saldırıların ardında gazetecilerin bulunduğu
gerçeği uzun yıllar kamuoyundan saklandı. Türkiye'nin Dünya Kamuoyunda
ki prestijine çok büyük bir darbe indiren ve aradan bunca yıl geçmesine
karşın Türkiye'nin tarihi'nde kara bir leke gibi duran bu olayın baş
kahramanları gazetecilerdi.
Adnan Menderes Hükümeti'nin belki de Türkiye'ye yaptığı en büyük kötülük
olan 6-7 Eylül olayları Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün Selanik'teki evinin
bombalandığı haberi ile başladı. Mithat Perin'in sahibi olduğu Express
Gazetesi'nin Yazı İşleri Müdürü Gökşin Sipahi bir ajan provokatörün
yaptığı bu bombalı saldırı olayını manşete çekti. Olayı daha önceden
bildiği ileri sürülen gazetenin sahibi Mithat Perin'in isteği ile her
zaman ki tirajının çok üzerinde basılan gazete İstanbul'un merkezlerinde
dağıtıldı.
Tertipçi provakatörler önceden elde ettikleri gayrimüslimlerin adreslerindeki
işyeri ve evlerine karşı saldırıya geçerek yağmaladı. Onlarca ölü, yüzlerce
yaralı ve tecavüz olaylarının yaşandığı 6-7 Eylül'le ilgili gerçekler
hep saklı tutuldu. Daha sonra kanlı olayların fitilini ateşleyen gazetenin
sahibi Mithat Perin Demokrat Parti'den Milletvekili oldu. Gazetenin
o dönem Yazı İşleri Müdürü olan Gökşin Sipahioğlu ise Fransa'ya yerleşerek
büyük bir ajansın sahibi oldu.
6-7 Eylül olaylarına karışan bir diğer ünlü isim Orhan
Birgit'ti. 6-7 eylül olaylarında halkı kışkırtan ve olayların en önemli
teşvikçisi olarak suçlanan Kıbrıs Türktür Cemiyeti (KTC)'nin 2.Başkanı
olan gazeteci-yazar Orhan Birgit 4 ay 20 gün hapis yattı. Yıllar sonra
Kıbrıs Türktür Cemiyeti Yönetim Kurulunda Kamil Önal isimli bir MİT
görevlisinin de bulunduğunu açıklayan Orhan Birgit daha sonra Turizm
Tanıtma Bakanı oldu.
6-7 Eylül Olayları yıllar sonra olsa bile gazetecilerin gizli servislerle
ne denli içli dışlı olduğunu gösteren önemli olaylardan biridir. Ancak
50 yıl sonra bile yine de her yönü ile açığa çıkmış değildir.
Köşe Başı Beklerim
1985 yılına kadar gazetelerin köşe yazarı sayısı
oldukça sınırlı ve saygındı. Bu köşe yazarları mesleğin duayenleri,
ustaları ve genellikle gazetenin genel yayın politikaları ile uyumlu
bir üslup içinde olurdu. Bu tablo 1985 yılından itibaren hızlı bir şekilde
değişti. 2000 yılından sonra bazı gazetelerin köşe yazarları sayısı
gazetede yer alan haber sayısından daha fazla hale geldi. Üstelik bir
köşe yazarının dediğini öteki yalanlıyor hatta bazen köşe yazarlarının
görüşleri veya düşünceleri yazdıkları gazetenin manşetleri ile çelişen
durumlar ortaya çıkarıyordu. Bu garip durumu genel yayın müdürleri "Demokraside
çok seslilik gerekir, bizde yazarlarımızı serbest bırakıyoruz."
diye açıklıyorlardı. Köşe yazarları çok olunca konularında çok değişken
olması çok doğaldı. Genel yayın müdürleri tarafından kendilerine köşe
tahsis edilen genç yazarların yeterli kültür donanımına sahip olmamaları
nedeniyle konuların içeriği de doğal olarak ucuzluyordu.
Bu genç köşe yazarlarının en rağbet ettiği konu
ise her zaman için toplum tarafından büyük ilgi gören cinsellik temalarıydı.
Kimi genç bayan yazar kendisine verilen köşesinde sevgilileri ile yaşadığı
heyecanları, evlenince de kocası ile yaşadıklarını ve nihayet çocuğu
olunca çocuğunu anlatarak gazetecilik yapıyor, kimileri sübyancılığa
övgüler düzüyor, kimileri de önüne gelen her şeye histerik bir öfke
ile saldırarak marjinal olmanın getireceği ünü kovalıyordu.
Erkek köşe yazarları cephesinde ise farklı bir
şey yoktu. Toplumsal değerler gündemden kalkmış hükümetlerle de uzlaşıldığı
için bir kaçının dışında çoğu kendi aralarında ya kayıkçı kavgası yapıyor
yada yediklerini, içtiklerini ve gezdiklerini yazarak yazarlıklarını
sürdürüyor. Ne denir zaman böyle olunca Medya'da, yazarlıkta böyle oluyor...
Ertuğrul Özkök ve
Telekulak Meselesi
Hürriyet Gazetesi Genel Yayın Müdürü Ertuğrul Özkök'ün dönemin ANAP'lı
Ekonomiden Sorumlu Bakanı Güneş Taner'le yaptığı telefon görüşmesinin
bandı yayınlanınca, ortalık bir anda karışmıştı. Özkök yasadışı olarak
kayda alınan bantta Bakan Güneş Taner'e Doğan Holding'le ilgili teşvik
ve kredilerin neden geciktirildiğini soruyordu. Kullandığı üslup ve
konuşmasının içeriği dikkat çekmişti. Konuşmanın ilerleyen dakikalarında
Özkök daha da ileri gidip dönemin Başbakanı olan Mesut Yılmaz'ı ima
ederek "Bir manşetlik işi var." demeye getiriyordu.
Bant bazı kişilerin veya teşkilatların yasadışı bir şekilde dinleme
yaptığını ortaya koyuyordu kuşkusuz. Olayın bu yönü devlet mekanizmasının
içinde yer alan bazı kuruluşların yasadışı faaliyetlerde bulunduğunu
gösteriyordu.
Kişilerin ve kuruluşların özel hayatlarına açık bir müdahale sayılan
bu olay haklı olarak her alanda tepkilere neden oldu. Doğan Grubu ve
en başta Hürriyet olmak üzere bu konuda geniş bir kampanya başlattı.
Ancak bütün bu toz duman arasında bir gerçek kamuoyunun gözünden ustalıkla
kaçırılarak perdeleniyordu. Bu Ertuğrul Özkök'ün Hükümetin bir bakanı
ile yaptığı görüşmenin içeriği ve kullandığı üsluptu.
Özkök'ün telefonlarının dinlenmesi ne kadar yasadışıysa, Özkök'ün bir
gazeteciden çok bir işadamını andıran içerikli konuşmasını ve kullandığı
tehditkar üslup basın mesleğinin hangi etik kuralına uygun olduğu konusu
ise hala tartışılmadı. Patronunun, kredi ve teşvik ilişkisini gazetesinin
yayın müdürü tarafından takip edilmesi ne ölçüde doğru bir yaklaşımdır
sorusuna cevap verilmedi.
Doğan Holding bünyesinde kurulan mesleki etik kurallarında bu sorunun
cevabı nedense bu güne kadar bir türlü sorgulanmadı. Sorgulanmadığı
gibi aynı gazetenin başyazarlığını yapan Oktay Ekşi Başkanı olduğu Basın
Konseyi'nde böylesine önemli bir konuda doğru dürüst bir soruşturma
bile yapılmadı.
Bu da gösteriyor ki kulaklar başkalarını dinleyince yasal ama Ertuğrul
Özkök ve onun gibileri dinlemeye kalkınca yasadışı mı oluyor? Şu holding'in
etik kuralları açıklansın da Türk Kamuoyu bu soruların cevabını öğrensin…
Körler Sağırlar Birbirini
Ağırlar
Daha önce bar işletmeciliği yapmış, sonra da "Bilişim üstadı"
olup Hürriyet'te bilgisayar pazarlaması yapılan sayfayı hazırlayan Yurtsan
Atakan bir süredir köşe yazarlığı yapıyor. Hürriyet'te köşe sahibi olmanın
havasına çabuk giren "Bilişim gurusu" Türkiye meseleleri üzerine
de "Siber" görüşler getirerek okurları aydınlatmaya başladı.
Bazen logolarda hayal görerek yeni keşiflerde bulunan bu "bilişim
dahisi", internet uzmanı bazen ölçüyü fazla kaçırıyor.
Bir yazısında kendi kafasına göre yaptığı bir ankette, Hürriyet'in
en çok okunan yazarının Genel Yayın Müdürü Ertuğrul Özkök olduğunu ilan
etti.
Kendisini Hürriyet'te köşe sahibi yapan Özkök'ü "İkinci yapacak
değil herhalde" deyip geçecektik ama anketi nasıl yaptığına bakınca
bu eski bar işletmecisi için bir iki satır yazmanın gerekli olduğuna
kanaat getirdik.
Önce insanın böyle bir anketi internette bu kadar az katılımlı bir
sonucu baz alarak sonuç çıkarması çok çocukça bir şey. Hürriyet'in tirajına
orantılı olmayan bir anketin sonucunu baz alarak sonuç çıkarmak şimdiki
ilkokul çocuklarının sınıf başkanı seçerken bile inanmayacağı bir anket
yöntemi kullanıyor. Ama niyet Genel Müdüre yağ çekmek olunca bilişim,
internet uzmanlığı işte böyle bir tarafa atılıp "körler sağırlar
birbirini ağırlar" vaziyeti oluyor. Üstelik bu anketi yapan kişi
yani Atakan, internet sitelerinin etik değerlere uyması için çalışmalar
yapan bir derneğin yönetim kurulu üyesi.
Derneğin, internet ağında ciddiye alınması için öncelikle
böyle etik dışı düzmece anketler yapan yönetim kurulu üyesinin kulağını
çekmekle işe başlaması gerekiyor galiba…!
İftiracı Barlas
Bir dönem yazılı ve görsel medya'nın gözdesi olan Mehmet Barlas için
çok şey yazılıp söylendi. Ama o her defasında eğilip büküldü ama hacı
yatmaz gibi ayakta kalmayı başardı. Arada gözden düşüp ortadan kaybolduysa
da bir süre sonra bir yolunu bulup yine suyun üzerine çıkmayı başardı.
Barlas'ın basın tarihine konu olacak o kadar çok anlatılacak hikayesi
var ki; buraya sığmaz. Ancak bir tanesi var ki başlı başına bir olaydır.
Barlas'ın uzun yıllar çalıştığı Sabah Gazetesi'nin sahibi Dinç Bilgin
ile arası bozulmuştur. Taraflar birbirlerini en ağır hakaretlerle suçlamışlar
ve iş çığırından çıkmıştır. İplerin kopması sonucu taraflar bir daha
bir araya gelmemek üzere ayrılır. Aradan bir süre geçmiş, köprünün altından
epey sular akmıştır. Barlas'ın bu konu ile ilgili olarak Kurtuluş Savaşı
sırasında Yunanlılarla işbirliği yapmakla suçladığı Bilgin ailesinden
Sabah Gazetesi Sahibi Dinç Bilgin için "-Bana iftira attı, ben
de ona attım." Şeklinde bir açıklama yaparak günah çıkarıyor ve
bu açıklama Medya dünyasında kabul görüyordu. Bu kadarına da pes etmeyin
çünkü burası Türkiye…
Reha Muhtar'ın "Alkolmetresi"
TV ekranlarının unutulmaz habercisi Reha Muhtar ekranlarda bir çok
ilki gerçekleştiren güzide bir habercidir! Haber ne kadar sululuk ve
gayri ciddilik varsa ekranlara taşıyan Reha Muhtar, bir programında
alkollü olduğu iddialarına karşılık ertesi programına elinde trafik
polislerinin sarhoş sürücülere üflettiği alkolmetre ile çıktı. Alkolmetreyi
üfleyerek sonucu yakın plan çekimle TV izleyicilerine gösteren Reha
muhtar, böylece sarhoş olmadığını kanıtladı.! TV izleyicileri de büyük
habercinin o geceki programına sıfır alkolle çıktığını öğrenerek sarhoş
haberci iddialarının doğru olmadığına inandılar…
"Duayen Gazeteci"
Mete Akyol
Özal hanedanlığının görkemli yılları. Semra Özal Hasbahçe'de
saray eğlenceleri düzenliyor. Hayali ihracatçılar cirit atıyor, Özal'ın
prensleri ulufe dağıtıyor. Turgut Özal "ben zengini severim"
diyor. Hafta Sonu gazetesinin manşetlerini ise Zeynep Özal skandalları
süslüyor.
Bütün bu hengamede Zeynep Özal ilk kez bir TV programına
çıkmaya ikna ediliyor. Bunu başaran duayen bir gazeteci; Mete Akyol.
Herkes büyük bir merakla programı bekliyor. Ancak TV başındaki izleyiciler
duyduklarına inanamadıkları bir diyalogla karşılaşıyorlar. Kırk yıllık
usta gazeteci Mete Akyol, Zeynep Özal'a soru sormak yerine neredeyse
"hanımefendi hazretleri siz ne isterseniz buyurun onu söyleyin"
anlamında Zeynep Özal'ın karşısında eğilip bükülüyor. Aslında ne yazık
ki Zeynep Özal'ın karşısında eğilip bükülen kırk yıllık bir gazeteci
değil basının ta kendisi…
Ilıcak'lar
Baba'dan anneye, anneden oğla bu ailenin basın dünyasındaki
yeri başlı başlına bir araştırma konusudur. Baba Kemal Ilıcak'ın, anne
Nazlı Ilıcak'ın ve oğul Mehmet Ali Ilıcak'ın yaptıkları bundan sonrada
yapacaklarının teminatı olacağından kimsenin kuşkusu olmamalıdır.
Baba Kemal Ilıcak'ın sicilinde sahibi olduğu Tercüman
Gazetesi'nde yıllarca çalıştırdığı gazetecilere beş kuruş tazminat vermeden
ortada bırakması, Süleyman Demirel'in ünlü "Verdimse ben verdim."
Sözü ile tarihe geçen arsa satışı skandalı ilk akla gelenlerden. Anne
Nazlı Ilıcak'ın yaptıklarını ise buraya sığdırmak olanaksız. Ama ABD
vatandaşı Merve Kavakçı'yı Atatürk'ün kurduğu TBMM'ne getiren biri olarak
tarihe adını altın harflerle yazdırdı. Hele AKP iktidarına şirinlik
olsun diye bir TV programına başına gülünç bir türbanla altı kaval üstü
şişhane olarak çıkması unutulmaz bir görüntü olarak akıllarda kaldı.
Oğul M. Ali Ilıcak'ta en az babası ve annesi kadar becerikli olduğunu
çok genç yaşta kanıtladı. Herkese televizyon vereceğim vaatleriyle çıkardığı
gazeteyi fahiş fiyatla satarak servet sahibi oldu. Sonrada işler sarpa
sarınca Amerika'ya kaçmak zorunda kaldı.
Ama burası Türkiye'dir. Zaman her şeyi unutturur. Bir
zaman sonra M. Ali Ilıcak geri geldi. Mahkemelerde jet hızla aklanarak
yeniden itibarına kavuştu! Ana oğul basın tarihinin unutulmaz simaları
olarak yerlerini daha şimdiden aldı...
Objektif Kadir
Objektif programının sunucusu ve her şeyi Kadir Çelik,
Eminönü Belediyesi'nin eski Başkanı Dr. Ahmet Çetinsaya ile güzel güzel
konuşuyor. Derken ağızlar bozuluyor ve taraflar birbirine giriyor. Her
iki tarafta birbirlerinin kirli çamaşırlarını ortaya döküyor. İş çığırından
çıktığında herkesin doğruluğunu sorgulayan ve araştıran Kadir Çelik
son derece ağır suçlamalarla karşı karşıya kalıyor. Kadir Çelik'in bütün
prestiji ve ünü sarsılıyor.
Bundan sonra Kadir çelik uzunca bir süre ortalıklarda
görünmüyor. Objektif arıza yapmıştı anlaşılan. Ama zaman ve Türk milletinin
unutkan hafızası bir araya gelince Kadir Çelik bir süre sonra yeni imajı
ile ekranlara geri dönüyor. Ne denir ki burası Türkiye her şey çabucak
unutulur...
Birsel'ler A.Ş.
Deniz kenarındaki salaş bir sundurmanın gölgesinde tahta
bir masa ve üzerinde bir laptop duruyor. Masanın arkasında Murat Birsel
her zamanki yayvan gülüşünün kapladığı memnun bir yüz ifadesi ile kameraya
bakıp konuşuyor: "Ben tatilde keyfim yerinde, param bilmem ne bankasında
bana kazandırmaya devam ediyor." Bunu söyledikten sonra gülüşü
kulaklarına kadar yayılıyor. Bu reklam filmini TV'de izleyenler, hem
tatil yapıp hem de oturduğu yerden para kazandığını söyleyen bu gazeteciyi
büyük bir hasetlikle izliyor…!
Reklam kervanına bir süre sonra Murat Birsel'in eşi de
katılıyor. Yüzünde komik kadın gülüşü ile karı koca yağmur yağarken
küplerini dolduruyor. Fırsatları zamanında değerlendirmek lazım gerçeğini
ikisi de iyi biliyor.
Bilinen halk deyimidir.Bazılarının önü olabildiğince açıldığında
"Allah yürü ya kulum dedi" denir. Bu karı koca Birsel'ler
için de böyle oldu. Ali Kırca'nın olmadığı dönemde ATV' de haberleri
sunan Murat Birsel ekranda şöhreti yakaladı. Amerikan kültürü ile yetişmiş
ve çok bilmiş halleri ile kendine yer yapan Murat Birsel, köşe yazarlığı
ve söyleşilerle ününü sürdürdü. Bir süre sonra yeni bir Birsel piyasaya
çıktı. Bu Murat Birsel in eşi Gülse Birsel'di. Senarist, oyuncu, yazar
ve gazeteciydi. Onlar medyanın değişen yüzünün yeni temsilcileriydi.
Karı-koca sade suya tirit gevezelik ve içi boş komedilerle şöhretin
ve iyi bir hayatın tadını çıkarıyorlar artık...
Kadrolu AB'ci
Çetin Altan'ın küçük oğlu Mehmet Altan bilindiği gibi
tescilli bir Cumhuriyet düşmanı olarak ün sahibidir. Bütün gücü ile
2. Cumhuriyetin kurulması için uğraş verir. Nasıl profesör olduğu ve
bilimsel eserleri konusu bir yana bırakılırsa küçük Altan en çok ta
AB'ci olması ile tanınır. Her fırsatta ve platformda Cumhuriyete olan
düşmanlığını ve AB'ye olan hayranlığını dile getiren küçük Altan kendisini
eleştirenleri de "kadrolu provokatör" ilan eder.
AB'ye girmek tabi ki Türkiye için çok iyi bir şeydir.
Topluma sosyal ve ekonomik açılımlar kazandıracağı hiç kuşkusuzdur.
Ancak AB, Türkiye'yi gerçek anlamda hiçbir zaman bünyesine almayacaktır.
Bunun yüzlerce nedeni vardır ve bunları yazmak bile kitap olur. Küçük
Altan, AB'nin Bosna'da ve Kosova'da olup bitenleri nasıl sessizce izlediğini,
21 yüzyıl başında Sırpların Müslüman Türklere karşı gerçekleştirdiği
topu kıyımı önlemek için serçe parmaklarını bile oynatmadıklarını nasıl
olur da bilmez.
Gerçekte Türkiye'nin durumu AB'nin zerre kadar umurunda
bile değildir. Avrupa binlerce yıllık geleneğinde varolan emperiyal
emelleri dışında hiçbir şeyi umursamaz. Kendilerinin dışında kalan ülkelerle
kurduğu tek ilişki, kendi pazarlarının artırılması gerçeğidir sadece.
Bunu küçük oğul Altan'da bilir ama kadro meselesi vardır. Zaman kimin
kimlerin kadrosunda olduğunu er geç ortaya çıkarır. Ama baba Altan'ın
çektiği çileleri, oğullarının çekmeyeceği kesin, çünkü iki oğul da AB'nin
koruması altında ve bu nedenle çok güzel bir hayat yaşayacakları kesin...
Kırca'nın Yolu
Bir dönemin devrimci deniz Teğmeninin, nasıl sulandırılmış
haber bültenlerinin aranan sunucusu haline geldiğini öğrenmek isteyenler
Ali Kırca'nın yolunu izlemesi gerekir. Reha Muhtar'ın bıraktığı büyük
boşluğu dolduran bu ünlü sunucu şimdilerde haber bültenlerinin kralı
durumunda. Haber okuyor, kitap yazıyor, şiir okuyor, türkü söylüyor,
makale yazıyor, açık oturum yönetiyor, oyunculuk yapıyor, yani on parmağında
yirmi marifet var.
Bu medya dünyasında önemli olan tek bir şey vardır o da
reytingtir. Kısaca sizi izleyenlerin sayısı önemlidir sadece. Yaptığınız
işin ne kadar iyi veya ne kadar kötü olduğunla kimse ilgilenmez.Yeter
ki reytinginiz yüksek olsun. Sizi izleyenlerin sayısı arttıkça, sizin
cebinize giren para ve ününüz de o kadar artar. Para ve ün ise herkesin
istediği bir şeydir. Kısaca Ali Kırca' da doğru olanı yapmaktadır. Yanlış
yapanlar bizim gibi bu yöntemleri eleştirenlerdir…
Basın yayın öğrencileri sakın ola ki bizi örnek almayın.
Doğru olan Ali Kırca ve Reha Muhtar'ın yollarıdır…!
Feyman Diyalogları
Feyman'nın ast solist spiker olduğu yıllar. Güzeller güzeli
spiker yine değişik saç modeli, değişik saç rengi ve değişik ful makyajı
ile ekranda yakın plan portre olarak odanın içine akıyor. Ancak konu
çok can alıcı. O dönemde Almanya'da hilafet devleti kurarak kendini
Halife ilan eden bir şarlatan olan "Kaplan Hoca" her nasılsa
Gülgün Feyman'la konuşmayı kabul etmiş…!
Ünlü spikerin İslami konularda yetersiz ve hazırlıksız
olması nedeniyle Kaplan Hoca meydanı boş bulmuş ekrandan cemaatine konuşur
gibi esip gürlüyor. Feyman şaşkın ve çaresizlikle arada bir Cumhuriyet,
Atatürk gibi birbirinden kopuk sözlerle duruma müdahale etmeye çalışıyor
ama Kaplan Hoca hatipliğini konuşturup arada Arapça kelamlar ederek
ünlü spikerin ağzını kapatıveriyor.
Sonuç canlı yayını meczup bir Cumhuriyet düşmanı din şarlatanına
tahsis eden TV'nin ve Gülgün Feyman'ını hezimeti ile son buluyor. Neyse
ki yıllar sonra bu din şarlatanı bir karış boyu ile süklüm püklüm bir
halde T.C. Mahkemesi'nin önünde hesap veriyor ve televizyonların reyting
uğruna yaptıkları büyük hatalardan biri geçte olsa telafi ediliyor...
Arşiv