Basın tarihinden notlar...

Komik Bayram

Dünyanın en komik bayramı gazetecilerin her yıl kutladığı "sansürün kaldırılışının bilmem kaçıncı yılı" adı altındaki bayramdır. Gerçi bu bayram arada bir Türkiye'de yapılan askeri darbelerle uzun süre kutlanamaz yada getirilen bir yığın kısıtlamaların varlığı artık çok göze battığında kutlaması ertelenir. Gerek eski gerekse yeni ceza yasalarına, onlar da yetmezse hükümetlerin basına ve düşünce özgürlüğüne nasıl kısıtlamalar koyduğunu herkes bilir.

Türkiye'de basın hiç bir dönemde gerçek anlamda özgür olmamıştır. Türkiye'yi yöneten politikacıların anlayışları değişmediği sürece olmayacağı için bu böyle devam edecektir. Ne AB'ye girmek için çıkarılan uyum yasaları ne de değişen hükümetler bu gerçeği değiştiremeyeceği nedeniyle bu komik bayramın kaldırılması bence en gerçekçi çözüm olacaktır. Teklif benden...

Çölaşan'ın Yalnızlığı

İş takipçiliği, holding yöneticiliği, bankaların, politikacıların adamı olan, Cumhuriyet düşmanlığı yapan gazetecilerin arasında namuslu ve vatansever kalmayı başaran bir kaç gazeteciden biridir Emin Çölaşan. Onun bu denli dürüst ve yurtsever olması en başta plazalarda ve özel yaşamlarında ihtişamlı bir hayat süren gazetecileri rahatsız etmiştir. Öyle ki yıllardır çalıştığı Hürriyet Gazetesi'nde bile kendisinden pek hoşlanmazlar. Çünkü Çölaşan'ın zaman zaman gazetecilere ve Medya'ya yaptığı eleştirilerden en büyük pay Hürriyet'e düşer. Hürriyet Yönetimi içten içe Çölaşan'dan kurtulmayı çok ister. Hatta Çölaşan'ı uzaklaştırmak için bir kaç deneme de yapmıştır. Ne var ki Çölaşan'ın arkasındaki büyük okur tepkisinden çekinen Hürriyet Yönetimi Çölaşan'ın işine açık bir biçimde son vermeye bir türlü cesaret edemez.

Çölaşan halk tarafından sevilmektedir.Çünkü sıradan bir vatandaş gibi yaşamakta ve Türkiye'nin her boyutundaki sorunlarına sahip çıkmaktadır. Bir çok köşe yazarı gibi lüks peşinde koşan, sevgililerini, yediğini, içtiğini yazan, şımarık, sonradan görme biri değildir. Yazdıklarının arkasında durur, yanar, döner ve dönek değildir. Ülkenin insanlarını ve Cumhuriyet'in değerlerini savunur. Her konuda namuslu ve etiktir.

Bütün bu güzel özellikler ne yazık ki Çölaşan'ı sadece Medya Dünyası'nda değil çıkar çevreleri, politikacılar ve bürokratlar tarafından hedef tahtası haline getirmektedir. Türkiye'nin düzeni Çölaşan ve onun gibilerini yalnızlaştırmakta ve birer birer yok etmektedir. Tıpkı Uğur Mumcu, Ahmet Taner Kışlalı ve diğerleri gibi.

Çölaşan en son 30 Ağustos'ta Genelkurmay'ın düzenlediği 30 Ağustos Zafer Bayramı resepsiyonuna çağrılmadı. Nedeni Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök'ü PKK ve diğer olumsuz gelişmelere karşı pasif davranmakla eleştirmesiydi. Çölaşan'ın en çok alındığı ise kendisinin davet edilmeyen bir takım AKP'lilerle aynı kefeye konmasıydı. Bunu yazarak açıkladı. Böyle bir resepsiyona Türkiye'de davet edilmeyecek son kişinin Çölaşan olacağını herkes bilir. Ama doğruları söylemek Türkiye'de her zaman zor bir iştir. Çölaşan'ın yalnızlığını en iyi bizler anlıyoruz. Bizim başımıza gelenlerin Çölaşan'ın başına gelmemesi için onu yalnız bırakmamalıyız...

M. Ali Birand'ın Bitmeyen Heyecanı

Kanal D'nin haberlerini sunmaya başlamadan önce Dubai'de yaşayıp Türkiye'de gazetecilik yapan Ayşe Arman'a röportaj veren M. Ali Birand parasının ve ününün olduğunu ancak heyecan aradığını söyledi.

Ayşe Arman'ın çanak sorularına güle oynaya cevap veren M. Ali Birand Reha Muhtar'ın başlattığı Ali Kırca'nın büyük bir başarı ile sürdürdüğü "sulandırılmış habercilik" anlayışını benimsediğini belirterek izleyicilere bol bol magazin vaadinde bulundu.

Dubaili gazeteci Arman'dan Mehmet Ali Birand'a "Sizin TRT'yi dolandırıcılıktan mahkumiyetiniz var, o konu da kamuoyuna söyleyecek bir şeyiniz var mı?" diye bir soru beklememiz boşuna. M. Ali Birand için yüz kızartıcı suçların kapsam dışı olduğunu bilmemiz gerekir...

Hazin Son

Haldun Simavi'nin başlattığı taşeronluk sistemi 1980 sonrasında daha da hızlandı. Çünkü Askeri Yönetim sendikalara karşı amansız bir operasyon başlatmıştı. Kenan Evren'in "Garson bile benden daha fazla maaş alıyor." gocunması ile başlayan sendika düşmanlığı Bab-ı Ali'de de yankısını buldu. Zaten Türkiye Gazeteciler Sendikası büyük bir kan kaybı yaşıyordu. Sendika'nın elinde kalan en güçlü örgütlenme Hürriyet Gazetesi'ndeydi. 1990'dan sonra Ertuğrul Özkök'ün Genel Yayın Müdürü olmasıyla birlikte Hürriyet hızla taşeron sisteme geçti. Sendika yöneticileri tasfiye edildi. Türkiye Gazeteciler Sendikası üyeleri de çeşitli baskılar sonucu birer ikişer sendikadan istifa ettirilerek Hürriyet sendikasızlaştırıldı ve dikensiz gül bahçesi haline getirildi.

Yıllardan sonra Türkiye Gazeteciler Cemiyeti'nin bir köşesinde bir tabela sendikası haline dönüştü. Başkalarının hakları için koşuşturan genç gazetecilerin kendi haklarını koruyacak biç bir örgütlü kuruluşu yoktu. Türkiye Gazeteciler Sendikası'nın ihtişamlı günleri küçük bir odanın duvarında asılı bir kaç fotoğraftan ibaretti artık...

Defne'nin Marifetleri

Dünya'da ve Türkiye'de ne zaman Amerikan aleyhtarı haberler yoğunlaşsa Defne Barak isimli bir kadın gazetecinin Amerika'yı aklayan haberleri Hürriyet'in manşetini süsler. Marliyn Monroe''nun dublörünü andıran bu süslü bayan gazeteci ABD'nin çamaşır makinesi gibidir. Amerika'nın Irak'ı işgalinde ortaya çıkan Ebu Garip Hapishanesi'ndeki işkence olaylarının ardından Defne Barak'ın bir röportajı Hürriyet'te büyük anonslarla duyuruldu. Defne Barak işkence olaylarının baş kahramanı olan gardiyan Lynndie England isimli Amerikalı kadın askerle özel bir konuşma yapmıştı. Hürriyet Gazetesi'nin birinci sayfasında neredeyse yarım sayfa manşet yapılarak verilen röportajı okuyanlar, okuduklarına inanamadılar. İşkence suçu işlediği fotoğraflarla sabit olan bu sadist kadın Amerikalı asker Defne Barak tarafından neredeyse masum biri olarak gösteriliyordu.

Tutuklu olarak askeri mahkemede yargılanan kadın askerin ailesini olayın mağduru olarak gösteren Defne Barak'ın bu haberi kamuoyunda büyük tepkilere neden olunca gazete yönetimi bu arsızlığı örtmek için Amerikan makamlarının Defne Barak'a aleyhte yazmaması koşulu ile izin verdiğini açıklayarak tepkileri önlemeye çalıştı. Ancak bir süre sonra Defne Barak yine bir başka işkenceci asker olan Javel Davis ile benzer bir söyleşi yaptı. İşkenceci askerle hapishanede elele dizdize fotoğraf çektiren Defne Barak bu kez biraz daha ihtiyatlı davranarak askerlerin işkenceleri üstlerinin emriyle yaptıklarını yazıyordu...!

Defne Hanım anlaşılan Amerika'yı yeni keşfediyordu...

Çaylar Simitler Nereye Gitti?

Eski Bab-ı Ali'nin simgesi çay ve simitle özdeşleşmiş gazetecilerdi. Hademenin köşe başındaki simitçiden aldığı taze simitleri gazetenin emektar çaycısının getirdiği çaya katık etmek ve bu arada olup bitenleri konuşmanın tarifsiz zevki. Akşamları ise Bab-ı Ali Yokuşu'nun dar sokak aralarındaki büfe bakkal bozması yerlerde ayaküstü atılan bir iki kadeh ile birlikte yapılan sohbet günün tüm yorgunluğunu alırdı.

Şimdi ise Medya Plaza'ların bar katlarında kısık ışıklarla aydınlatılmış lüks döşeli ortamında barmenlerin hazırladığı özel karışımlı kokteyller yada special markalı lüks içkileri yudumlayarak yüksek politika yapılıyor.

Eskinin Linotip ve entertiplerden gazetenin her köşesine dağılan ağır kurşun kokusunun yerini klimaların parfümlü serinliği almış. Genel Müdürlerin ve özel sekreterlerin ihtişamlı ofisleri, pahalı lüks arabalar, güvenlik ve yakın korumalarla toplumdan ve toplumun gerçeklerinden uzak bir yaşam.

Gecekondular içinde yükselen ihtişamlı Medya Tower'lar bu gerçeğin bir simgesi gibi duruyor...

Maziden Bir Yaprak

Hemen her konuda yazan, konuşan Hıncal Uluç en çok o rengarenk fularları ve insanın tüylerini diken diken eden o tuhaf gülüşü ile tanınır. Bir de malum genç sevgilileri ile verdiği iç gıcıklayan seksi pozları ile.

Hıncal Uluç bu tür pozlara alışkındır. Çünkü bir zamanlar basının çapkın prensi olarak ün yapmış Ercan Arıklı'nın çıkardığı Erkekçe Dergisi'nde yönetici olarak çalışmıştı. Bazı fotomuhabirleri Hıncal Uluç'u koridorlara kadar taşan "Baktığımda bana mastürbasyon yaptıracak fotoğraf istiyorum." bağırışını duyar gibi oldukları hatırlıyordur. Hayat sürprizlerle dolu. Kimilerinin önünü açıyor, kimilerinin ise kapıyor...

Artistlik Zor Zenaat

Özal'ın "Liberal" devriminden en çok basın nasibini aldı. Çay simit devri kapandı, Bab-ı Ali boşaltıldı, köhne gazete binalarının yerini lüks Medya Tower'lar ve ihtişamlı bir hayat aldı. Herkes memnundu. Gazetecilik yan meslek olmuştu. Yeteneği olan gazeteciliğin yanında her işi yapabilirdi artık. Liberalizm her alanda "Bırakınız yapsın, bırakınız geçsin." diyordu.

Kimi gazeteciler iş takipçiliğine, kimileri siyasilerin işbirlikçiliğine kimileride banka-holding veya işadamlarının hizmetine girdi. Kimileri ise artistliğe soyundu. Hiciv ve mizah ustası Selahattin Duman'da reklam artisti olup şofben pazarlamacısı rolünü büyük bir başarı ile oynadı. Yetenek bu, ne denir ki? Gazetecilik kadar oyunculuk kabiliyetinin olması herkesin ve her gazetecinin becerebileceği bir iş değil...

Küfürbaz Kuş

Gazetecilerinde yıldızlarının parladığı dönemler olur. Bunlardan biride Engin Ardıç'ın dönemidir. Ardıç'ın yıldızı Star Televizyonu'nda yorum adı altında sağa sola küfür etmesi ile parladı. Ardıç bu konuda başlı başına ekol oldu. Konu sıkıntısı diye bir derdi yoktu. Gazeteleri önüne açıyor ve sıralamaya başlıyordu. Küfür etmenin nasılsa bir zorluğu yoktu ve dünyanın en kolay üslubuydu.

Bir gazeteci düşünün ki bütün meslek hayatı, yazılı veya sözlü olarak ona buna hakaret, aşağılama ve küfür ile geçsin. Oysa Ardıç güzel bir kuş ama ne talihsizliktir ki böyle bir isme eşlik ediyor...

Gazeteci Ecevit

Her fırsatta önce gazeteci olduğunu söyleyen Bülent Ecevit, DSP'nin barajın altında kalıp kendisi de zorunlu olarak emekli olunca, gazeteciliği bırakıp tarihçiliğe merak sardı. Karı koca partisinin her geçen gün biraz daha eriyip kerameti Bülent Ecevit'ten menkul Demokratik Sol İdeolojisi de çökünce kendini unutturmamak için yaptığı tarihi araştırmaların önemli bir sonucunu açıkladı.

Türkiye'nin hiçbir sorununu siyasette olduğu bunca yıl halledemeyen Ecevit, Vahdettin'in "hain" olmadığını tespit ettiğini kamuoyuna duyurdu. Bu büyük tarihi keşif Türkiye'de bir bomba gibi patladı. Bülent Ecevit sağlığının elverdiği ölçüde bu büyük tespitini televizyonlarda ve basında savundu. Gündemi bir anda değiştiren bu tespit, Türkiye'nin her geçen gün büyüyen borçlarını, cari açığını, artan PKK terörü ve kapkaç olaylarını unutturdu. Ecevit yine ne yapıp edip gündeme oturmayı başarmıştı. Değerli eşi ve partinin ikinci ismi Rahşan Hanım'da bir süre önce misyoner faaliyetlerinin Müslümanlığı tehdit eder boyutlara ulaştığını söyleyerek AKP'nin ve kamuoyunun dikkatini çekmişti.

Ancak amatör tarihçi Bülent Ecevit'in mumu çok kısa bir süre sonra söndü. Çünkü gerçek bir tarihçi olan Maltepe Üniversitesi'nde öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Orhan Çekiç'in kamuoyuna açıkladığı belgelerle Vahdettin'in hainliğinin yanı sıra Ankara Hükümeti'nin gizli belgelerini ajanları vasıtasıyla kopyalatıp İngilizlere vererek casusluk yaptığını kanıtladı. Böylece Ecevit'in tarihçiliği pek kısa sürdü, geride yine eski Başbakan ve gazeteci ünvanı kaldı. Ama hiç merak etmeyin Ecevit ne yapıp eder kendini yine Türkiye'nin gündemine taşımanın bir yolunu bulur...

Şarkıcı Meriç

İzmir'in yetiştirdiği bu güzide şahsiyetin on parmağında on marifet var. Gazetecilikle başlayan serüveni ekonomi uzmanlığı, TV yorumculuğu, TV programcılığı en sonunda da besteci ve şarkıcı olarak devam ediyor. Hürriyet'ten Star'a transferinde her gece olayları üstün öngörü ile yorumlayan Köyatası, Uzan'ların gözünden düşünce uzun süre ortalıkta ekonomi uzmanı olarak dolaştı. Yayıncılık danışmanlık hizmetlerinden sonra Habertürk'te neredeyse her gece boy gösterdi. Ancak Köyatası yüksek fikirlerini tartışacak konuk bulmakta güçlük çekiyordu. Ama o bununda üstesinden geldi. Kimsenin aklına gelmeyen bir şeyi denedi. Soruyu sorduktan sonra bu kez karşı tarafa geçerek kendi sorusuna cevap vererek Türk Televizyonları'nda bir ilki gerçekleştirdi. Köyatası kendi söylediğini kendi dinledi.

Köyatası'nın serüvenleri bununla da bitmedi. O bir denizciydi, yelkenlisi ile Ege Denizi'nde uzun yolculuklar yaparken bir yandan da besteler yapıyordu. Derken, Köyatası büyük bir sürpriz yaparak bu kez de izleyicilerin önüne besteci ve şarkıcı olarak çıktı. Elinde, doldurduğu kasetle TV kanallarını dolaştı. Bestelerini genzinin derinliklerinden gelen çeyrek oktavın altındaki sesi ile yorumladı. Ne demeli gazeteci Meriç'in serüvenleri bitmez. İzlemeye devam edin...

Tansu'nun Bayraktar'ı

Tansu Çiller'in Başbakanlığı sırasında bir gazeteci Türkiye'de bir ilki gerçekleştirdi. Bu Memduh Bayraktaroğlu isimli gazeteci kendini Tansu Çiller Ailesi'ne adadı. Çiller Ailesi'nin her ferdini ve her olayını en şiddetli bir şekilde savunan ve hatta daha da ileri giderek Çiller'lere yan bakanlara küfürler yağdıran bu gazeteci uzun yıllar bu görevini büyük bir başarı ile sürdürdü. Tansu Çiller ve ailesi'ne bu sadakatinin karşılığını alıp almadığını bilmiyoruz ama bu tür bir gazeteciliğin kendi adına tescil edildiğini herkes kabul eder.

Tabi her şeyin bir sonu olduğu gibi Tansu Çiller'in 3 Kasım seçimlerinde yerle bir olmasından sonra bu zatın da ortadan silinmesi bir oldu. Ama onun yaptığı gazetecilik ve adı hiç bir zaman unutulmayacaktır kuşkusuz...

Cemiyet

Bir zamanlar Gazeteciler Cemiyeti'ne üye olmak her gazetecinin önde gelen arzularından biriydi. Öyle her önüne gelen Cemiyet üyesi olamazdı. Kefil olması gereken bir usta, balotaj'da uzun uzadıya süren inceleme ve bekleme döneminden sonra üyelik rozeti takılabilirdi. Cemiyet saygın ve güçlüydü. Başkanı, Sekreteri ve Yönetim Kurulu Üyeleri devlet ve Ankara katında büyük itibar görürdü.

12 Eylül darbesi sonrası Özal'lı yıllarla birlikte Cemiyet'te büyük bir prestij kaybı yaşamaya başladı. Sendika ve derneklerin yaptırım gücü ellerinden alındığı için Gazeteciler Cemiyeti de giderek etkinliğini kaybetmeye başladı. Bab-ı Ali'nin İkitelli'ye taşınması ise Cemiyet'in Cağaloğlu'nun orta yerinde neredeyse boş bir bina olarak kalmasına neden oldu.

Gazeteciler Cemiyeti'nin bu hale gelmesindeki en büyük neden hiç kuşkusuz üyelerinin Cemiyet'e sahip çıkmamasıdır. Cemiyet günün koşullarına uygun dinamik bir yapıda organize edemeyen gazeteciler bu güzide kuruluşu Köhne Bab-ı Ali gibi terk ettiler. Hiç bir sosyal aktivitesi olmayan, üyelerine maddi ve manevi hiç bir katkıda bulunamayan bir kuruluş haline dönüşen Cemiyet aslında gazetecilerin kendilerine karşı ne kadar vefasız olduğunun da bir göstergesidir.

Bab-ı Ali Yokuşu'nun başında, İran Konsolosluğu'nun tam karşısındaki bu kasvetli bina bir kaç emekli ve yorgun gazetecinin, eski günlerinin havasını soluduğu kasvetli ve hüzünlü bir yer şimdi. Tek yaptığı arada sırada bir bildiri yayınlayarak hala canlı olduğunu göstermek ve yılbaşına yakın üyelerine mektup göndererek aidatlarını ödemelerini istemek.

6-7 Eylül Gazetecileri

6-7 Eylül 1955 yılında İstanbul'da yaşayan başta Rum, Ermeni ve Yahudi vatandaşlara karşı yapılan saldırıların ardında gazetecilerin bulunduğu gerçeği uzun yıllar kamuoyundan saklandı. Türkiye'nin Dünya Kamuoyunda ki prestijine çok büyük bir darbe indiren ve aradan bunca yıl geçmesine karşın Türkiye'nin tarihi'nde kara bir leke gibi duran bu olayın baş kahramanları gazetecilerdi.

Adnan Menderes Hükümeti'nin belki de Türkiye'ye yaptığı en büyük kötülük olan 6-7 Eylül olayları Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün Selanik'teki evinin bombalandığı haberi ile başladı. Mithat Perin'in sahibi olduğu Express Gazetesi'nin Yazı İşleri Müdürü Gökşin Sipahi bir ajan provokatörün yaptığı bu bombalı saldırı olayını manşete çekti. Olayı daha önceden bildiği ileri sürülen gazetenin sahibi Mithat Perin'in isteği ile her zaman ki tirajının çok üzerinde basılan gazete İstanbul'un merkezlerinde dağıtıldı.

Tertipçi provakatörler önceden elde ettikleri gayrimüslimlerin adreslerindeki işyeri ve evlerine karşı saldırıya geçerek yağmaladı. Onlarca ölü, yüzlerce yaralı ve tecavüz olaylarının yaşandığı 6-7 Eylül'le ilgili gerçekler hep saklı tutuldu. Daha sonra kanlı olayların fitilini ateşleyen gazetenin sahibi Mithat Perin Demokrat Parti'den Milletvekili oldu. Gazetenin o dönem Yazı İşleri Müdürü olan Gökşin Sipahioğlu ise Fransa'ya yerleşerek büyük bir ajansın sahibi oldu.

6-7 Eylül olaylarına karışan bir diğer ünlü isim Orhan Birgit'ti. 6-7 eylül olaylarında halkı kışkırtan ve olayların en önemli teşvikçisi olarak suçlanan Kıbrıs Türktür Cemiyeti (KTC)'nin 2.Başkanı olan gazeteci-yazar Orhan Birgit 4 ay 20 gün hapis yattı. Yıllar sonra Kıbrıs Türktür Cemiyeti Yönetim Kurulunda Kamil Önal isimli bir MİT görevlisinin de bulunduğunu açıklayan Orhan Birgit daha sonra Turizm Tanıtma Bakanı oldu.

6-7 Eylül Olayları yıllar sonra olsa bile gazetecilerin gizli servislerle ne denli içli dışlı olduğunu gösteren önemli olaylardan biridir. Ancak 50 yıl sonra bile yine de her yönü ile açığa çıkmış değildir.

Köşe Başı Beklerim

1985 yılına kadar gazetelerin köşe yazarı sayısı oldukça sınırlı ve saygındı. Bu köşe yazarları mesleğin duayenleri, ustaları ve genellikle gazetenin genel yayın politikaları ile uyumlu bir üslup içinde olurdu. Bu tablo 1985 yılından itibaren hızlı bir şekilde değişti. 2000 yılından sonra bazı gazetelerin köşe yazarları sayısı gazetede yer alan haber sayısından daha fazla hale geldi. Üstelik bir köşe yazarının dediğini öteki yalanlıyor hatta bazen köşe yazarlarının görüşleri veya düşünceleri yazdıkları gazetenin manşetleri ile çelişen durumlar ortaya çıkarıyordu. Bu garip durumu genel yayın müdürleri "Demokraside çok seslilik gerekir, bizde yazarlarımızı serbest bırakıyoruz." diye açıklıyorlardı. Köşe yazarları çok olunca konularında çok değişken olması çok doğaldı. Genel yayın müdürleri tarafından kendilerine köşe tahsis edilen genç yazarların yeterli kültür donanımına sahip olmamaları nedeniyle konuların içeriği de doğal olarak ucuzluyordu.

Bu genç köşe yazarlarının en rağbet ettiği konu ise her zaman için toplum tarafından büyük ilgi gören cinsellik temalarıydı. Kimi genç bayan yazar kendisine verilen köşesinde sevgilileri ile yaşadığı heyecanları, evlenince de kocası ile yaşadıklarını ve nihayet çocuğu olunca çocuğunu anlatarak gazetecilik yapıyor, kimileri sübyancılığa övgüler düzüyor, kimileri de önüne gelen her şeye histerik bir öfke ile saldırarak marjinal olmanın getireceği ünü kovalıyordu.

Erkek köşe yazarları cephesinde ise farklı bir şey yoktu. Toplumsal değerler gündemden kalkmış hükümetlerle de uzlaşıldığı için bir kaçının dışında çoğu kendi aralarında ya kayıkçı kavgası yapıyor yada yediklerini, içtiklerini ve gezdiklerini yazarak yazarlıklarını sürdürüyor. Ne denir zaman böyle olunca Medya'da, yazarlıkta böyle oluyor...

Ertuğrul Özkök ve Telekulak Meselesi

Hürriyet Gazetesi Genel Yayın Müdürü Ertuğrul Özkök'ün dönemin ANAP'lı Ekonomiden Sorumlu Bakanı Güneş Taner'le yaptığı telefon görüşmesinin bandı yayınlanınca, ortalık bir anda karışmıştı. Özkök yasadışı olarak kayda alınan bantta Bakan Güneş Taner'e Doğan Holding'le ilgili teşvik ve kredilerin neden geciktirildiğini soruyordu. Kullandığı üslup ve konuşmasının içeriği dikkat çekmişti. Konuşmanın ilerleyen dakikalarında Özkök daha da ileri gidip dönemin Başbakanı olan Mesut Yılmaz'ı ima ederek "Bir manşetlik işi var." demeye getiriyordu.

Bant bazı kişilerin veya teşkilatların yasadışı bir şekilde dinleme yaptığını ortaya koyuyordu kuşkusuz. Olayın bu yönü devlet mekanizmasının içinde yer alan bazı kuruluşların yasadışı faaliyetlerde bulunduğunu gösteriyordu.

Kişilerin ve kuruluşların özel hayatlarına açık bir müdahale sayılan bu olay haklı olarak her alanda tepkilere neden oldu. Doğan Grubu ve en başta Hürriyet olmak üzere bu konuda geniş bir kampanya başlattı. Ancak bütün bu toz duman arasında bir gerçek kamuoyunun gözünden ustalıkla kaçırılarak perdeleniyordu. Bu Ertuğrul Özkök'ün Hükümetin bir bakanı ile yaptığı görüşmenin içeriği ve kullandığı üsluptu.

Özkök'ün telefonlarının dinlenmesi ne kadar yasadışıysa, Özkök'ün bir gazeteciden çok bir işadamını andıran içerikli konuşmasını ve kullandığı tehditkar üslup basın mesleğinin hangi etik kuralına uygun olduğu konusu ise hala tartışılmadı. Patronunun, kredi ve teşvik ilişkisini gazetesinin yayın müdürü tarafından takip edilmesi ne ölçüde doğru bir yaklaşımdır sorusuna cevap verilmedi.

Doğan Holding bünyesinde kurulan mesleki etik kurallarında bu sorunun cevabı nedense bu güne kadar bir türlü sorgulanmadı. Sorgulanmadığı gibi aynı gazetenin başyazarlığını yapan Oktay Ekşi Başkanı olduğu Basın Konseyi'nde böylesine önemli bir konuda doğru dürüst bir soruşturma bile yapılmadı.
Bu da gösteriyor ki kulaklar başkalarını dinleyince yasal ama Ertuğrul Özkök ve onun gibileri dinlemeye kalkınca yasadışı mı oluyor? Şu holding'in etik kuralları açıklansın da Türk Kamuoyu bu soruların cevabını öğrensin…

Körler Sağırlar Birbirini Ağırlar

Daha önce bar işletmeciliği yapmış, sonra da "Bilişim üstadı" olup Hürriyet'te bilgisayar pazarlaması yapılan sayfayı hazırlayan Yurtsan Atakan bir süredir köşe yazarlığı yapıyor. Hürriyet'te köşe sahibi olmanın havasına çabuk giren "Bilişim gurusu" Türkiye meseleleri üzerine de "Siber" görüşler getirerek okurları aydınlatmaya başladı. Bazen logolarda hayal görerek yeni keşiflerde bulunan bu "bilişim dahisi", internet uzmanı bazen ölçüyü fazla kaçırıyor.

Bir yazısında kendi kafasına göre yaptığı bir ankette, Hürriyet'in en çok okunan yazarının Genel Yayın Müdürü Ertuğrul Özkök olduğunu ilan etti.
Kendisini Hürriyet'te köşe sahibi yapan Özkök'ü "İkinci yapacak değil herhalde" deyip geçecektik ama anketi nasıl yaptığına bakınca bu eski bar işletmecisi için bir iki satır yazmanın gerekli olduğuna kanaat getirdik.

Önce insanın böyle bir anketi internette bu kadar az katılımlı bir sonucu baz alarak sonuç çıkarması çok çocukça bir şey. Hürriyet'in tirajına orantılı olmayan bir anketin sonucunu baz alarak sonuç çıkarmak şimdiki ilkokul çocuklarının sınıf başkanı seçerken bile inanmayacağı bir anket yöntemi kullanıyor. Ama niyet Genel Müdüre yağ çekmek olunca bilişim, internet uzmanlığı işte böyle bir tarafa atılıp "körler sağırlar birbirini ağırlar" vaziyeti oluyor. Üstelik bu anketi yapan kişi yani Atakan, internet sitelerinin etik değerlere uyması için çalışmalar yapan bir derneğin yönetim kurulu üyesi.

Derneğin, internet ağında ciddiye alınması için öncelikle böyle etik dışı düzmece anketler yapan yönetim kurulu üyesinin kulağını çekmekle işe başlaması gerekiyor galiba…!

İftiracı Barlas

Bir dönem yazılı ve görsel medya'nın gözdesi olan Mehmet Barlas için çok şey yazılıp söylendi. Ama o her defasında eğilip büküldü ama hacı yatmaz gibi ayakta kalmayı başardı. Arada gözden düşüp ortadan kaybolduysa da bir süre sonra bir yolunu bulup yine suyun üzerine çıkmayı başardı.
Barlas'ın basın tarihine konu olacak o kadar çok anlatılacak hikayesi var ki; buraya sığmaz. Ancak bir tanesi var ki başlı başına bir olaydır.

Barlas'ın uzun yıllar çalıştığı Sabah Gazetesi'nin sahibi Dinç Bilgin ile arası bozulmuştur. Taraflar birbirlerini en ağır hakaretlerle suçlamışlar ve iş çığırından çıkmıştır. İplerin kopması sonucu taraflar bir daha bir araya gelmemek üzere ayrılır. Aradan bir süre geçmiş, köprünün altından epey sular akmıştır. Barlas'ın bu konu ile ilgili olarak Kurtuluş Savaşı sırasında Yunanlılarla işbirliği yapmakla suçladığı Bilgin ailesinden Sabah Gazetesi Sahibi Dinç Bilgin için "-Bana iftira attı, ben de ona attım." Şeklinde bir açıklama yaparak günah çıkarıyor ve bu açıklama Medya dünyasında kabul görüyordu. Bu kadarına da pes etmeyin çünkü burası Türkiye…

Reha Muhtar'ın "Alkolmetresi"

TV ekranlarının unutulmaz habercisi Reha Muhtar ekranlarda bir çok ilki gerçekleştiren güzide bir habercidir! Haber ne kadar sululuk ve gayri ciddilik varsa ekranlara taşıyan Reha Muhtar, bir programında alkollü olduğu iddialarına karşılık ertesi programına elinde trafik polislerinin sarhoş sürücülere üflettiği alkolmetre ile çıktı. Alkolmetreyi üfleyerek sonucu yakın plan çekimle TV izleyicilerine gösteren Reha muhtar, böylece sarhoş olmadığını kanıtladı.! TV izleyicileri de büyük habercinin o geceki programına sıfır alkolle çıktığını öğrenerek sarhoş haberci iddialarının doğru olmadığına inandılar…

"Duayen Gazeteci" Mete Akyol

Özal hanedanlığının görkemli yılları. Semra Özal Hasbahçe'de saray eğlenceleri düzenliyor. Hayali ihracatçılar cirit atıyor, Özal'ın prensleri ulufe dağıtıyor. Turgut Özal "ben zengini severim" diyor. Hafta Sonu gazetesinin manşetlerini ise Zeynep Özal skandalları süslüyor.

Bütün bu hengamede Zeynep Özal ilk kez bir TV programına çıkmaya ikna ediliyor. Bunu başaran duayen bir gazeteci; Mete Akyol. Herkes büyük bir merakla programı bekliyor. Ancak TV başındaki izleyiciler duyduklarına inanamadıkları bir diyalogla karşılaşıyorlar. Kırk yıllık usta gazeteci Mete Akyol, Zeynep Özal'a soru sormak yerine neredeyse "hanımefendi hazretleri siz ne isterseniz buyurun onu söyleyin" anlamında Zeynep Özal'ın karşısında eğilip bükülüyor. Aslında ne yazık ki Zeynep Özal'ın karşısında eğilip bükülen kırk yıllık bir gazeteci değil basının ta kendisi…


Ilıcak'lar

Baba'dan anneye, anneden oğla bu ailenin basın dünyasındaki yeri başlı başlına bir araştırma konusudur. Baba Kemal Ilıcak'ın, anne Nazlı Ilıcak'ın ve oğul Mehmet Ali Ilıcak'ın yaptıkları bundan sonrada yapacaklarının teminatı olacağından kimsenin kuşkusu olmamalıdır.

Baba Kemal Ilıcak'ın sicilinde sahibi olduğu Tercüman Gazetesi'nde yıllarca çalıştırdığı gazetecilere beş kuruş tazminat vermeden ortada bırakması, Süleyman Demirel'in ünlü "Verdimse ben verdim." Sözü ile tarihe geçen arsa satışı skandalı ilk akla gelenlerden. Anne Nazlı Ilıcak'ın yaptıklarını ise buraya sığdırmak olanaksız. Ama ABD vatandaşı Merve Kavakçı'yı Atatürk'ün kurduğu TBMM'ne getiren biri olarak tarihe adını altın harflerle yazdırdı. Hele AKP iktidarına şirinlik olsun diye bir TV programına başına gülünç bir türbanla altı kaval üstü şişhane olarak çıkması unutulmaz bir görüntü olarak akıllarda kaldı. Oğul M. Ali Ilıcak'ta en az babası ve annesi kadar becerikli olduğunu çok genç yaşta kanıtladı. Herkese televizyon vereceğim vaatleriyle çıkardığı gazeteyi fahiş fiyatla satarak servet sahibi oldu. Sonrada işler sarpa sarınca Amerika'ya kaçmak zorunda kaldı.

Ama burası Türkiye'dir. Zaman her şeyi unutturur. Bir zaman sonra M. Ali Ilıcak geri geldi. Mahkemelerde jet hızla aklanarak yeniden itibarına kavuştu! Ana oğul basın tarihinin unutulmaz simaları olarak yerlerini daha şimdiden aldı...


Objektif Kadir

Objektif programının sunucusu ve her şeyi Kadir Çelik, Eminönü Belediyesi'nin eski Başkanı Dr. Ahmet Çetinsaya ile güzel güzel konuşuyor. Derken ağızlar bozuluyor ve taraflar birbirine giriyor. Her iki tarafta birbirlerinin kirli çamaşırlarını ortaya döküyor. İş çığırından çıktığında herkesin doğruluğunu sorgulayan ve araştıran Kadir Çelik son derece ağır suçlamalarla karşı karşıya kalıyor. Kadir Çelik'in bütün prestiji ve ünü sarsılıyor.

Bundan sonra Kadir çelik uzunca bir süre ortalıklarda görünmüyor. Objektif arıza yapmıştı anlaşılan. Ama zaman ve Türk milletinin unutkan hafızası bir araya gelince Kadir Çelik bir süre sonra yeni imajı ile ekranlara geri dönüyor. Ne denir ki burası Türkiye her şey çabucak unutulur...


Birsel'ler A.Ş.

Deniz kenarındaki salaş bir sundurmanın gölgesinde tahta bir masa ve üzerinde bir laptop duruyor. Masanın arkasında Murat Birsel her zamanki yayvan gülüşünün kapladığı memnun bir yüz ifadesi ile kameraya bakıp konuşuyor: "Ben tatilde keyfim yerinde, param bilmem ne bankasında bana kazandırmaya devam ediyor." Bunu söyledikten sonra gülüşü kulaklarına kadar yayılıyor. Bu reklam filmini TV'de izleyenler, hem tatil yapıp hem de oturduğu yerden para kazandığını söyleyen bu gazeteciyi büyük bir hasetlikle izliyor…!

Reklam kervanına bir süre sonra Murat Birsel'in eşi de katılıyor. Yüzünde komik kadın gülüşü ile karı koca yağmur yağarken küplerini dolduruyor. Fırsatları zamanında değerlendirmek lazım gerçeğini ikisi de iyi biliyor.

Bilinen halk deyimidir.Bazılarının önü olabildiğince açıldığında "Allah yürü ya kulum dedi" denir. Bu karı koca Birsel'ler için de böyle oldu. Ali Kırca'nın olmadığı dönemde ATV' de haberleri sunan Murat Birsel ekranda şöhreti yakaladı. Amerikan kültürü ile yetişmiş ve çok bilmiş halleri ile kendine yer yapan Murat Birsel, köşe yazarlığı ve söyleşilerle ününü sürdürdü. Bir süre sonra yeni bir Birsel piyasaya çıktı. Bu Murat Birsel in eşi Gülse Birsel'di. Senarist, oyuncu, yazar ve gazeteciydi. Onlar medyanın değişen yüzünün yeni temsilcileriydi. Karı-koca sade suya tirit gevezelik ve içi boş komedilerle şöhretin ve iyi bir hayatın tadını çıkarıyorlar artık...

Kadrolu AB'ci

Çetin Altan'ın küçük oğlu Mehmet Altan bilindiği gibi tescilli bir Cumhuriyet düşmanı olarak ün sahibidir. Bütün gücü ile 2. Cumhuriyetin kurulması için uğraş verir. Nasıl profesör olduğu ve bilimsel eserleri konusu bir yana bırakılırsa küçük Altan en çok ta AB'ci olması ile tanınır. Her fırsatta ve platformda Cumhuriyete olan düşmanlığını ve AB'ye olan hayranlığını dile getiren küçük Altan kendisini eleştirenleri de "kadrolu provokatör" ilan eder.

AB'ye girmek tabi ki Türkiye için çok iyi bir şeydir. Topluma sosyal ve ekonomik açılımlar kazandıracağı hiç kuşkusuzdur. Ancak AB, Türkiye'yi gerçek anlamda hiçbir zaman bünyesine almayacaktır. Bunun yüzlerce nedeni vardır ve bunları yazmak bile kitap olur. Küçük Altan, AB'nin Bosna'da ve Kosova'da olup bitenleri nasıl sessizce izlediğini, 21 yüzyıl başında Sırpların Müslüman Türklere karşı gerçekleştirdiği topu kıyımı önlemek için serçe parmaklarını bile oynatmadıklarını nasıl olur da bilmez.

Gerçekte Türkiye'nin durumu AB'nin zerre kadar umurunda bile değildir. Avrupa binlerce yıllık geleneğinde varolan emperiyal emelleri dışında hiçbir şeyi umursamaz. Kendilerinin dışında kalan ülkelerle kurduğu tek ilişki, kendi pazarlarının artırılması gerçeğidir sadece. Bunu küçük oğul Altan'da bilir ama kadro meselesi vardır. Zaman kimin kimlerin kadrosunda olduğunu er geç ortaya çıkarır. Ama baba Altan'ın çektiği çileleri, oğullarının çekmeyeceği kesin, çünkü iki oğul da AB'nin koruması altında ve bu nedenle çok güzel bir hayat yaşayacakları kesin...

Kırca'nın Yolu

Bir dönemin devrimci deniz Teğmeninin, nasıl sulandırılmış haber bültenlerinin aranan sunucusu haline geldiğini öğrenmek isteyenler Ali Kırca'nın yolunu izlemesi gerekir. Reha Muhtar'ın bıraktığı büyük boşluğu dolduran bu ünlü sunucu şimdilerde haber bültenlerinin kralı durumunda. Haber okuyor, kitap yazıyor, şiir okuyor, türkü söylüyor, makale yazıyor, açık oturum yönetiyor, oyunculuk yapıyor, yani on parmağında yirmi marifet var.

Bu medya dünyasında önemli olan tek bir şey vardır o da reytingtir. Kısaca sizi izleyenlerin sayısı önemlidir sadece. Yaptığınız işin ne kadar iyi veya ne kadar kötü olduğunla kimse ilgilenmez.Yeter ki reytinginiz yüksek olsun. Sizi izleyenlerin sayısı arttıkça, sizin cebinize giren para ve ününüz de o kadar artar. Para ve ün ise herkesin istediği bir şeydir. Kısaca Ali Kırca' da doğru olanı yapmaktadır. Yanlış yapanlar bizim gibi bu yöntemleri eleştirenlerdir…

Basın yayın öğrencileri sakın ola ki bizi örnek almayın. Doğru olan Ali Kırca ve Reha Muhtar'ın yollarıdır…!

Feyman Diyalogları

Feyman'nın ast solist spiker olduğu yıllar. Güzeller güzeli spiker yine değişik saç modeli, değişik saç rengi ve değişik ful makyajı ile ekranda yakın plan portre olarak odanın içine akıyor. Ancak konu çok can alıcı. O dönemde Almanya'da hilafet devleti kurarak kendini Halife ilan eden bir şarlatan olan "Kaplan Hoca" her nasılsa Gülgün Feyman'la konuşmayı kabul etmiş…!

Ünlü spikerin İslami konularda yetersiz ve hazırlıksız olması nedeniyle Kaplan Hoca meydanı boş bulmuş ekrandan cemaatine konuşur gibi esip gürlüyor. Feyman şaşkın ve çaresizlikle arada bir Cumhuriyet, Atatürk gibi birbirinden kopuk sözlerle duruma müdahale etmeye çalışıyor ama Kaplan Hoca hatipliğini konuşturup arada Arapça kelamlar ederek ünlü spikerin ağzını kapatıveriyor.

Sonuç canlı yayını meczup bir Cumhuriyet düşmanı din şarlatanına tahsis eden TV'nin ve Gülgün Feyman'ını hezimeti ile son buluyor. Neyse ki yıllar sonra bu din şarlatanı bir karış boyu ile süklüm püklüm bir halde T.C. Mahkemesi'nin önünde hesap veriyor ve televizyonların reyting uğruna yaptıkları büyük hatalardan biri geçte olsa telafi ediliyor...

Arşiv